Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Salı, Eylül 22, 2020

Yerli Oryantalistlere!

Peygamber Efendimiz 571 yılında dünyaya teşrif buyurmuş ve 610 yılında kendisine peygamberlik görevi verilmiştir. Bu görevin yaklaşık 13 yıl kadarını (610-622) Mekke’de, 10 yıl kadarını da Medine’de (622-632) ifa etmiştir. 632 yılında vefat etmiştir. Allah’ın emri üzerine iman edenlerin hayatlarının uzunluk,[1] genişlik[2] ve derinlik boyutlarında[3] tek örnektir. Rabbimiz, Resulullah’ı sevmekle Allah Teâlâ’yı sevmek arasındaki ilişkiye şu ayetle atıfta bulunmuştur: “قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ” “(Ey Muhammed! Allah’ı sevdiğini iddia eden ve O’nun sevgisini kazanmak isteyen kimselere) de ki: “Eğer siz gerçekten de Allah’ı seviyorsanız, Allah’ın emirlerini size ileten bir elçi olarak bana ve bana indirilen Kur’an’a uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah, (pişmanlıkla tövbe edildiği takdirde, en büyük günahları bile) bağışlayandır, merhamet edendir.”[4] Ayet açıkça Allah Teâlâ’yı sevme iddiasının Hz. Peygamber Efendimizi sevmekle mukayyet olduğunu haber vermektedir. Ayete göre ilahi sevginin bedeli Hz. Peygamber’e ittibadan; onun yolunu izlemekten geçer. Sünnete uymayan bir kimsenin sevgisi yalandır. Bu bağlamda Ahzab suresinin şu ayetini de çok manidar buluyoruz: “وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْرًا اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْۜ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُب۪ينًا” “Allah ve (O’nun emirlerini sizlere ulaştıran) Elçisi herhangi bir konuda kesin ve bağlayıcı bir hüküm vermişse, artık inanan bir erkek ve kadının, kendi görüşüne dayanarak aksi yönde bir tercihte bulunması kesinlikle söz konusu olamaz! Şunu iyi bilin ki her kim kendisinde böyle bir hak görerek Allah’a ve Elçisine başkaldıracak olursa, muhakkak apaçık bir sapıklığa düşmüş demektir!”[5] Müslümanlar herhangi bir konuda ihtilafa düşecek olurlarsa çözüm yolunda takip etmeleri gereken usül/metot ayette şöyle sıralanmıştır: “يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَاُو۬لِي الْاَمْرِ مِنْكُمْۚ فَاِنْ تَنَازَعْتُمْ ف۪ي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ اِلَى اللّٰهِ وَالرَّسُولِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ ذٰلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَأْو۪يلً” “Ey iman edenler! Allah’a (kayıtsız şartsız) itaat edin, (O’nun buyruklarını size ileten bir elçi olarak) Peygambere (de kayıtsız şartsız) itaat edin; bir de, (Kur’an ve Sünnete aykırı hüküm vermedikleri sürece) sizin gibi müminlerden olan (ve bu iki kaynak tarafından) yetki sahibi kılınan kimselere, (yani Müslüman ve âdil yöneticilere, İslâm âlimlerine itaat edin! Fakat onlara itaat, Allah’a ve Peygambere itaat gibi kayıtsız şartsız olmamalıdır.) Şayet (böyle, sizden bir şeyler isteyen, size yaşantınızla ilgili emirler veren insanlarla) herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz —eğer Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız— o anlaşmazlık konusunu Allah’a ve Peygambere danışmalısınız. (Yani, yöneteni-yönetileniyle, âlimi-cahiliyle, kadını-erkeğiyle ey müminler! Hayat programınızla ilgili, sizi yöneten idarecilerle, size dininizi öğreten âlimlerle, ailenizin bir ferdiyle veya diğer insanlarla her hangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, çözüm için Allah’ın kitabına, yani Kur’an’a ve Peygamberin Allah’tan aldığı diğer talimatlara, yani Sünnete başvurmalısınız. Bunu yapmak için de, —en azından ortaya konan delilleri anlayabilecek düzeyde— Kur’an ve Sünnet bilgisine sahip olmanız gerekmektedir. Eğer anlaşmazlığın çözümüyle ilgili Kur’an ve Sünnette açık bir hüküm bulamazsanız, bu iki kaynağın temel prensipleri çerçevesinde anlaşacağınız çözümler üretmelisiniz.)
İşte bu, sizin için en hayırlı ve sonuç itibariyle en güzel davranış şeklidir.” [6] Bu ve benzeri ayetlerden örnekleri çoğaltmak mümkündür. Hadisleri konulu bir çalışmaya tabi tutarsak, Resulullah’ın temsilini muhtevi yüzlerce hadis bulmak mümkündür.

Hz. Peygamber’in(s.a.v), hangi görevlerin icrası için gönderildiğine dair ayetlerden mülhem hacimli çalışmaların olduğunu ilim ehli bilir. Kur’an ehli bu görevleri ayetlerin yerlerini göstererek ispat eder. Hakikat böyle olmasına rağmen dilden ve dinden nasibi olmayanlar bazen ilahiyatçı, bazen de araştırmacı gibi unvanlarla Hz. Peygamber hakkında algılar oluşturmak istemektedirler. Bunlar en hafif ifadeyle “kâfir sevicilerdir.” Amaç Resulullah’ı hayatın genişlik alanından çıkarmak ve Müslümanları dünya sistemine kolayca entegre etmektir. Adı Müslüman ama kâfirler gibi düşünen ve onlar gibi yaşamayı gaye edinen hastalıklı bir toplum inşa etmektir. Aynı gaye oryantalistlerde de vardır. Oryantalistlerin yazdıkları İslâm Tarihleri, ansiklopedi maddeleri, sahabe biyografileri bunun kanıtıdır. Bunların çoğu tercüme yoluyla dilimize kazandırılmıştır. Hatta onların ektiği fitnelerden dolayı Hadis, tefsir ve fıkıh ilimlerinin direkleri yıkılmaya çalışılmış; Ebu Hureyre, Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Mesud düşmanlığı yaygınlaştırılmak istenmiştir. Sonunda; Allah’ından, Kitabından, Peygamberinden, dininden, ulemadan ve değerlerinden şüphe eden ve akabinde reddeden Müslümanların(!) sayısını çoğaltmak. Kitlesel irtidatlara zemin hazırlamak gayesi güdülmektedir. Bu vahim durum gerçekleştiği andan itibaren İslâm, Batı medeniyetinin ve düşüncesinin yegane alternatifi olmaktan çıkartılmış olacaktır.

Yukarıda saymış olduğumuz yıkıcı fikirlerin tahakkuku için yüz yıllardır çalışmalar yapılmaktadır. Daha hayatta iken Resulullah’ın ailesine ve namusuna iftira eden Abdullah b. Übeyy adlı münafığın nesli, çalışmalarını devam ettirmektedir. Rabbimiz, Peygamberini Nur suresinde aklamışken[7] kâfirler nasıl boş durmadıysa, günümüzde de Resulullah’ın ailesi ve arkadaşlarının evlilikleri üzerinden aynı kâfir söylemi tarafından, Hz. Peygamber ve sahabesi hakkında da skandalların cereyan ettiği bir algı oluşturulmak istenmektedir. Bu söylem sahiplerinin o günkü kültür ve coğrafya bilgisinden nasip almadıkları malum olduğu gibi, rasyonalist bir yaklaşımla sözde masumiyet adına Peygamber ve arkadaşlarına karşı bir nefret dili oluşturmaktadırlar. Okuyucuları ve takipçileri ise bu zevatın egolarını okşayarak her gün dinden uzaklaşmaktadırlar. Hâlbuki bu kişiler İslâm’ın hakkında cahil ifadeler kullanmak yerine, gerçekleri söyleyecek olsalar, kendilerini pohpohlayan bu güruhtan kimse etraflarında kalmayacaktır. Burada şu hususu da belirtmek isteriz, bu kâfir sevicilerin etrafında İslâm hakkında derin araştırmaları ve çalışması olan hiçbir âlim yoktur. Âlimlerin yokluğu, din düşmanlarına serbest iftira ve yalan alanları doğurmaktadır.

Meşhur kâfir sevicilerden birisi, eleştirisine Resulullah’ın evliliği ile başlamıştır. Kendince eleştiri saydığı şeyleri uluorta paylaşarak epey din düşmanı türetmiştir. İslam’a “Arap âdeti” diye bakan bu güruh dine olan tepkilerini perçinlemişlerdir. Unutulmamalı ki Peygamber Efendimiz, hayatının 25 yaşından 53 yaşına kadar ki sürecini tek eşli olarak geçirmiştir. Geride kalan yıllardaki evliliklerini tebliğ amaçlı ve siyasi gayelerle yapmıştır. Bu evliliklerin, sosyal içerikli amaçları vardır. Bununla ilgili onlarca tez çalışması yapılmıştır. Resulullah’ın yaptığı evliliklerin tek tek fıkhı yapılmıştır. Bu evlilikler içerisinde Hz. Hatice annemizden sonra dinimize en yararlı çalışmaları Hz. Ayşe annemiz yapmıştır. O, Resulullah’ın nebevi mirasını/ilmini ümmetin hanımlarına taşımakta tam bir köprü olmuştur. Onun vasıtasıyla ilimden kadınlar da gereken nasiplerini almışlardır. Yaşıyla ilgili hesaplamayı ulema, ablası Hz. Esma üzerinden yapmışlar ve evlendiğinde 17 veya 18 yaşında olduğunu ispat etmişlerdir. Tarihçilerin beyanına göre, Peygamber Efendimiz vefat ettiğinde Hz. Ayşe 27 veya 28 yaşındaydı. Onun fıkha, hadise, tefsire, dile, tıbba vakıf oluşu ilim ehlince malumdur. Bu evlilik sayesinde İslâm toplumunda onlarca âlim yetişmiştir. Resulullah Efendimiz’in Hz. Ömer’in kızı Hafsa ile evlenmesi ise toplumdaki savaşlara bağlı artan dulluk oranlarını azaltarak ahlaki bir çözülmeyi önlemeye yöneliktir. Bunu diğer Müslümanlar da yapmışlar ve yetimlere hem baba, hem de mürebbi olmuşlardır. Bu sosyal uygulamadan mahrum olan Batı’ya birinci ve ikinci dünya savaşlarının getirdiği ahlaki yıkım hâlâ tedavi edilememiştir. Bu geçici bir tedavi yöntemidir. Zaruret durumunda devreye sokulur. Peygamber’i böyle seviyesiz üslupla eleştirenlerin esas amacı onu örnek olmaktan çıkararak toplumu modelsiz bırakmaktır. Müslümanlar için bu durum bir yıkımdır. Allah’ın örnek gösterdiğini[8] yıpratmaktan dine karşı daha büyük ihanet olabilir mi? Resulullah’ın evlilikleri ciddi bir tenkit malzemesi olsaydı, bu eleştiriyi kâfir sevicilerin başı olan en büyük kâfir Ebu Cehil herkesten önce diline dolardı. Bu alanla ilgili bu Cehil’in bile tek sözü nakledilmemiştir. Kim bilir belki de bu işi modern dönemlerdeki uşaklarına bırakmıştır.

Hayatın akışı içerisinde bekâr olan Hz. Osman’ın, Hz. Peygamber’in kızıyla evlenmek istemesinden daha doğal bir şey var mıdır? Hz. Osman’ın Resulullah’tan isteyip evlendiği Hz. Rukıyye bt. Hz. Muhammed’i kısaca tanıyalım. Hicretten yirmi yıl önce Mekke’de doğdu. Resûl-i Ekrem’in Hz. Hatice’den doğan çocuklarının üçüncüsüdür. Annesi ve kız kardeşleriyle birlikte Müslüman oldu. Rukıyye nübüvvetten önce Ebû Leheb’in oğlu Utbe ile kardeşi Ümmü Külsûm de diğer oğlu Uteybe ile nikâhlandı. Zehebî bu nikâhın hicretten evvel olduğunu kaydeder. Henüz düğünleri yapılmadan Leheb sûresinin nâzil olması üzerine Ebû Leheb ve karısı Resûlullah’ın kızlarını boşattı; esasen bunu Resûlullah ve Rukıyye de istemişti (Taberânî, XXII, 434). Rukıyye daha sonra Hz. Osman ile evlendi. Müslümanların Mekke’de dinlerini yaşamaları zorlaşınca Resûl-i Ekrem, Osman ile kızına Habeşistan’a hicret etmelerini tavsiye etti, onlar da nübüvvetin 5. yılının Receb ayında (Nisan 615) ilk kafileyle birlikte Habeşistan’a gittiler. Hz. Peygamber bu hicretlerine temasla, “Onlar, Lût’tan -ve İbrâhim’den- sonra ailesiyle birlikte Allah’a ilk hicret edenlerdir” buyurdu (Taberânî, I, 90; Hâkim, IV, 51). Hz. Osman ile Rukıyye, Resûl-i Ekrem henüz Mekke’de iken Habeşistan’dan döndüler ve ardından Medine’ye hicret ettiler.

Rukıyye, Hz. Peygamber’in Bedir Gazvesi’ne hazırlandığı günlerde kızamığa yakalandı. Hastalığı ağırlaşınca Resûl-i Ekrem, Hz. Osman’a eşinin yanında kalmasını söyledi, o da bu yüzden Bedir Gazvesi’ne katılamadı. Savaşın yapıldığı sırada hicretin on yedinci (veya on dokuzuncu) ayında ramazanın son on günü içinde (Mart 624) yirmi iki yaşında Medine’de vefat eden[9] Rukıyye’nin cenazesini Ümmü Eymen yıkadı, cenaze namazını Hz. Osman kıldırdı. Medine’ye Bedir zaferinin müjdesi geldiğinde Rukıyye Bakī‘ Mezarlığı’na defnedilmekteydi. Bu sebeple Resûl-i Ekrem onun cenazesinde bulunamadı. Resûlullah’ın Rukıyye’nin cenazesine yetiştiğine dair rivayetlerin (Müsned, III, 229, 270; Hâkim, IV, 51)[10] Hz. Rukıyye’nin vefatından sonra Hz. Osman, Hz. Peygamber’in diğer kızı Hz. Ümmügülsüm’e talip olmuş ve Peygamber Efendimiz de bu evliliğe muvafakat etmiştir. Zira Hz. Peygamber, Hz. Osman’ın damatlığından ve nezaketinden çok memnundu.[11] Bu tip evlilikler günümüzde de yaygındır. Hz. Ümmügülsüm’ü kısaca tanıyalım. 605 ile 610 yılları arasında Mekke’de doğdu. Zeyneb ve Rukıyye’den sonra Resûl-i Ekrem’in üçüncü kızı olup annesi Hz. Hatice’dir. Asıl isminin Ümeyye (Hâkim, IV, 48) veya Âmine (M. Hüseyn el-Hâirî, I, 298) olduğu belirtilmiştir. Çocuğu bulunmadığı halde niçin Ümmü Külsûm şeklinde anıldığı bilinmemektedir. Ümmü Külsûm nübüvvetten önce Ebû Leheb’in oğlu Uteybe, ablası Rukıyye de Uteybe’nin ağabeyi Utbe ile nikâhlı idi. Ancak Tebbet sûresi nâzil olunca taraflar bu nikâhtan vazgeçti. Ardından Rukıyye Hz. Osman ile evlendi ve 2 yılında (624) vefat etti. Hz. Osman eşinin vefatına ve Hz. Peygamber’le akrabalık bağının kesilmesine çok üzülmüştü. Resûl-i Ekrem 3. yılda (624) Ümmü Külsûm’ü onunla evlendirdi ve bu evliliği aldığı vahiy üzerine gerçekleştirdiğini belirtti (Belâzürî, I, 401-402; Hâkim, IV, 49).[12] Durum böyleyken isimler alt alta getirilerek niçin bu evlilikler hakkında sansasyon uyandırılmak istenmiş anlamak mümkün değildir.

Hz. Fatıma’nın evliliğinde eleştirilecek ne var? Peygamber’in terbiyesinde yetişen Hz. Ali, evlilik talebini Peygamber Efendimize arz ediyor, Resulullah da bu izdivaca muvafakat buyuruyor. Bedir savaşının olduğu yıl Hz. Ali ile evlenmiştir. Vefat ettiğinde 25 veya 29 yaşında olduğu söylenmektedir.[13] Bedir savaşı 624 yılında olduğuna göre, Hz. Fatıma annemiz evlendiğinde 17 yaşındadır. Bu hesaplama vefat tarihini 25 yaş olarak aldığımız zamana göredir. Şayet annemiz 29 yaşında vefat ettiyse evlendiğinde 20 veya 21 yaşındadır. Hz. Ali ise22-23 yaşlarındadır. İlimden nasipsiz art niyetli araştırma(!) yapanlar burada neye takıldılar acaba?

Hz. Fatıma’nın kızı Ümmügülsüm ile Hz. Ömer’in evliliğine ayrı bir bahis açmak gerekir. Ümmügüğlsüm, evlendikten sonra çocuk dünyaya getirdiyse demek ki yaş olarak evliliğe müsaittir. Modern zamanlardan geçmişi okumak doğru bir tarih okuyuculuğu asla değildir. Zaman kendisi içerisinde değerlendirilir. Bu evliliğin gerçekleşmesinde Hz. Ömer’in Resulullah’a akraba olma arzusu baskındır. Hz. Ömer, Ehl-i beytin içine girerek manevî yönden faydalanmayı amaçlamıştır. Zaten bunu kendisi de ifade etmiştir. Onun şehvet düşkünü biri olmadığını herkes bilmektedir. Ayrıca iddia edildiği gibi, evliliğe icazet veren de Hz. Peygamber değildir. Hz. Peygamber(sa.v.) bu evlilikten yıllarca önce vefat etmiştir. Hz. Ali, bu evliliği eşi Hz. Fatıma’nn vefatından sonra onaylamıştır. Hz. Ümmügülsüm’ün genç yaştaki vefatını, erken evlenmesiyle ilgilendirmek bizce hatalıdır. Hz. Ümmügülsüm, genç yaşta kocası Hz. Ömer’in şehadetine, Sıffin ve Cemel vakalarına, babasının hunharca katledilmesine, ağabeyi Hasan’ın zehirlenmesine, Hz. Hüseyin ve ailesinden 72 kişinin Kerbela’da topluca öldürülmelerine şahit olmuştur. Bu acılara hangi can dayanır? Üzüntüler ve katliamlara şahitlikle geçen ömür nasıl bereketli olur? Olaya buradan bakmasını bilemeyen kâfir seviciler, meseleyi vicdanları istismar edecek yöntemlerle açıklamayı tercih etmişlerdir.

Sözün özü: Hz. Muhammed (s.a.v.), insan bir peygamber olarak toplum içerisinde eşleriyle, çocuklarıyla, komşularıyla, kazanmasıyla, tüketmesiyle, ibadetleriyle, ahlakıyla, savaşları ve barışıyla, ilmi yönüyle, eğitim faaliyetleriyle, askerî ve siyasi çabalarıyla; hayatın genişlik alanında hiçbir boşluk bırakmaksızın bir ömür sürmüştür. Hangi meslekten ve hangi milletten olursa olsun, Resulullahın hayatında herkes için örnekler vardır. İslâm’ı iyi anlama, kavrama ve yaşama noktasında, onun hayat tarzını ve sözlerini içeren sünnetine uymak “Müslümanım.” diyen herkes için zorunludur. Zira sünnet hidayettir. Sünnet, Hz. Peygamber’in Kur’an-ı Kerim’i hayatında ameli hâle getirmesi ve ondan anladıklarını sözlü olarak beyan etmesidir. Sünneti, İslâm’ı anlama ve yaşama konusunda devreden çıkaran her anlayış sapkınlıktır. Sahabe ve o dönem olayları üzerinden Resulullah’a saldıranlar, tam bir kâfir sevicileridirler. Peygamber’e ve sahabeye saldırmak, Müslümanları örneksiz ve peygambersiz bırakmak isteyen bir oryantalist projesidir.

Resulullah (s.a.v.), marifetullahın kendisinde zirve yaptığı insan ve peygamberdir. Kur’an’ın yaşanmış şekli olan Resulullah’tan öğrenmemiz gereken öncelikli konu tevhittir. Bireysel ve sosyal değişimi başlatma merkezidir. Tevhid; nebevi bir anlayışla hayatın tüm alanlarını vahye göre tanzim etmektir. İmanımızı O’nun imanına benzetmek zorundayız. Bu nedenle yapmamız gereken ilk şey Mekki ayetleri merkeze alarak, sonra da hadis külliyatının iman ve İslâm baplarını okuyup anlayarak zihin ve gönül tezkiyesini yaşamaktır. Elbette gerçek ulemamızın yazmış olduğu akaid çalışmalarını da okuyacak ve içeriklerini özümseyeceğiz. Zihinsel tezkiyeden geçmeyen, kafası ve gönlü şirke açık insanların amelleri makbul olmadığı gibi yeni bir dünyayı kurmaları da mümkün değildir. Tüm salih amellerin alt yapısı tevhiddir. Tevhid tam ve kâmil olmadan ameller makbul olmaz.

İnsanın ve toplumların bozulmaya başladığı; fuhuş, uyuşturucu, katillik ve anarşinin arttığı bir dönemde kişinin kendini ve neslini koruyabilmesi için Resulullah’ın ahlaki sünnetleri daha da bir önem arz etmektedir. Gerçekten bu hakikate inanıyorsak, Resulullah’ın ahlaki davranış ve sözlerinden hareketle bütün toplumların uygulayabileceği ahlaki projeler ortaya koymalıyız. Müslümanlar bu projelerle kendilerine yeni varlık alanları bulabilirler. Bunlar yapılmaz ve sünnet çok dar bir alana sıkıştırılarak bir dünya görüşü olmaktan çıkarılırsa, sireti ve sünneti tarihselleştirip buharlaştıranlar bizler oluruz. Bu durumda Hz. Peygamber’e karşı gösterilecek gerçek saygı, onun sünnetini anlayıp gereği gibi yaşamaktır. Çünkü O, doğruyu gösteren en büyük kılavuzdur. Sünnetin kurumsal yapısı üzerinde müsteşrik ağzıyla konuşmak yerine Kur’an ve sünnetten mülhem yeni bir ahlak projesiyle insanlığın huzuruna çıkmak daha evladır. Bu bağlamda geleneksel irfan mekteplerimize büyük sorumluluklar düşmektedir.

Peygamber Efendimiz sadece tebliğle görevli değildir. Onun görevleri arasında tebliğle beraber, kapalı hükümleri açıklama/tebyin, verilen emirleri uygulmak/temsil ve hüküm olmayan konularda hüküm koymak/teşri de vardır. yukardaki ayetle beraber şu ayet de Resulullahın hüküm koymada da yetkili olduğuna delil kabul edilmiştir: “الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ يَأْمُرُهُم بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ” “Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmi peygambere uyarlar. İşte o peygamber, onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder. Onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar…”[14] Hz. Peygamber’in hüküm koyması, dini ilimlerin metodolojisini/usulünü bilmeyen ama yine de iyi niyetli olduğunu zannettiğimiz bazı kimseler tarafından yanlış anlaşılmaktadır. Bu kişiler hüküm konusunda Allah’ı tenzih edeceğiz derken, Peygamberi tamamen “postacı” konumuna indirgeyerek onu işlevsiz hâle getirmişlerdir. Allah Teâlâ, O’na bu yetkiyi vermişken bağlamından ve ilmilikten uzak yorumlarla yıllarca demagoji ve polemik yapılmıştır. kadim dönemlerde bu konu hararetli tartışmalara konu olmadığı gibi, İslâm uleması içtihad yaparken sünneti ikinci sıraya almıştır. Sünneti dışta bırakarak Kur’an’dan sonra hemen kendi görüşlerini arz etmemişlerdir. Tenzih konusunda ise kadim dönem uleması günümüzün ideolojik Müslümanlarından(!) daha titizdi. Ayrıca bilinmeli ki herkesin tenzih anlayışı tevhidi bilinci/marifetullahı oranındadır. Bu bilinci elde edememiş yöntemsiz kişilerin mesnetsiz sözlerinin ilmi bir değeri yoktur.

[1] Bak: Hicr 15/99

[2] Bak. Bakara 2/208

[3] Bak: Enam 6/165

[4] Âl-i imran 3/31

[5] Ahzab 33/36

[6] Nisa 4/59

[7] Bak: Nur 24/10. Ayet vd.

[8] Bak: Ahzab 33/21

[9] Heysemi, Zevaid, c. IX, s. 217.

[10] TDV. Ansiklopedisi, Rukıyye bt. Muhammed Maddesi.

[11] Bak: Havva, Said, el-Esas fi’s sünne, c. IV, s. 537.

[12] TDV. Ansiklopedisi, Ümmügülsüm bt. Hz. Muhammed Maddesi.

[13] Havva, a.g.e. c. IV, s. 541.

[14] Araf 7/157.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir