Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Çarşamba, Şubat 21, 2024

Makam, Ahlak ile Değer Kazanır

Makam, “önemli bir görev yeri” demektir. İş hayatında çeşitli görev yerleri vardır. Bu görevlerin yüksek dereceli olanlarına makam veya mevki denir.
Yüksek dereceli makamların çok talipleri olur; çünkü görev yeri (makam-mevki) yüksek olunca, getirisi de yüksek olacaktır. Maaşından arabasına kadar her getirisi başkalarını kıskandıracak kadar şahanedir.

Makam odası, makam arabası, makam şoförü, makam tazminatı ve daha da önemlisi “makam havası” oldukça caziptir; makamlara düşkün olanları cezb eder. Dolayısıyla makam sarhoşları, makamperestler makamları elde etmek için ne emekler (!) verirler. Onlar için, daha üst makamların önünde iki büklüm olmaya, hatta secde etmeye bile değer.!!

Bilinmelidir ki makam ve servet düşkünlüğü sinsi bir hastalık ve ağır bir imtihandır. Kibir ve temahtan kaynaklanan bu hastalık, kişiyi toplumda alçaltır ve başka olumsuzluklara iter. Daha lüks arabalara binmek, binerken kapısını açıp hazırolda bekleyenleri görmek, gezip tozmak, daha mükemmel yiyip içmek, giyinip kuşanmak, emir vermek, “başüstüne” sözünü duymak gibi onur kırıcı fiiller makam ve servet düşkünü insanlar için vazgeçilmez isteklerdir.

Halbuki Nebi as, “mala ve mevkiye düşkün bir kişinin dinine verdiği zarar, bir koyun sürüsünün içine salıverilmiş iki aç kurdun o sürüye verdiği zarardan daha büyüktür” buyurarak işin vahametini gözler önüne sermiştir.

Makam sadece fiziki olan değildir; bir de manevi makamlar vardır ki o makamlarda olduğunu zannedenler bazen daha tehlikelidirler. Alimlik hocalık, profesörlük, şeyhlik, gavslık, liderlik, başkanlık, hatiplik, zâhidlik, müritlik gibi makamlar da diğerleri kadar sinsi, tehlikeli ve saptırıcıdır; zira bu makamlarda riyakarlık ve Allah ile aldatma lüksü zirvededir. Bunlara karşı çok dikkatli olmak lazımdır.

Esasen makam sahibi olmak demek, sorumluluk altına girmek demektir. Makam ne kadar yüksek olursa, sorumluluk o kadar artacaktır. Bir devlet başkanının makam sorumluluğu, bütün halkından sorumlu olması demektir. Ülkede aç ve açıkta kalanlar, hak ihlalleri, adaletsizlikler gibi olumsuzluklar varsa, birinci derecede devlet başkanı sorumludur.

Valilik makamında oturmak, ilin bütün vatandaşlarından sorumlu olmak, okul müdürü olmak, okulun bütün işlerinden, baba olmak da aile fertlerinden sorumlu olmak demektir. O bakımdan makamlara gelen insanlar, sorumluluklarını yerine getirdiği ölçüde değer kazanırlar. Yani değerlerini makamlardan alma cihetine gitmemelidirler. Hizmet ederek, sorumluluklarını bihakkın yerine getirerek makama değer katmalıdırlar.

Hizmet ederek makamın hakkını vermeyenler ve makam üzerinden pirim yapmaya çalışanlar, makamdan uzaklaştırılınca, onların sevenleri artık olmaz. Onlar zamanla makamın manevi derecesini de düşürürler.
Mesela, zaman zaman “hangi teşkilata (makamlara) güveniyorsunuz” şeklinde anketler görürüz. Hangi teşkilat görevini tam yapmaya çalışıyorsa, o teşkilat (makam), en çok güveni hak etmektedir.

Makamların fiziki sorumluluğu olduğu gibi, manevi sorumluluğu (ahlaki yönü) da vardır. Yani makamlara sahip olanlar görevlerini tam olarak yapmanın yanında, işin ahlakına da önem vermelidirler. Makamlara esas değer katacak olan bu ahlaktır. Dolayısıyla makam ne kadar yüksek olursa, o makamda oturan zat, o derece hoşgörülü ve tevazu sahibi olmalıdır; çünkü en kamil insan, en yüksek mevkide iken tevazu gösteren, kudret sahibi iken affeden ve kuvveti olduğu vakit adaletle hareket eden insandır.

Esasen insan nerede, hangi iş ve makamda bulunursa bulunsun, öncelikle işin ahlakına (manevi boyutuna) önem vermelidir; zira insanı arif kılan, kamil insan yapan ahlakıdır; çünkü ahlak, insanın iyi ve kötü olarak vasıflandırılmasına yol açan manevi değerler bütünüdür.

Bilinmelidir ki makamlar insanlara değil, insanlar makamlara şeref kazandırırlar. O bakımdan insanlar büyük bir mevkiye ve servete sahip olduklarında asıl rengini ve kimliğini o zaman göstermiş olurlar. “Asalet” dediğimiz yüce değere sahip olanlar (ki asalet, makamdan, servetten, diplomadan ölçülmez; tamamen görev ahlakından ölçülür), makamlarının hakkını vererek daha çok sevilmeye ve sayılmaya başlarlar.

Bu açıklamalardan sonra şimdi de makam ve servet sahipleri ile ilgili bazı ilkeleri hatırlatalım.

1. Her şeyden önce birinci derecede hesap sorma yetkisi olan Rabbimiz şu temel ilkeyi koymaktadır: “Allah, kuşkusuz görevi liyakatli olana vermenizi, insanlar arasında hakem olduğunuz zaman da adaletle karar vermenizi emreder. Bu ilke, varlığınızı sürdürmenizin yegâne şartıdır.” (Nisa 58)

2. Liyakatli ve layık olmadan hiç kimseye görev verilmemelidir; zira İmam Gazali’nin dediği gibi, “layık olmadan devletin makamlarına atananlar, astlarını ısırır, üstlerine kuyruk sallarlar.”
Dolayısıyla Din, dil, ırk, cinsiyet, mezhep, eş-dost, siyasal düşünce, felsefi inanç gibi parametrelere (değişkenlere) bakılmaksızın makam ve görevler “ehline” tevdi edilmelidir. Hatta makamlar istenmemeli, istenmeden en layık olana verilmelidir.
Nebi as, yöneticilik isteyen bir arkadaşına, “kimseden yöneticilik görevi isteme! Zira bu görev sen istemeden verilirse, Allah yardımcın olur” ikazında bulunduğu rivayet edilmektedir.

3. Makam ve görevler, çıkar ilişkileri üzerinden yürütülmemelidir. Hizmet değil de çıkar merkezli hareket edenler, sürekli menfaatini düşünür, ihtiraslarını öne çıkartırlar. Kayırmacı olur, adaletli olamazlar.

4. Bir makama sahip olan kişiler, nefislerini okşayan “sayın bakanım, sayın müdürüm, sayın başkanım, sayın hocam, sayın üstadım gibi gereksiz övgü, yüceltme ve riyakarlıklardan kaçınmalı, insanlara hizmet etmeye ve tevazu göstermeye kendini adamalıdılar.

5. Makam ve servete sahip olma, genellikle sahiplerini olumsuz yönde değiştirir. Dolayısıyla “Dünyayı ben yarattım” havasına giren makamzedeleri her yerde görmek mümkündür.
Zayıf karakterli ve kibir düşkünü makam ve servet sahipleri, toplum karşısında sürekli kendilerini göstermeye çalışırlar. Herkesin kendilerinden söz etmesini isterler. Herkesin önlerinde el pençe durmasını, “sayın bakanım, başkanım, müdürüm…” demesini beklerler.

Bir makama atanınca, çok sayıda kutlamalar, tebrik ve “hayırlı olsun” mesajları görmek isterler. Abartılı çelenk-çiçekle odalarının kapatılmasını, hatta katlara kadar uzamasını isterler.
(NOT: Arkadaşlarımızdan biri bir makama getirildiğinde, sosyal olmayan medyada günlerce onu yücelterek tebrikler paylaşmak ahlaki değildir. Tebrik hak edilmiş ise, özelden yapılmalıdır.)

Evet, zayıf karakterli ve kibir düşkünü makam ve servet sahipleri, kendilerini öylesine büyük (!) görürler ki artık çoğu zaman kurallara da uymazlar. Kendilerini “la yüsel” (sorgulanmaz) görürler. Mesela kırmızı ışıkta beklemezler; beklemeyi kendilerine zül sayarlar; alçaltıcı görürler.

Özetle belirtelim ki dünyadaki her bir makam ve servet geçicidir. Aklını kullanan insan, geçici olana yapışmaz, tapmaz. Kalıcı olan cennet makamına göz diker. Orayı kazanmaya çalışır. Allah tarafından cennette üstün bir makamla ödüllendirilmesini ister. (Furkan 75)

Öyle ise, makam ve servete (iktidara) sahip olanlar, dünya ve ahirette kazanmak istiyorlarsa, Yusuf as gibi makamın hakkını versinler; zira Yusuf as gibi “güzel davranmayı ilke edinenler” ancak makamın hakkını verebilirler. (Yusuf 57)

Selam ve muhabbetlerimle…

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir