Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Pazar, Kasım 29, 2020

İslâm’ı Yaşamadan Müslüman Olmak!

İmanın güçlenip varlığını devam ettirmesiyle “salih amel”leri çokça yapmak arasında doğru bir orantı vardır. Bundan dolayı, Kur’an-ı Kerim’de nerede imandan bahsedilse beraberinde salih amelden de bahsedilmiştir.[1] İman ile salih amelin yan yana anılması nedeniyle birçok kelam âlimi, ameli imandan bir cüz olarak değerlendirmiş ve salih amel yapmayı imanın tanımı içinde ele almışlardır.[2] Maturidî kelamcıları imanla amel arasındaki ilginin önemine inanıp vurgulamakla beraber ameli imandan bir parça olarak görmemişlerdir.

Hz. Muhammed (s.) amelin iman için önemini, İslâmi emirleri hem yaşayarak hem de sözlü olarak ümmetine anlatmıştır. “Allah (c.), sizin şekillerinize ve mallarınıza değil, amellerinize ve kalplerinize bakar (değer verir).”[3] buyurmak suretiyle İslâm’ın koymuş olduğu emirleri yaşamanın insana kazandırmış olduğu üstünlüğe dikkat çekmiştir. Hasan el-Basrî (ö. 110 / 728) “İnsanlar lâilahe illallah diyorlar. Bu kelimeyi söyledikten sonra kelime-i tevhidin hakkını eda eder ve farzları yerine getirirlerse cennete giderler.”[4] demiştir. Bu sözüyle Hasan el-Basrî, imanla beraber ameli salih yapmanın değerine vurgu yapmıştır.

İnsanlar, amel-i salihi Hz. Peygamber’i örnek almak suretiyle gereği gibi yapacak olurlarsa, İslâmi bir kimlik de kazanmış olurlar. Salih amel yapmakla İslâmi kimlik kazanmak arasındaki ilgiyi Resulullah şu hadis-i şerifiyle dile getirmiştir: “Kim, bizim kıldığımız gibi namazını kılar, kıblemize yönelir ve kesmiş olduğumuz (helal) şeyleri de yiyecek olursa o Müslüman’dır.”[5] Bu hadisle Hz. Muhammed (s.), namazın Müslüman kimliği kazanmadaki ayrıcalıklı yerine de işaret etmiştir. Namazla imanın takviye edilmesi arasındaki bağlantı birçok hadiste yer almıştır. Hem namazla iman, hem de salih amelle iman arasındaki ilgiye şu hadis-i şerifiyle işaret etmiştir: “Kim, Allah’a (c.) hiçbir varlığı ortak koşmadan ve yalnızca Allah’a ibadet ederek ölür; namazını hakkıyla kılar, zekâtını verir, orucunu tutar ve büyük günahlardan da kaçınırsa cennete girer.”[6] Resulullah (s.), salih ameller konusunda orta yolu takip etmeyi emretmiş ve “Allah’ın, az da olsa devamlı yapılan amelleri sevdiğini”[7] söylemiştir. Çünkü insanın üzerinde kendinin, çocuklarının, eşinin ve diğer yakınlarının da hakları vardır. Sürekli nafilelerle uğraşıp hak sahiplerinin haklarını vermemek onlara zulümdür. Allah Teâlâ zulmü herkese haram kılmıştır.

Salih amellerin imanı koruyucu özelliğini her fırsatta açıklayan Hz. Peygamber (s.), amellerin şirkin etkin olduğu dönemlerde ayrı bir değer kazandığını belirtmiştir: “Salih amelleri çokça yapmakta acele ediniz. Karanlık geceler gibi fitneler olacaktır ki o günde kişi mü’min olarak sabahlayacak, akşama kâfir olarak çıkacak; mü’min olarak akşamlayıp sabaha kâfir çıkacak…”[8] Fitnenin böyle etkin olduğu bir süreçte salih amelleri yapmayı Hz. Peygamber, imanın korunma alanlarından biri olarak göstermiştir.

Hz. Muhammed (s.), salih ameller konusunda müminleri riyadan sakındırmıştır. Çünkü riya, hem küçük şirk hem de amelleri iptal eden bir günahtır. Bu çerçevede şu hadisiyle Müslümanları ikaz etmiştir: “Kim gösteriş için namaz kılar, oruç tutar ve sadaka verirse Allah’a şirk koşmuş olur.”[9]

Salih amel, Allah’la (c.) insan arasındaki iletişim yollarından biridir. Bu iletişimi en çok ve en üst seviyede peygamberler kurmuştur. İslâm ümmetinin de salih amel yollu Allah-insan iletişimini en samimi bir şekilde kurmak suretiyle bilinçli birer mümin olmaları ve her iki âlemde de kurtuluşun yollarını aramaları gerekir. Modern dünyada Müslümanları kâfirlerden ayıracak olan en önemli alametlerden birisi de salih amellerdir. Zira insan sadece “iman ettim” demekle kurtulamayacak; imanının bir bedelinin olduğunu bilecektir. İmanın yerine getirilmesi gereken bedeli, Kur’an ve sünnette emredilen, Hz. Peygamber’in model olduğu salih amelleri sadece Allah rızası için vaktinde yerine getirebilmektir.

[1] Bk. Bakara 2 / 25, 82, 277; Al-i İmran 3 / 57; Nisa 4 / 57, 122, 173; Maide 5 / 9, 93; A’raf 8 / 42; Yunus 10 / 4, 9; Hud 11 / 11, 23; Rad 13 / 29; İbrahim 14 / 23; Kehf 18 / 30, 107; Meryem 19 / 96, Hac 22 / 14, 23, 50, 56 vd.
[2] Konuyla ilgili Selefiyenin, Eşarilerin, Şia ve Mutezile’nin iman tanımlamaları için kelam kaynaklarına bakılabilir.
[3] Ahmed, Müsned, II / 285; Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, Sünnet, H. no: 1168, s. 214.
[4] el-Bedri, Abdurrahman b. Abdulmuhsin, Fıkhu’l-edıye, s. 179-180.
[5] Nesai, İman, 47, H. no: 9, VIII / 105.
[6] Cafer et-Tahavî, Müşkilü’l-âsar, Beyrut 1995, I / 262.
[7] Nesai, İman, 47, H. no: 29, VIII / 123.
[8] Müslim, 1, İman, 51, H. no: 186, I / 110.
[9] Ahmed, Müsned, IV / 126.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir