Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Pazartesi, Ekim 26, 2020

Devletin Bekası Ancak Adaletle Sağlanır


Adalet, hakkı gözetip koruyarak kimseye zarar vermemektir.
Adalet, haklı ile haksızı birbirinden ayırarak herkese hakkını vermektir.
Adalet her insan için hayattır, yaşam sigortasıdır.
Adalet, insan onurunun ve mülkün temelidir.
Adalet, kişilerin haklarını ve şerefini koruyan en yüksek erdemdir.
Adaletin hüküm sürdüğü toplumlarda insanlar kendilerini güvende hissederler, güven ve huzur içinde yaşarlar. Adaletin olmadığı toplumlarda ise insanlar mutsuz ve huzursuzdurlar.

Adalet ölçüsü kişilere göre değişse de aslolan, ilahi adalettir. Yani Allah’ın istediği adalettir. Allah’ın belirlediği hükümlere, haklara ve paylaşımlara uymaktır; onu da din belirler.
Din, insanlık için en temel gereksinimdir. O da ancak tevhit ve adalet ile ayakta kalır. Tevhit korunmazsa inanç yok olur; adalet korunmazsa hayat/yaşam felç olur. Biri zedelenirse, diğeri işlevsiz kalır. Bu iki temel kural işlevsiz kalırsa, diğer ibadetlerin bir anlamı olmaz; onlar sadece gösterişten ibaret kalır.
Bilindiği gibi, Allah’ın ibadetlerimize ihtiyacı yoktur. İbadetlerin asıl maksadı, insanlar arası ilişkileri olumlu yönde düzenlemektir. Aksi halde boş çabadır.

Adaleti birinci derecede sağlayacak olan devlettir; çünkü devlet, her türlü imkanlara ve güce sahiptir. Devlet, adeta Tanrının yeryüzündeki eli koludur. Allah’ın istediği adaleti ancak devlet sağlayabilir. Vatandaş devletini kurarak ve vergisini vererek kendisini her konuda devletin güvencesine bırakır.

Devlet adaleti sağlamak zorundadır. Kısasın intikama dönüşmemesi için, devletin suçluyu bulup cezalandırması zorunludur. Devlet adaleti sağlamazsa, kişiler haklarını kendileri almaya kalkışırlar ki o zaman ülkede eşkıyalık, çetecilik, aşiretçilik, kabilecilik, kavmiyetçilik hüküm sürer ve büsbütün anarşi hakim olur. Onun için bir anlamda devletin dini, imanı ve varoluşu ADALET’tir. Devlet, yasalarıyla, kararnameleriyle, yönetmelikleriyle ve daha önemlisi uygulamalarıyla mutlak surette adaleti sağlamak zorundadır.

Adaletle hükmetmek, emanetleri yerine getirmekle mümkün olur. Özellikle ehliyet ve liyakat bu konuda devreye girer. Her insan kendine nelerin emanet ettiğini bihakkın bilmeli ve gereğini yerine getirmelidir. Emaneti yerine getirmemekle işlediğiniz her günah, Allah’ın emanetine sadakatsizliktir; zira “Allah, size emanetleri ehline vermeyi ve insanlar arasında hüküm verirken adaletle hükmetmenizi emretmektedir…” (Nisa 58)

Adalet denilince elbette sosyal, siyasal, ekonomik, eğitim gibi pek çok alan akla gelmektedir; ancak adaleti ayakta tutan iki önemli alan (ayak) vardır: Bunlardan biri yargı (suç-ceza), diğeri de aş-iştir.
Bir ülkede sağlıklı bir yargılama yapılıyorsa, adil bir ceza uygulanıyorsa, vatandaşlar aş-iş konusunda bir haksızlığa uğramıyorlarsa, o ülke nisbeten adil bir sisteme sahip demektir.

Yargı adil olursa insanlar güven içerisinde yaşarlar. Onun için devlet, önce adil yasalar çıkartmalı, ardından adil yargıçlar yetiştirmelidir. Suç işleyen kim olursa olsun, suçun ağırlığına göre adil ve caydırıcı cezalar verilerek suçlar sonlandırılmalı veya en aza indirilmelidir.

İlahi adalet, suçlara yönelik adil bir karşılık istemektedir: “Ey inananlar! Cinayetlerde size kısas –adil bir karşılık- farz kılındı. Hüre karşılık hür, köleye karşılık köle, kadına karşılık kadın…” (Bakara 178)
Bir başka ilahi hüküm “kısasta sizin için hayat vardır” demektedir. Bu temel ilke, cezalarda denkliğin, adil bir karşılığın olmasını gerektirir.

Adaletin tecelli etmesi için, suçlara karşı mutlaka “kısas”, yani adil yargılama olmalıdır. Onun için suç işleyen kim olursa olsun, hangi suçu işlerse işlesin, mutlaka cezalandırılmalıdır. Onun yerine başkasını –kardeşini, anasını, babasını, oğlunu vs.- cezalandıramazsınız.

Daha önemlisi, devlet asla haksızlığa uğramış birinin yerine kendini koyarak suçluyu af edemez. Böyle bir yetkisi yoktur. Af yetkisini Allah, tamamen haksızlığa uğramış olana vermektedir. Dolayısıyla devlet bu konuda kendisini yetkili görüp suçluyu af ederse, bu büyük bir haksızlık ve zulüm olur.

Devlet, ancak kendisine karşı işlenen suçları af edebilir ki böyle bir suç var mıdır, o da tartışılmalıdır; zira kasten ve haksız yere bir insanı öldürmek, bütün insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. “Terör” diye nitelendirilen suçlar, her ne kadar devlete karşı işlenmiş deniliyorsa da esasen bütün insanlığa karşı işlenmiş demektir.

Kabul etmek gerekir ki Türkiye’de yargılama konusunda hem yasal, hem de uygulama olarak çok eksiklikler vardır. Dolayısıyla vatandaşlar güven içerisinde değillerdir. Her gün haberlerde öldürme, yaralama, taciz, hırsızlık, gasp, çetecilik, tefecilik gibi onlarca suçun işlendiğini duymaktayız; ama “kısas/adil bir karşılığın genellikle verilmediğini görmekteyiz.
Mesela, adam cinayet işliyor; adil bir yargılamaya göre kısas uygulanması, yani onun da öldürülmesi gerekiyor; ama birkaç yıl yattıktan sonra serbest bırakılıyor ve tekrar başka bir cinayet işliyor.

Yahut yaralama, dövme, taciz, hırsızlık, gasp zina, gibi insanların huzurunu alt üst eden fiiller işleniyor; ama verilen cezalar hiç caydırıcı değildir; ya karakolda serbest bırakılıyor, ya da kısa süreli bir ceza ile geçiştiriliyor. Onun için de suçlar azalmıyor, artıyor. Halbuki yaralama, dövme, hırsızlık, gasp gibi suç işleyenlere ağır cezalar verilmiş olsaydı, -mesela, birinin çantasını gasp eden kişiye on yıl ceza verilmiş olsaydı- suçlar sıfırlanmamış olsa bile çok aza inmiş olacak ve toplum başı dik, huzur ve güven içerisinde yaşamış olacaktı. Hiç kimse bir başkasına zarar vermeye yeltenmezdi. İşte, devletten beklenen budur.

Yukarıda adaletin iki önemli ayağı var demiştik. Yargılamadan sonra ikinci ayağı da “sosyal adaleti gözetmek”tir.
Sosyal adaleti gözetmek demek, toplumun bütün bireylerine her alanda adil davranmak demektir.
Devlet vatandaştan alırken ve verirken hakkaniyeti gözetmelidir. Denkleştirirken ve paylaştırırken titiz davranmalıdır. Özellikle istihdam (aş, iş) alanında hakkı gözeterek adaleti sağlamalıdır. Çalışanların görevlerine/sorumluluklarına göre maaş, ikramiye ve tazminat vermelidir. “Eşit işe, eşit ücret” ödemelidir. Aynı işi yapanlardan birine asgari ücret, diğerine iki kat para vermemelidir. Tutarlı olması gerekir.

Mesela, fakültenin birinde bir hoca, haftada 8 saat x dersini vererek aylık 15 bin tl alırken, aynı işi M. Eğitimde 20 saat vererek 5 bin lira almaktadır; bu adalet değil, zulümdür.

Yahut Milli Eğitimde bir öğretmen haftada 5-6 saat, diğeri 25 saat ders verip aynı maaşı alıyorsa, bu adalet değil, zulümdür.

Elazığ’da depremden dolayı, devlet kendi memurlarına 700X6= 4200 tl verdi. Sanırım tekrar uzatma yoluna da gitti. Bazı STK’lar da destekledi. Halbuki bu para depremde hiçbir zarar görmeyen ve ayda düzenli maaş alan (5, 10, 15 bin gibi) kimselere değil, depremde zarar gören ve düzenli bir geliri olmayanlara verilmeliydi. Basit gibi görünse de büyük bir haksızlıktı.
Hak ve adalet konusunda her alanda yüzlerce örnek verilebilir. Konuyu uzatmamak adına sonlandırıyorum. Yetkililerin bu adaletsizlikleri bir an önce görerek gerekeni yapmalarını umuyorum.

Devlet yetkilileri devletin BEKA’sını istiyorsa, mutlak surette ilahi adaleti gözetmelidirler. Bilsinler ki devlet, adaletsizlikten yıkılır.

NOT: Adaletle ilgili sadece devlete düşeni hatırlatmaya çalıştım. Elbette bireysel olarak da her birimizin üzerine düşecek çok görevler vardır.

“Ey inananlar! Kendinizin, ebeveynizin ve diğer akrabanızın aleyhinde de olsa, Allah için hakka şahitlik ederek her zaman adaletli davranın…” Nisa 135)
“Allah için adaleti elden bırakmayın. Birilerine olan öfkeniz, sakın sizi adaletten uzaklaştırmasın. Adil olun; zira adalete bağlılığınız, Allah’a kulluktaki dürüstlüğünüzü gösterir…” (Maide 8)

Selam ve muhabbetlerimle…

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir