Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Çarşamba, Kasım 25, 2020

Felsefenin Serencamına Dair Bir Genelleme: -Halkın ve Hayatın İçinden Bir Kelamcının Cevabı-

Efendim! Niyazi Bey oturmuş bol keseden bir çuval genelleme döktürmüş. Anlaşılan ortada dolaşan beylik laflardan çok etkilenmiş. Belki de birkaç yapısökümcü esnafının gazına gelmiş.  Bin yılların köklü tarihine sahip Kelam ilmi hakkında almış, vermiş. “dinsel düşünüşün bitişini” ilan etmiş ve “Deizmin artışının” sebebini şıppadanak bulmuş. Yetmemiş, insanlık tarihinde muazzam bir düşünce çığırı açmış bulunan Büyük İmam Matüridî’ye de dil uzatmış. Neler dememiş ki. Buyurun okuyun cümlelerini:

Matüridî “kişiliğe hakaret eden ad hominem” (acayip bir şey herhalde?) “Kelam bölücü”. Bugün, felsefi değil de Kelam gibi, dinsel düşünmeyi topluma dayatmak, onu bin yıl öncesinin öncesine götürmek demektir.” “Din anlatıcılarının tekfirci ve hakaretçi olmalarının nedeni, kelam usulüdür.” “Kelam isim takar, felsefe isim koyar.” “Kelam kafa alır, felsefe kafa verir.” Aman ha! Sakın yanlış anlamaya kalkışmayın, Niyazi Beyin bu sözleri hakaret değil, felsefe(!)

Orada kalsa iyiydi. Sayın felsefe üstadı demokrasinin yanlış uygulandığı kanaatinde varmış. Avama yani halka bu kadar söz hakkı vermek de ne oluyor? Bu avamı tepemize mi çıkartacaksınız? der gibi yapmış. Seçkinokrasi peşinde ve düşünde. Buyurun okuyun: “Demokrasi nedeniyle, avam sistemsiz düşünmesini ülkenin kolektif düşünmesi yapmak ve kafa katmanına egemen kılmak, bir ülkenin en büyük beka sorunudur.” Böylece “beka sorununu” da öğrenmiş olduk. Demek ki avamı sindirsek, silikleştirsek veya köleleştirsek beka sorunu kökten ve yekten çözülecek. İlgililer ilgilensin artık. Alın size felsefik çözüm.

Temcid pilavından bahsediyor Sayın Felsefeci. Diyor ki: “Arkeolojik somut savunmacı ve saldırmacı Kelam ürünlerini, “malumun ilamı” kabilinden, “halk tabiriyle, “temcit pilavı gibi, sürekli ısıtıp” sunmaktadırlar.” Niyazi Bey, muhtemelen zihni, ağzı ve kulakları arasında bir iletişim sorunu yaşıyor. Buyurun kendisinin bize sunduğu temcit pilavına: “Bugün, felsefi değil de Kelam gibi, dinsel düşünmeyi topluma dayatmak, onu bin yıl öncesinin öncesine götürmek demektir.”

Şu bin yıl öncesi nakaratı bu beylerin diline pelesenk oldu. Kendisi bilmem kaç bin yıl öncesinin düşüncesini seslendirince felsefe oluyor, “bin yıl öncesinin öncesi” (ne demekse?!), avam düşüncesi oluyor. Vah yazık! Beyler size hoşunuza gitmeyecek bir haberim var: Kelam düşüncesi Hz. Adem’le başlar ve insanlık tarihi kadar eskidir. Yani işiniz oldukça zor. Epey bin yıllık hazırlık yapmanız lazım! O iki de bir tekrarladığınız bin yıl öncesi temcit pilavını da, biraz daha mayalayınız olur mu? Mayalarken çürütüp ekşitmeyiniz!

(Alıntılar için bk. https://www.karar.com/dinsel-dusunusun-bitisi-ve-deizmin-artisi-1591510)

İşte böyle dostlar. Yani anlayacağınız, adam ağzına ne geldiyse söylemiş. Mahalle kavgasında söylenmeyecek sözler. Elinde malzeme az ama kabultü veheptü yoluyla azı çoğaltmış, çoğu kabartmış, abartmış da abartmış. Herkes bakmış kalmış. “Bu kadar genelleme zihne zarar, zihniyeti bozar” diyen bir Allah kulu da çıkmamış.

Esas anlamadığım nokta, o muazzam derinlikten nasıl böylesi bir sığlıkta karar kılınabildiği?!

Biz de bir genelleme yapalım Niyazi Bey! Gör bakalım beğenecek misin? Beğenmezsen zararı yok, kalsın! Karar senin olsun. Dert etmeyiniz lütfen! Aklı karışık, gözü kamaşık, her şeye yılışık bir kör alıcı bulunur nasılsa… Sizinki alınıyor da, bizimki mi kalacak?

Efendim, bir varmış, bir yokmuş. Bir zamanlar yol kenarlarında, subaşlarında, dağ eteklerinde yaşayan insanlar varmış. Bir kısmı çalışır, bir kısmı düşünürmüş bunların. İşte bu düşünür olanlarından çıkmış felsefeci. Göğe bakmış, yere bakmış, her gördüğüne hayran kalmış. Ama ille de en çok hangisi işine yarar onu aramış. İşte bu arayışlarla doğmuş nur topu gibi bir felsefe. Şimdilerde moda oldu ya “İyi ki doğdun” partisi düzenlemek lazım. Biraz entel görünmek için de “Happy birthday” demek tercih edilmeli.

Biz hikayeye dönelim.

“Nerden başlayalım?” diye düşünmüşler karar vermişler: “En baştan. Oluşun, varoluşun, kâinatın, taaa ilk saatin en başından“

Etrafa bakmışlar “ilk ne olabilir?” Bulmuş birisi “Aha da su! Susuz hiçbir şey olmuyor. İnsan sudan, hayvan sudan, bitki sudan… Yoksa çöl olur. Ne var orada? Hiçbir şey yok. Çünkü su yok.” Öteki durur mu? “Hayır o değil, hava!” Havasız hiçbir şey olmaz. İnsandan en son hava çıkar. Ağzını burnunu kapa havasızlıktan ölür.” Oldu bu iş. Demek ki havaymış. Tam havaya girmişken, “Hayır o değil, ateş” dedi oradan birisi. “Işığın girmediği, ateşin olmadığı bir yer düşünün, donar ölürsünüz. Vüdunun bile ateşi düşsün anında gidersin. Gidenin de zaten teni çok soğuk oluyor. Ölü soğukluğu diye boşa dememişler.” “Durun!” dedi bir başkası oradan “Her şey değişiyor, bu kadar değişim hayra alamet değil. Bunun içinde bir iş var. Değişmedir ilk olan” Tam makas değiştirmiştik yeni bir raya geçmiştik. “Olmaz!” dedi öteden biri. Sesine bir bulanıklık ve sislilik katarak. “Belirsiz her şey. Bu gördükleriniz mi, yoksa onların arkasındakiler mi? Görüntüye aldanmayın.” dedi ve buğulu bir de laf etti: “İlk olan nous.” Kimse bir şey diyemedi, çünkü kimse bilemedi sisler, puslar arasında.

Sonra biri daha çıktı meydana. Biçki dikişçilerin, muhasebecilerin bile aklına gelmeyen bir şey söyledi: “Sayılar” diye haykırdı. “Her şey sayılara bağlı ve sayılarla başladı.” “Yahu bir, iki, üç… bundan ne çıkar?” dendiyse de dinlemedi, devam etti: “Her şey sayıya gelir, sayıyla gelir, sayı gider her şey biter. Zaman sayı, mekan sayı, insan sayı, almak sayı, vermek sayı, durdun sayı, yürüdün sayı. Haydi saymadan yaşa bakalım dayı!

Orada kalsa iyiydi. Bir de gizem kattı ki sayılara. Sormayın gitsin! Derinlerden taaa işin bâtınından. Sayılardan gizemli bir dünya kurdu. Dünyanın ilk büyük gizlilik okulu oldu.  Bağlılarını ikiye böldü. Seçkinler ve düşkünler… Düşkünler o kadar düşkündü ki, onu hiç görmediler ama gizemli yörüngesinden de bir türlü ayrılamadılar. En büyük silahları gizlilikti. Gizliliği açıklayan anında silinirdi. Planlar kurdular. Yunan şehir devletlerini ele geçirme planları. Bir miktar başarılı da oldular hani. Fakat yönetemediler, halk tarafından kovuldular, dağıtıldılar ve yok oldular…

Sayılar ilk miydi, bilinmez ama ilk batınî teşkilattı bunlarınki. Pisagor denilen efendi kurdu. Sonra ardılları geldi. İslam dünyasında da türedi. Fatımiler, Karmatiler, Haşhaşiler… Avpurada Tapınakçılar… Felsefeyle flört halinde. Herkesin dilinde bunların içinde. Kanlı suikast örgütleri ürettiler. Hasan Sabbah türü. Sayılarla plan kurup saraylara sızdılar… Samanî sarayını ele geçirdiler. Kelamcı Matüridî gibi alimler ve askerler sayesinde ancak devlet bunların tasallutundan kurtulabildi. Bunların çok kötü bir örneği 15 Temmuzlarda görüldü. Kelamcılardı yine bunlara karşı ilk bildiriyi yayınlayan ve ilk ikazı yapanlar.

Biz gene tarihe dönelim.

Söylenenler tutmadı, kimisi atıldı kimisi satıldı. Ortalığı bir belirsizlik kapladı. Hakikat silikleşti, her şey göreceleşti, söz keskinleşti, belagat gelişti. Bu yeniler, söz ustalarıydı. Adlarına Sofistler dendi. Çok şüpheciydiler. Evlerini nasıl bulurlar, eşini dostunu nasıl tanırlar bilinmez. Haklarını yemeyelim, bilgiyi sözde sanata dönüştüren adamlardı bunlar.

Geçti böyle zamanlar, “Kendini bil” diyen adama kadar. Kendini bildi ama çevresini bilemedi zavallı. Suçlandı, yargılandı, zehir içmeye mahkum edildi, mezarının üstüne bir taş belki dikildi. Belki de yargılayanlar, hasımları feylosoflardı.

Ama ardında ideal bir adam bıraktı. İde dedi tutturdu, herkesin dili tutuldu. Diyaloglardan metinler oluşturdu. Mağarada gölge oyunları kurdu. Bizim Haci Cavcav görseydi, şaşar kalırdı. Yahu mağaralara kadar gitmeye ne gerek var? Biz bunu her yerde oynarız derdi. Ama onunkine felsefe denmezdi. Gariban insanlar, hiçbir şey anlamadılar ama iyi şeyler dediğine inandılar. Eh o kadar olsun, koskoca Eflatun bu! Hatta bizimkiler birinci öğretmen diye andılar onu.

Sonra daha akıllısı geldi. Gözünü göklere dikti. Gökte bir şeyler keşfetti, belki de vehmetti. Büyük istilacı İskender’i yetiştirdi, yeryüzünü ona terketti. Burada her şey fizikti, onun derdi metafizikti. Gökleri düşledi, gece rüyasında gündüz hayalinde. Her şey tanrısaldı onun yüksek evreninde. Ruhani varlıklar alanıydı orası. Dünyayı merkez ayı ölçü yaptı. Altına fizik, üstüne metafizik ismini taktı. Süfliden vazgetçi, ulvide karar kıldı. Maddeden arınmış, esîrle karılmış mücerret bir alemdi onunki. Bu Aristo bir alemdi! Gözleri kamaştıran bir sistem kurdu, üstadların üstadı diye anılır oldu. Herkesi etkiledi, bütün fikirleri tahtından etti. Ta ki, şirazenin dağıldığı günlere kadar.

Ne güzel de gidiyordu sistemi, herkesin tek gündemi. Kelamın bile gönlünü çelmişti, izdivaca razı edip halvete girmişti. Mantıktan kapı, metafizikten yapı, fizik bodrum katı… Hane mağmur, gelin mağrur. Her şeyi ele geçirmiş, kelamın özünü silip süpürmüş. Evreni iki parça etmiş, yetmiyormuş gibi insanı da bölüp parçalamış. Ruha yüklenmiş, bedeni yormuş, riyazet deyip tutturmuş, sonunda ruhu semirtmiş, bedeni kurutmuş.

“Yahu etmeyin!” diye uyarmıştı eskilerden bir kelamcı. “İnsan ruh-beden bütünü. İnsanın insanlığı bu birliktelikten ötürü. Bedeni öne çıkaranlar olurlar sürü, ruhu öne çıkaranlar şaşkınların bir türü.” Dediyse de dinletememiş. Bir başka kelamcı yine ikaz etmiş: “Etmeyin kardaşlar, şurda komşuyuz! Ayın üstünde de altında da aynı kanun geçerli. Bu kadar vehim yeterli. Tevhit var ötesi yok. Bir Allah, bir alem ve bir de kanun var. Alemi yaratan da kanunu koyan da Yüce Allah.” Dalga geçmişler. Anında felsefe düşmanı ilan etmişler.

Sonra ne oldu? Ayın üstü vehimden değil, gerçekten keşfedildi. Hatta üstüne çıkıldı bayrak dikildi. Hani nurdu, dokuzuncu felekti, çıkılmazdı? Eee… Ne diyelim? Muhtereme bilgiç ve pişkin, hem de maharetli, bütün eskileri halının altına itti. Üstüne basıp hiçbir şey olmamış gibi geçti gitti. Kelamcı kaldı ortada, boşanma gerçekleşti bir anda. Bir celsede satıldı, cascavlak ortada bırakıldı. O da yetmezmiş gibi “işte bunlar, aya çıkılmaz diyenler” diye bir de iftira atıldı.

Böyle gelindi, aydınlanmış zamanlara…

Aydınlandı insanoğlu bir anda. Aydınlık aklını başından aldı, gözünü kamaştırdı, gönlünü kararttı. Kendine döndü, bedenini gördü, ne bulduysa sürdü…

Sonra ne olduysa oldu, acayip bir özgüven buldu. Sömürü özgüveni. Birileri çıktı, protest bir çıkış sergiledi. Önce Tanrı’nın gölgesine ayar verdi. Kiliseyi bir köşeye sindirdi. Sonra Tanrı’ya ayar çekti. Adına Deizm dedi. Sonra birisi çıkıp “Öldü bu Tanrı” diye ilan etti. Bu da ateizmdi.

Yerinde dursa iyiydi, özgüven patladı gitti ve insan dünyayı istila etti. Ama onunla yetinmedi. Aya gözünü dikti, ay gibi uydular üretti, ufolar sayıklayıp uzaylılar hayal etti. Aklını aldı yükseklik, diline vurdu zevzeklik. Gurur tepelerine çıktı, değerleri çiğnedi, dengeleri yıktı… İnsanoğlu oldu ilah, teknoloji elinde silah…

Aristo bile bu kadarını düşünmemişti. En azından dünya istilasını İskender’e bırakmıştı. Bunlar dünyanın varını yoğunu çiğnediler, türleri tükettiler, insanlığı yağmalayıp haz ve hıza kurban ettiler. 

Sonunda yeni nesil felsefeler türedi: Kapitalizm, Marksizim, Komünizm, Sosyalizm, Faşizm, Nasyonalizim, Darwinizm… Ortak noktaları ve dahi özleri deizm ve ateizm. Birbiriyle geçinemediler ve kapıştılar. Dünya Savaşları namı altında tepiştiler. Milyonlarca insanın katline sebep oldular. Telef ettiler ideolojik hırs uğruna o kadar insanı, onca hayvanı, muazzam çevre mirasını. Arkalarında bıraktılar koca bir yıkıntı, zihinlere yerleştirdiler onulmaz bir sıkıntı.

Bütün bu yıkıntılar içinde varoluşunu aradı birileri. Atılmış hissetti, kendini dünyaya. Atan kim onu düşünmedi. Düşünecek vakti de yoktu.  Bütün bu yıkıntılar arasında bir an evvel olmak, varoluşunu bulmaktı bütün derdi. Ne oldu ne buldu!

Biraz rahatlayınca azıcık eline imkan geçince gene buluştu istilacıyla filozof. Birisi gaz odaları uzmanı Hitler, öteki varoluşunu onun iktidarına eklemleyen Heidegger. Biri savaş meydanlarında asıp kesen aktör, diğeri üniversite koridorlarında kasıp kavuran rektör. Ortak özellikleri, ikisi de diktatör.

Bu kaos içinde bir kısmı anarşizm sevdasına kapıldı, yetmedi hiççilik hülyasına savruldu. Bütün olanları anlamsız buldu bir başkası. “Bilmem ki nedir?” dedi durdu. Agnostik oldu.  

Bir kısmı eskilere döndü, köken sevdasına. Gene onu toprakta ve suda aradı durdu. Gitti gitti, tek hücreli bir hayvancık buldu. Sebepsiz kendiliğinden üreyen bir canlı uydurdu. Sonradan gelenler Tanrı’ya ne gerek var deyip durdu. Hani sebepsiz hiçbir şey olmazdı? Soru cevapsız kaldı. Eh, her şeye bir başlangıç lazımdı. Evrim de böylece başlatıldı.

Böylece bütün prangalardan kurtuldu modern zamane insanı. Özgür bir dünya kurdu. Frensiz ve kontrolsüz. Hemcinsine sulanmanın normal olduğu bir dünya. Ne edep kaldı ne haya. Thales hiç böyle düşünmemişti. Görseydi bunları ilk su dediği güne lanet ederdi, yerin dibine girerdi.

Olanlar oldu, yol yıprandı, yolcu yoruldu, araba yoldan çıktı. Herkesin içine bir narsist kaçtı. Her şey bana göre, herkes beni göre dedi. Olmadı hırçınlaştı, görünmek için uğraştı, hatta bütün sırlarını ortaya saçtı, yaşını gizleyip ortamdan kaçtı, rakip kalmayınca kendiyle savaştı. Her şeyi yedi tüketti ama gene açtı. O herkesi, herkes onu terketti. Kaldı kendiyle baş başa: Yalnız ve çaresiz…  

Bu muydu gelmek istediğiniz nokta ve görmek istediğiniz manzara Niyazi Bey?

Size küçük bir nasihatim var: Evi camdan olan, komşusuna taş atmasın.

Şurada, üç günlük dünyada komşuyuz da. Sana yakışıyor mu taş atmak?

Taşa, telaşa gerek yok, birlikte yaşamak için gerekçe çok… Ötesi Allah’a kalmış…

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir