Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Pazartesi, Ekim 26, 2020

Küresel Siyasetin Yeni(den) Siklet Alanı Mı? -Doğu Avrupa ve Beyaz Rusya-

Kıta Avrupa’sına tarihsel bir perspektiften baktığımızda; Otuz Yıl Savaşları, Yüzyıl Savaşları, Birinci/İkinci Dünya Savaşları ve Soğuk Savaş döneminin de cereyan ettiği coğrafya olarak karşımıza çıkmaktadır. Aslında ‘Batı’ uygarlığı medeni oluşuyla övünmektedir, ne var ki yukarıda söylediğimiz savaşlara geçmişten günümüze dönüp bakınca pekte öyle gözükmüyor. Neden mi? Bu kadar savaşın ve yıkımın yoğun yaşandığı coğrafya da medeni sözcüğünü kullanmak ne kadar doğrudur. Hakeza dünyayı İngilizlerin, İspanyolların, Fransızların, İtalyanların ve diğerlerinin sömürerek harap ettiğine değinmedik bile. Hele ki hala 21. Yüzyılda bu sömürünün Afrika, Asya, Ortadoğu ve Güney/Orta Amerika gibi coğrafyalarda farklı politikalarla gerçekleştiği gerçeği var iken! Kıta Avrupa’sı devletlerinin kendi aralarında ki rekabet gerek içerde gerekse dışarıda aralarında hızla devam etmektedir. Ve bu rekabet alanı git gide Doğu Avrupa’ya kaymakla birlikte, aynı zamanda sıkışmaktadır. Doğu Avrupa deyince Jeopolitik Biliminde ‘Kara Hâkimiyet Teorisi’nin sahibi Halford John Mackinder aklımıza gelir. Varsaydığı teori hala aynı coğrafya da (Doğu Avrupa’ya hâkim olan Merkez bölgeye hâkim olur) ve 21. Yüzyıl çeyreğinde güncelliğini koruyor. Bu bağlamda, stratejik önemde ve konumda bulunan Doğu Avrupa ve Beyaz Rusya küresel siyasetin yeni(den) siklet alanı mı?

Beyaz Rusya’da milletin ırkı/dili Rusya’dan farklıdır. Ülke 1994 yılından günümüze bilfiil Aleksander Lukaşenkotarafından yönetilmektedir. AB (Avrupa Birliği) ve ABD (Amerika Birleşik Devletleri)  ile siyasi sorunlar yaşayan Beyaz Rusya, hem ticari hem de ekonomik işleyişi yaptırımlarla engellenmiş olsa bile, yine de ekonomik olarak düzgün ilerlemektedir. Ülkenin on milyonluk nüfusu bulunmakla birlikte ve Sovyetlerin arka bahçesi durumundadır. Beyaz Rusya ile Rusya 1997 yılında “Birleşme Antlaşması” imzalayacak kadar yakınlaştılar aslında.  Ne var ki Beyaz Rusya ile Rusya arasında son dönemlerde görülmemiş bir kriz yaşandı/yaşanıyor. Sovyetlerden bağımsızlığını ilan ettiği 1991 yılından günümüze kadar Rusya tarafından desteklenen Beyaz Rusya ile yaşanan gerilimin tesadüfî olmadığı apaçıktır. Tarihsel perspektiften günümüze kadar kardeş olan iki halk-ülke arasındaki gerilimin ilk emareleri 2020 yılının ilk aylarında ayyuka çıkmıştı. Batı tarafından “Avrupa’nın son diktatörü” olarak tanımlanan Beyaz Rusya lideri A. Lukaşenko yeni yıla girerken Rusya’yı ikaz etmiş ve iki ülkeyi birleşmeye zorlamaması gerektiğini ifade etmiştir. Ve bunun devam etmesi halinde bu söylemlerin/davranışların savaşı tetikleyebileceği konusunda Rusya’yı uyarmıştı ve bu da kriz ilk belirtilerini göstergesiydi.

Rusya için şu cümleyi kullanıyorum; Putin öncesi ve Putin sonrası. Putin Rusya’da Devlet Başkanı olduktan sonra yıkılan Sovyetlerin küllerinden ‘’Yeni Rus İnşası’’ kurdu. Putin Rusya’sı, Sovyetlerden sonra ülkenin bütünleşmesini Rus büyük sermayesinin genişlemesi doğrultusunda bir fırsat olarak görüyordu. Zira eski Sovyet işletmelerinin özelleştirilmesinde de bunu anahtar rol olarak görüyordu. A. Lukaşenko için ise bu tür bir bütünleşme, yalnızca mülkiyet üzerindeki ekonomik kontrolün kaybı anlamına gelmiyordu. Hakeza aynı zamanda Rus bürokratlara ve üst düzey yöneticilerin eline geçecek ekonomik ve siyasi nüfuz kaybı olarak da görüyordu. A. Lukaşenko’nun ülkesindeki ekonomik ve siyasi modeli gerek elinde gerekse ayakta tutabilmek için kâh AB-Atlantik kâh Rusya arasında gidip geliyor ve siyasi manevralar yapıyor. Batıda ki ülkeler, her ne kadar A. Lukaşenko’nun otoriter liderliğinden hoşnut olmasa bile, yine de Rusya’dan bağımsız hareket etme vurgusu onlar için önemliydi. Putinin penceresinden baktığımızda ise A. Lukaşenko, ülkesinin NATO’ya yanaşmasını tasvip etmeyen ve bu bağlamda da uzak duran liderdir. Bunun içindir ki A. Lukaşenko, ne Batıda ki ülkelere yaranabildi ne de Rusya’ya yaranabildi.

Peki, A. Lukaşenko’nun amacı ne olabilirdi? Tabi ki Rusya’nın ilk Başbakanı Boris Yeltsin sonrasında ‘Birleşik Rusya’nın devlet başkanlığına oturmaktı. Ne var ki Putin’in Rusya’nın başına geçmesi sonrası işler değişti (gerçeği şudur; Rusya’nın Derin Devleti böyle istedi!). Ve böylelikle yirmi yıla yakın devlet başkanlığını yürüten Putin, anayasayı da değiştirerek 2036’ya kadar devleti yönetmesiyle birlikte A. Lukaşenko’nun hayalleri söndü ve sudan çıkmış balığa döndü. Putin, Rusya’daki konumunu “karizmatik lider” haline dönüştürdü. Bunun yanında da Rusya’yı küllerinden var etti ve ihtişamlı/güçlü hale getirdi, ayrıca tarihsel perspektifinden aldığı sinerjiyle birlikte küresel bir aktör olmasını sağladı. Putin’in artan bu rolüyle birlikte A. Lukaşenko farklı arayışlara girdi. Ancak bu arayışlara girerken şunu gördü; Batı ülkeleri daha doğrusu AB-Atlantik onun ayağını kaydırıyor.

Rusya’nın AB ve ABD’nin dâhil olduğu bir jeopolitik/bölgesel oyunun parçası olmak istemesi bir tarafa, Beyaz Rusya’da meydana gelen süreçleri stratejik açıdan bakmakta gerekiyor. Keza Rusya’nın, Ukrayna olmak üzere tüm Sovyet sonrası ülkelerin üretim kapasitelerinin özelleştirildiği bir dönemde, A. Lukaşenko yönetimindeki Beyaz Rusya, Sovyet döneminin ekonomik modelini korumayı başaran enderlerdendir. Ve bunun sayesindedir ki doksanlı yıllarda eski Sovyet bloğuna dâhil olmuş diğer ülkelerde yaşanan ekonomik sarsıntılardan halkını korumayı başarmıştır. Zira yıllar geçtikçe, bu ekonomi modeli kendi kendine tükenmeye başladı ve A. Lukaşenko hükümeti kemer sıkma önlemlerinden bazılarını uygulamaya başladı. Bu kemer sıkmayla birlikte, protestoların dozu artmaya devam etti. Bunun yanında iç politikadaki sorunlar da var, kötüleşen ekonomik durum ve polis devletine evirilmesiyle kaynaklanan halkın bıkkınlıkları. A. Lukaşenko’nun bu krizi tek başına çözemediğini ve yardım için açıkça Rusya’ya başvurduğunu dünya biliyor zaten. Bunun neticesinde ise Rusya’nın siyasi danışmanları ve özel güvenlik teşkilatlarının (wagnerciler) temsilcileri Beyaz Rusya’ya geldi. Ve Putin’de Minsk yönetimine yardım etmesi için Rusya’nın çevik kuvvet polisini göndermeye istekli olduğunu vurguladı. Tüm bu gelişmelerle ve destek açıklamalarının ardından A. Lukaşenko iktidarda kalmayı başarırsa, Rusya’yla olan siyasi bağımlılığı dramatik bir şekilde artacağının farkındadır.

Sonuç olarak, Soğuk Savaş döneminde de Doğu Avrupa gerek Batı bloğunun gerekse Doğu Bloğunun en önemli siklet alanı olmuştu. Şimdi ise 21. Yüzyılda Doğu Avrupa küresel siyasetin yeni(den) siklet alanı oluyor, hatta çoktan oldu bile. Ukrayna ile Moldova-Transdinyester gibi sorunlar/işgaller Doğu Avrupa’da bir türlü çözüme kavuşturulamadı. Şimdi de Beyaz Rusya hedefte! Neden mi? Bunun için Beyaz Rusya’nın stratejik konumuna bakmak yeterlidir. Kuzeyinde NATO’nun yığınla silah yığdığı Baltık ülkeleri (Litvanya, Letonya, Estonya), batısında ise Polonya ve güneyinde Ukrayna. Peki, NATO böyle bir ‘çevreleme politikası’ güdüyor da Rusya ne yapıyor, tabi ki Ruslar da genetiğinde ki ‘çevreleme politikasını’ iyi uyguluyor.

Beyaz Rusya’daki seçim süreci ve sonuçları her ne kadar AB-Atlantik bloğunun iştahını açsa bile ve pusuda bekleyerek fırsat bu fırsat denilse bile öyle olmadığı ortaya çıktı. Zira her zaman ki gibi A. Lukaşenko yaptı yapacağını ve NATO’yu ülkesini karıştırmakla suçladı. Rusya’yı Baltıklardan ve Doğu Avrupa üzerinden kıskaca almak isteyen AB-Atlantik bloğu ise aradığı fırsatı kaçırmış oldu, tabii şimdilik kaçırdı. Ancak vazgeçmeyeceklerdir! Beyaz Rusya’nın Rusya’dan koparılması muhakkak ki ABD liderliğindeki Batılı ittifak için paha biçilmez bir değerde. Moskova’nın bu satranç hamlesine vereceği yanıt ya ‘fil’ misali çaprazlama ya da ‘kale’ gibi düzlemesine olabilir mi izleyeceğiz, ancak ne hamle olursa olsun oyunun seyrini değişeceği belli. Kafkasya’yı dize getiren Kremlin’in Azerbaycan-Ermenistan üzerinden stratejik oyun oynadığı da ortada zaten, ayrıca Orta Asya ve Baltıklardaki hamleleri bu konudaki kararlılığının göstergesiydi. Rusya’nın Gürcistan, Kırım ve Suriye’deki kararlı eylemleri ve Ukrayna’daki kararlı tavrı, Batı’nın yayılmacılığını ve müdahaleciliğini ılımlı bir çizgiye taşıyor diyemeyiz, Doğu Avrupa ve Beyaz Rusya’da yaşananlar ortadadır. Bu arada Rusya aynı zamanda ortaklarının caydırıcılık yeteneklerini güçlendiriyor. Rusya silahlanma yarışında ve enerji politikalarında da Doğu Avrupa’yı yüzyıllardır hedef politika olarak seçmiştir. Çünkü Rusya kendine yakın olan Beyaz Rusya, Ukrayna, Gürcistan ve Baltık ülkelerini NATO tarafına çekilecek olmasını ‘Ulusal Güvenliğine’ tehdit olarak kabul görüyor. Ezcümle; Jeopolitiğin doğasında olan kader midir bilinmez, ancak realite şudur; ‘Doğu Avrupa’ ve ‘Beyaz Rusya’ küresel siyasetin yeni(den) siklet alanı olmaya devam ediyor.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir