Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Pazartesi, Kasım 30, 2020

RTÜK’ten “Sadakatsiz” Adlı Diziye Ceza: Aldatma ve Aldatılma

Daha önce de bu diziden bahsetmiş ve TV dizilerinin aldatmayı adeta bir norm haline getirdiğini, hatta bunu topluma dikte ettiğini, TV, sinema ve internetin romantik, erotik ve pornografik diktası ile karşı karşıya bulunduğumuzu yazmıştım.

Dün gün boyunca soysal medyada RTÜK’ün bu cezası konuşuldu. Bunun bir sansür olduğu belirtilerek genelde bu cezaya itiraz ediliyordu. Oysa bu bir idari para cezası, yani ilgili kanal için kuruş mesabesinde bir ceza idi(cinsellikle ilgili problemler/sorunlar elbette ki böyle cezalarla çözülemez, bu çok daha kapsamlı bir çalışmayı gerektiren bir konudur). Ama ayrıca ceza alan da sadece bu dizi değildi, bir yemek programı bile vardı ceza alan bu programlar içerisinde. Lakin feveran sadece bu dizi için edildi. Neden acaba? Çünkü serbest cinsellik mottosu öyle bir kabul görüyor ve ilgi çekiyor ki en ufak bir itiraz bile feverana neden olabiliyor. Ve tabi cinsellik de daima satıyor. Nitekim –Ertuğrul Özkök’ün yazısından öğrendiğime göre- bu dizi de reyting rekorları kırıyor.

Aldatma/aldatılma mevzusu çok konuşulan konulardan biri, belki de ilki. Herhalde bugüne kadar bu konuda söylenmemiş söz kalmamıştır; binlerce kitap, on binlerce makale yazılmıştır. Bu nedenle –her ne kadar 25 yıldır, Üroloji alanında çalışan bir hekim olarak çoğu erkek binlerce aldatan birey ile karşılaşmış ve bu konuda bazı gözlemlerim olmuş ise de- bu mevzuda yeni (söylenmemiş) bir şey söyleyebileceğimi sanmıyorum. Çünkü herşey söylendi. Ancak buna rağmen şu tespitlerimi nakletmek istiyorum;

Aldatma, bir erkeğin iktidarını karısından başka bir kadın üzerinde kanıtlama arayışı, bir kadının da arzulanma ihtiyacını başka bir erkek üzerinden karşılamaya çalışması ve/veya intikamı ile izah edilemez, yani mesele bundan ibaret değil, çoğunlukla daha karmaşık, daha girift…

Meselenin elbette ki biyolojik, psikolojik ve sosyolojik boyutu var. Sürecin zeminini erkekler için daha çok biyolojik, kadınlar için ise daha çok psikolojik boyut hazırlıyor. Bu doğru. Ama süreci aktive eden/sürdüren hemen daima sosyal boyut oluyor. Özellikle onaylayıcı ve/veya kontrol edici -baskılayıcı- mekanizmalar bakımından.

İşte diziler –verdikleri açık ve örtük mesajlarla- bu sosyal boyutu inşa ediyorlar. Buna katkı sağlıyorlar. Verdikleri mesajlarla aldatma olgusu adeta norm haline geliyor. Bu, elbette ki yasal olmayan, hatta adı konulmayan bir norm, ama psikolojik propaganda araçları ile adeta dikte ediliyor. Ve kabul de görüyor, yaygın bir şekilde alınıyor. Çünkü gücünü (desteğini) hemen herkeste var olan biyolojik ve psikolojik dürtülerden -içgüdülerden- alıyor.

Bu yüzden de cinsellik satan bu diziler reyting rekorları kırıyor. Çünkü çoğunluk kendinden bir şeyler buluyor bu dizilerde; ama hayatından ama hayalinden…

Peki geriye ne kalıyor? Yani karşı tarafta ne var? Etik/ahlaki ilkeler ve öz saygı; bireyin başta kendisine olan öz saygısı, sonra da eşine olan saygısı. Baskılayıcı güçlerin tümü bunlardan ibaret. Peki ya bunlar da yoksa veya zayıflarsa?

İşte bu yüzdendir ki sevgi, şefkat ve saygı zeminine oturtulamayan evlilikler büyük bir risk altında. Hele de erotik ihtiyaçlar olması gerektiği gibi evlilik içerisinde karşılanamıyorsa (ki yaygın olarak cinsel bilinç eksikliği yüzünden bunların karşılanamadığını görüyoruz), erkek onaylanmamış iktidarını dışarıda onaylatmaya, kadın da karşılanmamış arzularını (arzulanma ihtiyacını) dışarda gidermeye, sevgi ve şefkat arayışına girişiyor. Çünkü cinsel ilişki(sex) arzulanma isteği ve ihtiyacının somut bir ifadesidir, hatta bunun en uç/ideal aşamasıdır. Ama her cinsel ilişki ile bu ihtiyacın karşılanamayacağı ve hatta çoğunlukla karşılanamadığı da açıktır. Bu yüzden, tüm aldatma eylemleri bu amaçla girişilmiş olan beyhude çabalar olmaya mahkumdur. Çünkü aldatma ile asla amaçlanan bu hedeflere ulaşılamadığı gibi büyük pişmanlıklar da yaşanır. Ne var ki birey bunların tümünü ancak aldatmadan sonra görebiliyor. Amaçlanan hiçbir hedefe ulaşamadığı gibi öncesine göre çok büyük kayıplar da vermiş olur(biyolojik, psikolojik ve sosyal olarak).

Konumu ve statüsü ne olursa olsun, ister holding patronu, ister CEO/genel müdür, ister eğitimli, ister eğitimsiz, elit veya vasat… kim olursa olsun eşini aldatan her birey –ifade etsin veya etmesin- büyük bir pişmanlık yaşar. Çünkü hem işin hayal ettiği gibi olmadığını görür hem de kendisine olan saygısını yitirir. Tıpkı bir suçlu hırsız gibi yakalanmaktan ve suçunun ifşa edilmesinden korkar. Suçluluk duygusuna sürüklenir, kendisini kınamaya başlar vs… Peki buna rağmen neden birçok birey eşini aldatarak kendisini bu duruma sürükler?

Çünkü toplum (TV, diziler, internet, arkadaş çevresi vs) bunu dikte ediyor. Evet, biyoloji ve psikoloji bunun alt yapısını hazırlar ama bu alt yapıyı harekete geçiren -buna onay veren- çevre ve toplum olur. Nitekim aldatma eylemine katılanların hepsi de toplumun bir parçasıdır.

Fakat toplum aynı zamanda büyük bir iki yüzlülük de sergiler. Hem aldatmayı adeta bir norm halinde dikte eder hem de aldatan/aldatılan bireyleri –özellikle ifşa olduklarında- norm dışı davranmakla itham eder. Hatta kınar. Ama aynı zamanda onların ifşa olan bu durumunu büyük bir zevkle de izler, onlardan bir bakıma bu sekilde intikam da almış olur.

Bu ikiyüzlülüğü/intikamı, geneleve düşen/düşürülen kadınların erkeklerden aldıkları intikama benzetiyorum. Bu kadınlar çoğunlukla kendileri ile ilişkiye giren erkeklere ‘’ayol seninki de bayağı küçükmüş’’ der ve böylece o erkeğin cinsel hayatını adeta bitirir. Çünkü yüzlerce erkekle ilişkiye giren (birçok erkeğin penisini gören) böyle bir kadının bir erkeğe böyle bir şey demiş olması, özellikle penis boyu takıntısı bulunan bir toplumdaki erkekler için telafisi çok zor büyük bir travmadır. Artık o erkek onlarca ürolog dolaşır. Ama buna rağmen kolay kolay bu travmadan kurtulamaz. Böylece bu kadın(lar) kendisini bu yola düşüren erkeklerden bu şekilde (içgüdüsel olarak) intikam almış olurlar. Onlarla hem cinsel ilişkiye girer hem de cinsel hayatlarına kast ederler.

Tüm aldatmalar özü itibari ile buna benzer intikamları bünyesinde barındırır. Ancak bireyin cinsel hayatını da mutluluğunu da olumsuz etkileyen bu intikamlar, çoğunlukla örtük bir şekilde tezahür ettiği için etkilenen bireyler tarafından fark edilemez. Birey büyük bedeller öder ama bunun nedenini de bir türlü anlayamaz. Çünkü nedeni de çözümü de yanlış adreste aramaktadır. Hatta bu yüzden kendisine bedel ödeten bu hatalarını yapmaya da devam eder. Ta ki ayılana, gerçekle yüzleşene kadar (detayları uzun bir konu).

Bu nedenle biyolojik ve psikolojik zeminde gelişen tüm cinsel dürtüler -çerçevesi yasalar ve toplumsal normlarla belirlenen- meşru birliktelikler (evlilikler) içerisinde karşılanmalı ki amaçlanan hedeflere tüm boyutları ile gerçekten ulaşılabilmiş olsun. Zira cinselliğin sınırlarının etik/ahlaki ve sosyal normlarla tayin edilmiş olması (cinselliğin serbestçe ama tayin edilen bu sınırlar içerisinde yaşanıyor olması) aslında erotizmin de temelini oluşturur. Sınırın ve estetiğin bittiği yerde erotizm de biter ve pornografi başlar. Pornografi ise cinselliğin mekanikleşmesi ve ruhsuzlaşması, yani ölmesi demektir.

Artık aldatmanın bir sınıfı yok, zengin-fakir, eğitimli-eğitimsiz, holding patronu veya işçi herkes aldatabiliyor. Çünkü aldatmayı dikte eden TV ve özellikle internet bu konuda oldukça geniş imkânlar da sunuyor.

Ne var ki aldatan öncelikle kendisini aldatıyor.
Bunu -aldatan/aldatmayan binlerce erkek/kadın ile muhatap olmuş- 25 yıllık bir ürolog olarak söylüyorum.

Kendinizi aldatmayın…

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir