Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Pazartesi, Eylül 21, 2020

İmam-Hatipler: Cumhuriyet’in Kazanımı

Hatırlarsınız. Almanya Başbakanı Hıristiyan Demokrat lider Angela Merkel Türkiye’ye gelmişti. Başbakan Tayip Erdoğan ile de görüşmüş ve başbakanın yüzüne, sanki Kasımpaşalı oymuş gibi, dobra dobra Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne istemediklerini söylemişti. Ardından bir açıklama daha gelmişti Hıristiyan Demokrat liderden: “Biz Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne istemiyoruz, ama bunun nedeni dinî değil, kültürel” demiş ve devam etmişti: “Bosna-Hersek Avrupa Birliği’ne girebilir, ama Türkiye giremez. Çünkü Bosna-Hersek kültürel olarak Avrupalı.”

Hıristiyan Demokrat liderin bu sözlerinin Türkiye’de son zamanlarda ardı ardına işlenen ve medyada yoğun şekilde yer bulan töre ve namus cinayetlerinin ardından geldiğini düşünürsek kast edilen anlamı daha iyi anlayabiliriz. Bence Bayan Merkel’in sözlerini gerçekçi ve esaslı bir şekilde düşünmeliyiz.

Kültür ve dinin birbirlerini etkiledikleri sosyolojik bir gerçek. Kültürel öğelerin oluşumunda dinin katkısını reddeden bir sosyolojik teori bugüne kadar ileri sürülmedi. Bizim gibi geleneğin kök saldığı ve de her kesimiyle muhafazakar olan bir toplum için din-kültür ilişkisinin gücü hiçbir şekilde tartışılamaz. Angela Merkel’in işaret ettiği noktanın zaman zaman tartıştığımız ve büyük bir sorun haline getirdiğimiz İmam-Hatip sorunu ile yakından ilgisi var. Çünkü konu din eğitimini doğrudan ilgilendiriyor. Töre cinayetlerine yanlış ve cahilane eğitimden kaynaklanan din anlayışının dayanak yapılabileceğini hepimiz tahmin edebiliriz. Bunun en önemli delilini de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla Diyanet İşleri Başkanı’nın yayınladığı mesajın töre ve namus cinayetlerini engellemeye yönelik dinî vurgularla dolu olmasında görebiliriz. Dolayısıyla, ne kadar inkar edilirse edilsin dinin kültürü ve geleneği oluşturduğu bir gerçek.
İşte İmam-Hatip Liseleri, dinin kültür ve geleneği doğru bir biçimde şekillendirmesi için hayata geçirilen bir projenin eseriydi. Boşluk kabul etmeyecek bir alanı doldurmak için, ama aynı zamanda modernleşme amacına yönelik bir işlevle birlikte düşünüldü. Çünkü Türkiye 80 yıl önce çağdaşlık yoluna girerken dini yok sayan bir patikayı tercih etmemişti, edemezdi de. Bu nedenle Cumhuriyet, modernite ile dini buluşturmayı hedefledi. Her ne kadar bugün Kemalizm adına bu buluşmaya itiraz edenler olsa da, tüm Osmanlı coğrafyasını askerlik yıllarından tanıyan Atatürk’ün aksini düşünmesi zaten sosyolojik olarak mümkün değildi. Atatürk ve arkadaşları bunun farkındaydılar. Zaten “Aydın din adamı” sözü o zamanlar türeyen bir kavramdı. Bu, Türkiye için doğru bir sosyal tercihti. Çünkü Türkiye dinini ve tarihsel mirasını terk edemez, bu konuda umursamaz davranamazdı. Din eğitimi bir şekilde gerçekleşecekti. Bunu devlet eliyle, kontrol altında ve modernleşme hedefine uygun bir biçimde yapmak şarttı. Verilen karar buydu. Aksi takdirde din eğitimi kendisine bir şekilde mahal bulacaktı. Tabii bu mahal derinlerde olacaktı. Kısacası İmam-Hatipler bu sosyolojik zorunluluk karşısında mecburen düşünülen bir Cumhuriyet projesiydi.

Başlangıçta kırsal kesimin sembollerini taşıyan, kırsal kesimin isteklerini tatmin eden bir mahal olarak görüldü İmam-Hatipler. Aslına bakılırsa realitedeki durum da buydu. Bayan Merkel’i yukarıda alıntıladığımız sözleri sarf etmeye iten töre cinayetlerini engellemekle bile vazifeli görmedi İmam-Hatipler kendilerini. Ama zamanla şehirli bir görüntüye büründüler. 1980’lerde dinî kültür kendisini şehirleştirmeye başladı. Başlangıçta bu pek hissedilmedi, ama 1990’larda hızlı bir süreç yaşandı. 1970’lerde sadece kırsal kesim öğrencilerini barındıran İmam-Hatiplerin kapılarından şehirliler de girip çıkmaya başlamıştı artık. Yeni bir süreç başlamıştı ve bu süreçte içerdeki kırsal kesim de şehirleşmeye başlamıştı. Aslında yaşanan süreç tüm ülkeyi kapsıyordu ve İmam-Hatipler bu sürece rahatlıkla ayak uydurabiliyorlardı.

1990’lı yıllardan itibaren İslamî kesim genel bir evrim yaşadı ve kendi modernitesini gerçekleştirdi. İmam-Hatipler de bu evrim içerisinde yerini aldı. Demokrasiyi özümsettiren ve “mürteci” suçlamalarını boşa çıkaran bir evrim süreciydi bu. Hatta bu süreçte İmam-Hatiplerin modernite ile buluşmasına karşı çıkarak onlara “Deccâl” namını lâyık gören marjinaller bile oldu. 1970’lerde, hatta 1980’lerde pop konserine katılan bir İmam-Hatipli kız, hatta erkek öğrenci görüntüsünü kim hayal edebilirdi ki? Ama bugün Haluk Levent’in rock konserinde en ön sırayı kapan, “walkman”inden Tarkan’ı eksik etmeyen İmam-Hatipli kız görüntüsü sıradan hale geldi.
Bu evrim süreci ancak sosyolojik bir gözle incelendiği zaman kavranabilir. Ama ne yazık ki ideolojik takıntılar İmam-Hatip Liseleri’nin bu evrilişini gözden kaçırmaya yetiyor. Mesela Türkiye Barolar Birliği Başkanı Avukat Özdemir Özok Danıştay’ın kuruluşunun 136. yıldönümü dolayısıyla Danıştay genel Kurulu’nda Cumhurbaşkanının da huzurunda yaptığı konuşmada büyük bir bilgi hatası sergilemişti İmam-Hatipler hakkında: “Pozitif bilimlerin temelini oluşturan mantık ve felsefenin hiç okutulmadığı bu okullardan mezun olan gençler, üniversitelere uyum konusunda büyük güçlük çekiyorlar” demişti. İmam-Hatiplerde felsefe okutulup okutulmadığını öğrenmek için Baro Başkanı minik bir araştırmayı bile çok görmüştü Danıştay gibi bir kurumun kürsüsünde hem de devlet erkanının huzurunda yapacağı konuşma metnini hazırlarken. “İmam-Hatipler aleyhine ne sallasan gider!” diye düşünmüştü herhalde. Bırakın minik bir araştırmayı, anlaşılan gazete okumuyordu, televizyon seyretmiyordu Baro Başkanı. Çünkü Başkanın konuşmasından 1 hafta önce faili meçhul bir cinayete kurban giden emekli Binbaşı İhsan Güven ile eşi Sibel Güven’in cenaze törenine ait haberler, görüntüler vardı Başkanın seyredebileceği televizyon kanallarında, gazete sayfalarında. Sibel Güven Pendik İmam-Hatip Lisesi’nde felsefe öğretmeniydi ve tabutunun başında imam-hatipli kızlar vardı.

Bugün İslam dünyasının önünde tek bir yol gözüküyor: 2M’yi buluşturmak. Mekke ve Makine. Mekke dini, Makine ise modernleşmeyi simgeliyor. İslam dünyasının önemli bir kısmı bu ikisini buluşturmak bir yana, modernleşmeyi dinin karşıtı bir olgu olarak görüyor. Türkiye ise bu konuda moda tabirle “çağdaş kazanımlar” sağlamış vaziyette. Zaten sürekli tekrarladığımız “Türkiye İslam dünyasının Batı’ya açılan kapısı” veya “Türkiye’nin laik yapısı İslam dünyası için bir model” şeklindeki sözler referanslarını Mekke ile Makineyi buluşturan bu kazanımlardan almıyor mu?
Eğer, “İmam-Hatipleri kapatalım!” veya “İmam-Hatipler arka bahçemizdir!” gibi politik çerçeveden sıyrılarak, tarafsız bir değerlendirmede bulunursak, bu okulların 2M hedefini gerçekleştirdiğini görürüz. Zaten çocuklarını bu okullara gönderen anne-babaların hedefi de 2M’dir. Bu okulların gözlenen eksiklikleri ise eğitim sistemimizin genel aksaklıklarından öte bir şey değildir.

Olayı bu çerçevede değerlendirdiğimizde İmam Hatipler din ile moderniteyi buluşturan bir kimliğe sahiptirler. Cumhuriyetin ana yörüngesinde yer almaktadırlar. Cumhuriyetin bir kazanımıdırlar. Bu yörüngede İmam-Hatiplere yer vermemek ya Cumhuriyeti anlamamak ya da Türkiye’yi Afganistan seviyesine layık görmektir. Türkiye, İmam-Hatiplerin varlığıyla değil, yokluğuyla Afganistan olur. Dolayısıyla, Cumhuriyet bindiği dalı kesemez, kesmemelidir…

Ali Köse, “Enteller Aleykümselam Der mi” kitabından, sayfa 127-130, Mayıs 2004

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir