Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Çarşamba, Kasım 25, 2020

Politik İslamofobinin Arkeolojisi

Geçtiğimiz günlerde Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Müslümanların yoğun olarak yaşadığı bir şehirde İslam’ı “bugün dünyanın her yerinde krizde olan bir din” olarak betimleyerek bunu kendisindeki aşırı katılık ve şiddete bağlayarak bir anlamda İslamofobinin politik boyutlarını ortaya koydu.

  1. Aslında tarih boyunca İslam ve Müslümanlar, aynı zamanda Batı’nın siyasi ve askeri açıdan nefret, şiddet, korku ve husumet objeleri olarak yansıtıldılar. Bilhassa VIII. Yüzyıldan itibaren özellikle XIII. ve XIV. Yüzyıllarda, İslam dünyasının Avrupa’ya gittikçe artan dozda askeri ve siyasi üstünlük kurduğu bilinmektedir. Bu fetihler sebebiyle İslam, Batı için yeni bir siyasi düşman halini almıştır. Bir başka ifadeyle, İslam dünyasında asırlarca süren siyasi çalkantı ve krizlere hatta Moğol istilası gibi buhranlara rağmen sınırlarının hemen yanı başındaki Endülüs, Selçuklu daha sonra Osmanlı gibi Müslüman imparatorlukların siyasal tehdidini Avrupalılar daima derinden hissettiği için Müslümanların siyasal ve askeri başarıları karşısındaki tepkisi, korku ve bir çeşit huşu içinde şaşkınlıktan başka bir şey değildi.
  2. Bu korkunun sosyo-ekonomik bir yönü daha vardı; Müslüman toprakları veya siyasal bir anlamı da olan Dar’ü-l İslam, bütün ihtişamıyla Akdeniz havzasını ortaçağ boyunca aydınlatıyor, dönemin aklının ve siyasal gücünün ulaşabileceği ve aklın doğrulayabileceği her yerde Müslüman hâkimiyeti güçlü bir şekilde kendini gösteriyordu. Öyle ki siyasal fetihlerin getirdiği gelişmeler ile büyüyen ilk İslam devleti, konumunu daha merkezi hale dönüştürerek Medine’den Şam’a taşınmıştı. VII. Asırda Kuzey Afrika’nın batı uçlarına kadar genişleyen bir siyasal güç olarak Müslümanlar, oradan İspanya’ya geçerek 800 yıl sürecek Avrupa hakimiyeti kurdular. İspanya’daki Müslüman hâkimiyeti 1492 yılına kadar devam etti. Bu tarihten sonra siyasi anlamda parçalara bölünen Endülüs’ün kültürel ve ekonomik zenginlikleri, Katolik İspanyol düşmanları tarafından talan edildi. Avrupalı aydınlar, bu yağmacılığa “gece ülkelerinin en aptalca kültür yağmacılığı” adını verdiler.
  3. Batı’nın en doğusunda ise Osmanlı Türkleri İslam Dünyası’nın hamiliğini ve siyasal gücünü temsil etmekteydi. IX. Asırdan itibaren Hıristiyan Dünyasında Balkanlardan Avrupa içlerine kadar ilerleyen Türk varlığı, XIX. Yüzyıla kadar büyük bir siyasal güç olarak etkisini sürdürdü. Osmanlı Türkleri Batı tarafından iyice tanınan ve çoğu kez İslam ile özdeşleştirilen bir güç haline geldi. Söz gelişi 1588 yılında İngiliz Kraliçesi I. Elizabeth, Sultan III. Murad’a “Katolik” ve “putperest” İspanya Kralı’nı alaşağı etmek hususunda askeri işbirliği teklifinde bulunmuştu.
  4. Diğer Batı toplumları da bu muazzam siyasi gücün yarattığı korkuyu daima hissetti. Söz gelişi Ortaçağ Alman toplumunda “Türk korkusu (Türkenfurcht)” bilinen bir gerçekti; bir Osmanlı istilası yakın geleceğin tehlikesi olarak bekleniyordu. Bu korkuya karşı önceden haber almak üzere dönemin siyasal erkleri “Türk çanı (Türken glocken)” ve Türk vergisi ihdas etmişti. Almanya’da çıkan ilk gazete (Newe Zeitung) bile 1502’de tehdit ve meydan okumaları sıklaşan Türklere ait haberler vermek üzere çıkmıştı. Hatta modern dönemde (1990’ların başı gibi yakın geçmişte) Sırp ve Hırvatların, Bosna Hersek’te Boşnak Müslümanlara yönelik acımasız soykırımları ve özellikle Osmanlı mirasını yok etmeye yönelik tahribatları Batı’nın bilinçaltındaki İslam korkusu ve düşmanlığının hala devam ettiğini göstermektedir.
  5. 1989 yılında Berlin duvarının yıkılmasıyla Komünizmin ortadan kalması sonucu Batı yeni askeri ve siyasi bir rakip, hatta düşman belirleme çabasına girdi. 1993 Eylül’ünde New York Times gazetesi, bu yeni düşmanı şöyle duyuracaktır; İslam kökten dinciliği hızla küresel politikalar, güvenlik ve barış için önemli tehdit haline geliyor. 1930’lardaki Nazizm ve Faşizm, 1950’lerdeki Komünizm tehdidi kadar büyük bir tehlike bu.
  6. 11 Eylül saldırılarıyla beraber o dönemin Amerikan siyasetine hakim olan neoconlar, “yapay bir İslam tehdidi” imgesini kendi askeri, ekonomik, dini ve politik operasyonlarının “meşruiyet gerekçesi” olarak yeterince kullandı. Bu çekirdek kadroya, korkudan nemalanan “İslamofobi Endüstrisi” de denilmektedir. Bu endüstri, kendini Evanjelik Hıristiyan olarak tanımlayan marjinal politik ve sosyal gruplarla aynı dili kullanan benzer düşünceli kişilerle bir araya gelen, ideolojinin güdümünde olan sağ görüşlü eylemcilerdir. Bu eylemcilerin en büyük destekçisi olan Amerika’daki ırkçılık ve İslam karşıtı Evanjelik Hıristiyan grupların Filistin meselesi konusunda olumsuz bakış açıları; kürsülerden yankılanan kızgın ve düşmanca söylemlerle kendini belli eder. Kendini İslam’la mücadeleye adamış ateşli Evanjelik vaizlere göre İsa Mesih’in ikinci gelişinden önce ortaya çıkacak olan kıyamet alametlerinden biri de İsrail’e bir tehdit olarak görülen İran ile büyük bir askeri savaş olacağıdır. Onlara göre bu “İncil’de” açıkça yazılıdır ve kutsal haçı yeniden yüklenip İslam ile ahir zaman savaşı yapmak gerekir. Zira sıradan Müslümanlar bile aslında “radikal ve İncil düşmanlarıdır”. İyi Müslüman-kötü Müslüman şeklindeki bir ayrıma karşı çıkan bu gruplar için İslam, hiçbir şekilde Hıristiyanlığa benzemez. Yine bu çevrelere göre barışla alakalı olmayan İslam, acımasız bir hukuk sistemi, zorba bir yönetim şekli, zorlayıcı bir tiranlık, Müslümanların taptığı Allah ise Hıristiyanlarınkinden farklı bir Tanrı’dır. Dolayısıyla Kur’an, “İncil’e (İsa’nın getirdiği mesajlara)” meydan okumaktadır. Bu özellikleriyle Müslümanlık, düşman ve şeytanın safındadır. Son tahlilde 11 Eylül sonrası Amerikan hükümet politikası şu temel mesajı gizleyemiyordu; “iyi olduğu ispat edilmediği müddetçe her Müslüman kötü var sayılmalıdır”. Bu bakımdan “iyi Müslüman” ve “kötü Müslüman” gibi bir ayırım kültürel ve dini değil politik kimliklere karşılık geliyordu.
  7. Böyle bir ayrımcılığın neticesinde toplumsal seviyede Avrupa ve Amerika’da yaşayan Müslümanların siyasi sadakatleri sorgulanmakta ve onlar çift ve çoklu sadakatle suçlanmakta; Batı değerlerine daha az adanmış kişiler olarak yansıtılmaktadır. Genel suçlama, kimlik olarak Müslümanların kendilerini İngiliz, Türk, Arap’tan çok Müslüman olarak görmeleridir. Böylece etnik ve dini analizler, siyasi açıdan ayırımcılığa ve yabancılaştırmaya dönüşmektedir.
  8. Dolayısıyla politik bağlamda Batı’nın İslam’a bakışında iki tutum hemen göze çarpar; birincisi klasik imaj olan kılıç ve şiddet yanlısı din olduğu, ikincisi ise inatçı bir irrasyonellik, modernlik karşıtı, sapkın, aşırı, fanatik, emperyalist bir gelenek olduğudur. Bu iki damardan beslenen çoğu Batılı siyaset adamı ve düşünce kuruluşuna göre İslam dünyasının tüm politik oluşumları militarist ve terörist yapılar sayılmalıdır. Zira Müslümanlar politik bağlamda barış ve İslam ülkesi (daru-l- İslam) olarak kendi memleketlerini görürken, Batı’yı askeri açıdan savaşılacak yer (daru’l-harb) kabul ederler.
  9. Buna karşın İslam dünyasının (siyasal) demokratik yaşam açısından iki temel sorunla karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz; birincisi İslam dünyasının her bölgesinde Müslüman liderler, siyasi katılım, güç paylaşımı, temsil, yönetim, siyasi çoğulculuk, eleştirel muhalefet gibi konularda Batılı meslektaşlarının gerisinde kalmışlardır. İkincisi ise, Müslüman ülkelerin demokrasi anlayışını genişletecek entelektüel alanın darlığıdır.
  10. Bu iki tutumu daha iyi anlamak için Samuel Huntington’un diliyle söylersek Batı’ya göre Müslümanlar Batılı tüm sosyo-politik değerlerden (bireyselcilik, liberalizm, anayasacılık, insan hakları, özgürlük, demokrasi, serbest piyasa, laiklik gibi) uzaktırlar. Hatta Huntington, İslam’ı Batı için politik bir düşmanlık odağına dönüştürmüş, İslam’ın kendisini asıl problem görmüştür. Ona göre İslam, tamamen farklı bir medeniyettir. Bunun yanında Müslümanlar ise kendi kültürlerinin diğerlerinden daha üstün olduğuna ikna olduğundan güçlerinin Batı karşısında ikinci konumda olmasından tedirgin olmaktadırlar (Huntington, 1996: 217- 218, 258).
  11. Netice olarak diyebiliriz ki birçok toplum arasında tarih boyunca var olan politik ve askeri mücadelelerin II. Dünya Savaşı’ndan sonra göreceli olarak sonlandırılmasına rağmen, Batı’nın İslam’a karşı her alanda görülen önyargısında bir iyileşme maalesef olmamıştır. Zira Batı’nın İslam’a bu bağlamda olumsuz bakışını besleyen mezkur faktörlerin yanında asıl sorunlardan biri de ontolojiktir. Bir başka ifade ile Hz. Peygamber (sav)’in getirdiği din olarak İslam’ın, Hz. İbrahim (a.s.)’in getirdiği Hanîf geleneğe sahip çıkmasının Batı’yı ciddi olarak rahatsız ettiği açıktır.
  12. Dolayısıyla siyasal açıdan İslam karşıtı güncel Batı söylemleri, tarih boyunca geliştirilen siyasal imajlarla (söz gelişi Müslümanların şehvet düşkünü, despotik siyaset sahibi, geri kalmış yönetimlerle idare edilen, kabilevi, rasyonel olmayan zeka sahibi toplumlar olduğu) olumsuz biçimde kuşatılmıştır. Pek çok Batılı siyaset adamı için İslam, köktenci, militan, gizemli ve yıkıcı bir mit iken Müslüman ise cihat gibi şiddet içeren öğretileriyle doğal suçlu, olağan şüpheli veya amansız düşmandır. Bu bakış açısı, İslam terimini politik ve askeri bir söyleme indirgemekte ve Müslüman dünyasını “Ortadoğu sorununun” bir alt sorunu olarak değerlendirmektedir. Batı’ya göre en nihayetinde basmakalıp siyasal kodları olan İslam imajı, askeri veya politik olarak tüm Ortadoğu krizlerinin ana sebebi, her türlü şiddet, kanlı terör veya saldırganlığı teşvik eden, uzak ve yabancı bir fenomendir. Müslümanların yaşadığı Ortadoğu ise canlı intihar bombacılarının cirit attığı, öfke, hiddet, yoksulluk ve baskının vatanıdır.
  13. Batı’da yaşayan Müslümanlara yönelik olumsuz politik söylemler (söz gelişi Müslümanların güvenliği tehdit ettiği, kontrol edilmesi gereken azınlık Müslüman gruplara dair politik algılar), aşırı sağcı, fanatik grupların Müslümanlara karşı düşmanlıklarını körüklemektedir. Daha önce Avrupa’da yaşayan Arap ve Türk işçiler, komşuları tarafından “fakir” olarak görülürken artık “Daeş üyesi” veya “el- Kaide üyesi” gibi bir terörist damgası veya “cahil”, “gerici”, “yoksul”, “köylü”, “demokrasi karşıtı”, “insanlıktan uzak”, “kadın düşmanı” gibi olumsuz etiketlerle de özdeş görülebilmektedirler.
    Çoğu kez Batı’da tanınmış birçok İslam karşıtı uzman veya politikacı, iyice araştırmadan İslamofobiyi sosyal sorunların odağına yerleştirmekte ve bu fobinin temelsiz, aşırı ve irrasyonel olduğunu savunanları şiddetle eleştirmektedir. Onlara göre bu korkunun temelinde Müslümanların masum bir duygu olan din duygusunu ideolojik hale dönüştürüp radikalleştirmeleri yatmaktadır. Bu düzlemde bazen İslamofobi, Müslüman politikacı veya entelektüeli evcilleştirme ve angaje etme yöntemi olarak kullanılmakta; batılı değerlerle sorununun olmadığını veya terörist olmadığını kanıtlamaya zorlanmaktadır. Bu konumun en olumsuz etkisi “Batılı değerlerle ne pahasına olursa olsun uyum içinde ol” söylemi olmaktadır.
  14. Bunun yanında Trump veya Macron gibi Batılı politikacılar, daha da ileri giderek İslamofobiyi sıradan Müslüman gruplara karşı bir baskı veya asimilasyonu kolaylaştıracak bir araç olarak görme eğilimindedir. Hatta bu politikacılar, Müslüman toplulukları Avrupalı olmak veya Müslüman kalmak gibi bir tercihe zorlamaktadırlar. Bu tür kurnazlıklar, Müslümanların haklı nefretlerini ve aşırı tepkilerini tetikleyecek niteliktedir. Zira Müslümanlar için kendi değerlerini, inancını ve kültürünü yaşamak ve kollamak konusunda böyle bir tercih zorlaması kendini inkarla eşdeğerdedir ve imkansızdır.
  15. Bu noktada Fransa gibi İslamofobiyi ideolojik hale dönüştürmüş ükelerde yaşayan Müslümanlara her zamankinden daha fazla görev ve çok boyutlu roller düşmektedirler; öncelikle onlar İslamofobi konusunda bilinçlenmeli ve İslamofobi tehdidiyle yaşamayı öğrenmelidirler. Bu çerçevede tecrübe edeceklerdir ki sadece Almanya, Avusturya gibi yabancı entegrasyonuyla başı dertte olan Batı ülkelerinde değil, daha aşağılayıcı asimilasyoncu sistematik politikalar uygulayan Fransa’da veya çok-kültürlü toplumu öne çıkaran Britanya ve Hollanda gibi ülkelerde de göçmen, hidayete ermiş veya işçi konumundaki Müslümanlar olumsuz sosyo-ekonomik koşullara, ayırımcılıklara veya kişisel şiddete maruz kalmaktan kurtulamamaktadırlar.
  16. Ancak unutulmamalıdır ki İslamofobi sadece Batı dünyasının sorunu değil aksine tüm insanlığı ilgilendiren küresel güvenliğe yönelik önemli tehditlerden biri haline gelmiştir. Bu bakımdan başta Batı halkları olmak üzere aynı dünyayı paylaşan tüm insanlar, geleceklerini İslamofobi gibi travmacı korkularla inşa etmemeyi öğrenmelidirler. Zira insanoğlu her şeye rağmen olumsuzluklardan ders almasını bilen ve onlardan yapıcı bir şeyler çıkarabilen bir varlıktır.
Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir