Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Salı, Aralık 1, 2020

İslam’da İttiba Kişilere Değil, Delilleredir

“Rabbinizden size indirilene (Kur’an’a) uyun. O’nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz.” (A’râf, 3)
İttiba; bir şeye veya bir kimseye tabi olmak, uymak ve itaat etmektir.
Kur’an İslam’ında sadece vahye ittiba edilir. Vahyin istediği ittiba, sadece maruftur; Allah’ın gösterdiği yoldur. Resullullah as da sadece vahye uyduğu için ona ittiba ve itaat istenmiştir.

Kur’an İslamında ilkeler vardır; sadece bu ilkelere ittiba edilir. Bu ilkelere ters düşen şeytani dürtülere, şeytana uyanların heva ve heveslerine, insanın kendi zan ve hevasına, batıla, zalimlerin emirlerine, bozguncuların yoluna, müminlerin yolundan başka yollara uyulması yasaklanmıştır.

Müslüman toplumlara baktığımızda vahiy kaynaklı ilkeli bir hayattan taklidi hayata geçildiği rahatlıkla görülecektir. Yani, ilkeler ve deliller yerine şahıslar sürekli taklit edilmiştir.
Taklit olumsuz bir durum olmasına rağmen insanlara çok cazip gelmektedir; çünkü kolay bir yöntemdir. Mukallid, söylenenlerin veya yapılanların mahiyetini ve delilini araştırmadan ve genellikle bilmeden körü körüne uymaya çalışır. Daha çok “uydum kalabalığa” anlayışıyla hareket eder.

Evet, Kur’an İslamında ittiba ve itaat vardır; ancak kör taklitçilik ve taassup yoktur. Kör taklitçilik daha çok taassuptan kaynaklanmaktadır. Taassup, bağnazlıktır, bir düşünceye veya bir şahsa bilgisizce, bilinçsizce benzemek ve uymaktır.
Taassup, cahillikten ve zandan kaynaklandığı için insan onuruna yakışmayan bir bağnazlıktır. Onun içindir ki Allah Kur’an’da pek çok ayette taassuptan doğan taklitçiliği yermiş ve haram kılmıştır.

Bilinmelidir ki 21. yüz yıl Türkiye’sinde Müslümanları hezimete düşüren daha çok Batı’ı (batıl) taklitçiliği ile ataları taklittir.
Batı’yı taklitten kastım sadece Batı ülkeleri (Avrupa) değil, “batıl” olan (kuzey, güney, doğu fark etmez) her inanç, zihniyet, fikir ve yaşayış biçimidir. Batı’nın ve tüm dünyanın bilimine, sanayi ve üretimine ve kimi insani değerlerine elbette denecek bir şey yoktur.

Kendini Müslüman kabul edenlerin, bırakın Batı’ya hayranlık duymasını ve onlara benzemeye çalışması, hakkın karşısına dikilmiş her türlü batıl ile cihad etmesi gerekir. Ama maalesef yenilgi psikolojisi ve aşağılık duygusuyla Batı’da var olan inanç ve kültür baştacı edilmektedir ki bu akla ziyandır.

Halbuki İslamı özümseyip bilinçli davranan bir Müslüman için şeref ve izzet sadece Kur’an İslamındadır. Onun için Müslüman, Batı’nın “süslü, ama ruhsuz ve sün’i” olan medeniyetini taklit etmez ve bilir ki bu medeniyetin (!) Allah katında hiçbir kıymeti olmayacaktır. Süslü, çazip, gözü ve ruhu okşayan bu sün’i fiiller, esasen zillete düşürmekten öteye geçmemektedir.

Müslüman toplumu hezimete sokan durumlardan bir diğeri de ataları taklit etmektir. Allah, Kur’an’da ataları körü körüne taklit etmeyi yasakladığı halde, maalesef Müslümanlar ataları taklit etmekten vaz geçip tahkike yanaşmamaktadırlar.

“Onlara, Allah’ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, “Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız” dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?” (Bakara, 170)

Resuller halklarını uyardıklarında, halkları, “atalarımızdan böyle gördük” diyerek, eskilerin dinlerine uyduklarını belirtmiş, elçilerini yalanlamışlardı. İşte bu, taklitçiliktir, doğru-yanlış olduğuna bakılmaksızın eskiyi korumaktır, muhafaza etmektir.

Atalara benzeme konusunda yerilen husus, elbette bilgisiz ve delilsizce hareket edip körü körüne bağlanmadır. Yani ataların (taklit edilenlerin) doğru mu, yanlış mı yaptıklarını bilmeden, tahkik etmeden onlara uymaktır. Yoksa doğru yolda hareket eden birine uymak (tabi olmak) zaten istenmiş ve övülmüştür. (Hz. İbrahim’in milletine (dinine) uymak gibi)

Tekrar edersek, Kur’an’da istenen ittiba/tâbi olma, şahıslara değil, delillere ve ilkelere bağlanmaktır. Allah, şahıslara tabi olmayı değil, vahye tabi olmayı istemektedir. Şahıslar vahye (hakikate) tabi olduğu sürece dinlenir ve uyulur; değilse tabi olunmaz. Resul de vahye uyduğu için ona tabi olma istenmiştir. Dolayısıyla Resule tabi olan vahye tabi olmuş olur.

“De ki: Ben, yalnızca bana Rabbimden vahyolunana uyarım. Bu, Rabbinizden olan basiretlerdir; iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve bir rahmettir.” (A’râf, 203)

Özetle belirtelim ki birilerine sebebini ve delilini bilmeden körü körüne ve taassup derecesinde (fanatik olarak) bağlanmak doğru değildir. Birine ittiba akli ve dini delillerle desteklenmediği takdire, inkarcı ve sapık kimselerin ileri süreceği itirazlarla sarsıntıya uğrayabilir. Bu sebeple ittiba, akli ve dini delillerle güçlendirilerek, “taklit” seviyesinden “tahkik” seviyesine çıkartılmalıdır. Yani “Müslümanım” diyen kişi, delilere ve tahkike dayalı bir imana ve eyleme sahip olmalı ve neye, niçin ve nasıl inandığının bilincinde olmalıdır.

Müslüman bilmelidir ki bütün inanç, düşünce ve davranışları (tüm hayatı) onun kimliğidir. Müslüman kimliğini hiçbir şeye kurban etmez. O sadece Allah’ın vahyine tabi olur.

Müslümanları bölüp parçalamaya yönelik her türlü ırkçılık, kabilecilik, kavmiyetçilik, yörecilik, hizipçilik, mezhepçilik, cemaatçilik, meşrepçilik, tarikatçılık gibi “cik-cık”ları red eder. Öğrendiği her türlü bilgiyi taassupla ve kör taklitle değil, tahkik ederek alıp bağlanır.

“İşte bu (Kur’an), bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Buna uyun ve Allah’tan korkun ki size merhamet edilsin.” (En’âm, 155)
Selam ve muhabbetlerimle…

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir