Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Perşembe, Ekim 15, 2020

En Dindar Olanlar Dini En Az Bilenler Midir?

Geçen gün bir arkadaş, “en iyi dindarlar, dini en az bilenlerdir” şeklinde bir ifade kullanmıştı. Bu ifadeyi, tabi ki ilk defa bu arkadaştan duymuyoruz; zaman zaman başkaları da kullanmaktadır.
Peki, bu fikir nereden çıktı, neden kaynaklanmaktadır?
Baktığımızda, daha çok İlahiyat diplomasına sahip olanların ibadetlere (ritüellere) karşı lakayt davrandıkları görüldüğünde bazı kişilerin bu fikre (kanaata) vardıkları görülmektedir.

Bazı kimseler, “İlahiyatçılar (dini bilenler) eğer böyle lakayt davranıyorlarsa, az bilip onunla amel etmek daha iyidir” diyebilmektedirler.
Yine, ileri derecede üretilen fikirlerden bir şey anlamayanların veya fikirlerin karmaşalığından dolayı işin içinden çıkamayanların bu fikre (kanaata) vardıkları görülmektedir.

Bazı kimseler, “İlahiyatçılar (dini bilenler) eğer böyle lakayt davranıyorlarsa, az bilip onunla amel etmek daha iyidir” diyebilmektedirler.
Bazı kimseler, “genellikle çok bilenler sapıtıyor, şeytan da çok biliyordu; ama amel etmiyordu” derken, bazıları da “benim ninemin itikadı İlahiyat profesöründen daha güçlüdür” diyerek, az bilmenin daha kıymetli olduğunu söylemektedirler.

Toplumda zaman zaman bu ve benzer ifadelere –kanaatlere- rastlamak mümkündür. Peki işin doğrusu nedir? Gerçekten en iyi dindarlar, dini en az bilen kimseler midir?

Önce şu soruyu sormak lazım: Dindar kimdir, dindarlık ne demektir?
Dindar, din (Arapça) ve dar (Farsça) kelimelerinden meydana gelen bir isimdir. Dindar, dini benimseyen ve dine sahip olan kimse demektir. Halk arasında “dindar” kelimesi “iyi Müslüman” anlamında kullanılmaktadır; ancak halkın “dindar” olarak gördüğü birinin, iyi bir Müslüman olduğu kanaatinde değilim; çünkü bu kanaat, bilimsel ve objektif değildir.

Halk arasında dindarlığın ölçüsü, genellikle namaz, oruç, hac, umre, salavat, tesbihat gibi Allah’a yönelik aktivitelerin çokluğu olarak kabul edilmektedir. Oysaki asıl dindarlık; ilim, tevhit, adalet, hakkaniyet, emniyet, emanet, üretim, liyakat, şefkat, merhamet, infak, cömertlik gibi aktivitelere sahip olmakla kazanılır. Dolayısıyla bilgi/ilim olmadan neyin iyi ve faydalı, neyin de kötü ve zararlı olduğunu bilmek mümkün değildir.

Toplumun din bilgisi ve din anlayışına baktığımızda, dinin öğretilerine uygun olmayan onlarca “dindarlık” biçimlerini görmekteyiz. Çoğu, Allah’ın gösterdiği yoldan uzak başka yollara saptıkları görülmektedir. Dolayısıyla bilgi/ilim olmadan din adına pek çok yanlış aktiviteler yapmak mümkündür. Nitekim müşrikler putları Allah’a ulaşmada aracı yaparken iyi niyetli idiler; ancak iyi niyet onları kurtarmadı. Onun için doğru bilgi olmadan doğru dindarlık olmaz; “iyi dindar” olunamaz.

İlim olmadan iyi bir dindarlık olmadığı için Kerîm olan Kitabımızda, yüzlerce ayette ilime/bilmeye atıf yapılmaktadır. Bu da bilginin ve bilme faaliyetinin Kur’ân mesajı bakımından ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.

Allah Kur’an’da, bilenlerle bilmeyenlerin kesinlikle bir olmayacağını, kendi hakikatlerini kavrayanların ve kendisine hakkıyla saygı duyanların ancak âlimler olduğunu, dolayısıyla bilmeyenlerin zikir ehline (ilim ehline, âlimlere) sorması gerektiğini vurgulamıştır.

Yine Allah, ilimi dikkate almayıp zanlarıyla hareket edenleri ve bilgisizce tartışanları uyarırken, kendilerine ilim verilenlerin ve ilimde derinleşenlerin derecelerini yükselttiğini belirtmektedir.
Ayrıca Kur’an, bilgisizce hareket edenleri “câhiliye” olarak nitelerken, buna karşılık “Rabbim, ilmimi arttır!” diye Allah’a yakarmamızı öğütlemektedir.
Nebi as da ilmin önemini “alimler peygamberlerin vârisleridir” sözüyle belirtmişti.

Konuyu uzatmadan özetlersek, bilmemiz gereken birinci husus şudur ki takva temelinde nitelikli bir dindarlık istiyorsak, mutlaka bilgiyle (ilmle/bilimle) hareket etmemiz lazımdır. Yanlış veya eksik bilgiye dayanan bir dindarlık, İslâm’ın kabul ettiği bir dindarlık biçimi değildir.

İkinci husus da neye inandığımızı, ifa ettiğimiz ibadetlerin ne anlama geldiğini mutlaka bilmemiz gerekir; zira “bilmeyen insan” yanlış bir dindarlık sürdürebilir; hatta inancın temel kaide ve prensiplerinin dışına çıkabilir.

Üçüncü bir husus da bilmek yetmez, bilgiyle birlikte mutlaka niyet, ihlas, sadakat, sevgi, samimiyet, teslimiyet, fedekarlık şarttır. Yani hem duygusal anlamda, hem de sosyal anlamda bilgi ve ahlâka dayanarak sürdürülen bir dindarlık, hakiki dindarlıktır.

Dördüncü husus, dindarlığı “dini darlık” (bağnazlık, taassup, taklitçilik vs) olarak değil, aksine “dini bilgelik” olarak görmek gerekir. Onun için Kur’an hakikatlerine göre hareket ederek, Rabbimize, kendimize, bütün insanlara ve bütün evrene karşı dürüst, âdil, ahlâklı ve samimi olmak, kibir ve husumetten, başkasını aşağı, hor ve hakir görmekten uzak durmak zorundayız.

Konuyu bir hikaye ile bitirelim:
Yaramazın biri, zamanında bir arkadaşına Arapça şöyle bir dua (!) öğretir: (Soldan sağa oku) كبيرًا جبل قمة على كبيرًا دبًا اجعلني ربي
“Allah’ım, beni büyük bir dağın başında büyük bir AYI yap!” Adamcağız, bunu güzel bir dua (!) olarak yıllarca okuyor. Taki biri kendisini uyarana kadar.

Selam ve muhabbetlerimle…

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir