Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Pazar, Eylül 20, 2020

İstanbul Sözleşmesini Okudum -2: Kadınlara Rahatça Şiddet Uygulamak İçin Sözleşmeye Karşılar(!)

 İstanbul Sözleşmesi’ni savunan bir kesimin iddiası da bu. Öyle bir algı oluşturuyorlar ki sözleşmenin gündeme geldiği 2011 yılından önce şiddet uygulamak suç değilmiş de İstanbul Sözleşmesi ile suç olmuş gibi propaganda yapıyorlar. Kaldı ki İstanbul Sözleşmesi yürürlüğe girdiğinden beri kadın cinayetlerinin arttığına dair rakamları bir önceki yazımızda vermiştik.

 Konunun biraz daha net anlaşılması adına İstanbul Sözleşmesi’ni imzalayan ve çok katı şekilde uygulayan İskandinav Ülkelerindeki duruma bakalım. İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanma durumunu denetleyen GREVIO adlı bir kurul var. Bu kurul belli aralıklarla sözleşmeye imza atan ülkelerin sözleşmeyi uygulama durumlarını denetleyip rapor yazar. Bu kurula göre İstanbul Sözleşmesinin temel ilkelerini en iyi uygulayan ülkelerin başında İskandinav Ülkeleri geliyor. Peki, İstanbul Sözleşmesi’ni en iyi şekilde uygulayan ve toplumsal cinsiyet kavramına hayati önem atfeden bu ülkelerde kadına yönelik şiddet ne durumda bir göz atalım.

 Amnesty Interntional’ın (Uluslararası Af Örgütü) 3 Nisan 2019’da yayınladığı raporu Euro News şu şekilde haberleştirdi:

Cinsiyet Eşitliğinde Zirvedeki İskandinav Ülkelerinde Tecavüz Oranları Korkutucu Seviyede” 

 Rapora göre, sadece Finlandiya’da her yıl yaklaşık 50 bin (elli bin) kadın tecavüze uğruyor. Danimarka’da sadece 2017’de tecavüze uğrayan ya da tecavüz girişiminde bulunulmuş kadın sayısı 24 bin. Dahası, bunların 890’ı polise bildirilmiş ve bunların sadece 94’ü mahkûmiyetle sonuçlanmış!  Finlandiya’da ise bu rakam sadece 209. 50 bin tecavüz ama 209 mahkûmiyet!

 Uluslararası Af Örgütü’nden Kumi Naidoo, bu dehşet verici tabloyu şu sözlerle yorumluyor: “Cinsiyet eşitliğini sürdüren güçlü kayıtlara sahip İskandinav ülkelerinin şoke edici derecede yüksek tecavüz oranlarına sahip olmaları bir paradoks.”

 İstanbul Sözleşmesi’nin temelini oluşturan toplumsal cinsiyet eşitliği ideolojisinin yasal anlamda en iyi uygulandığı ülkeler, kadına yönelik şiddette başı çeken ülkeler. Temel Haklar İçin Avrupa Birliği Ajansı’nın (European Union Agency for Fundamental Rights/FRA) 28 AB üyesi ülkede yaptığı araştırmanın sonuçları bunu doğruluyor. Araştırma o güne kadarki en kapsamlı araştırma olması sebebiyle kritik. Toplamda 42 bin kadınla yüz yüze görüşülmüş. Araştırmanın sonuçlarına göre şiddetin en çok görüldüğü ülkeler arasında % 52 ile ilk sırada yer alan Danimarka’yı, % 47 ile Finlandiya, % 46 ile İsveç takip ediyor.

 Demek ki İstanbul Sözleşmesi çok güçlü şekilde uygulansa da şiddet yine oluyor. Bundan anlayacağımız şey açıktır: İstanbul Sözleşmesi’nin kapağında her ne kadar kadına karşı şiddeti önleme ismi taşısa da bu sözleşme, amacına hizmet etmiyor. Artık bu hakikati görmemiz şart! “İstanbul Sözleşmesi yaşatır” diyenlerin tutunacak tek bir sağlam delili yok. Yukarıda İskandinav Ülkelerine ait verdiğimiz istatistikler aynı zamanda “İstanbul Sözleşmesi yeterince iyi uygulanmıyor” iddiasında olanlara da cevap niteliğindedir. Zira en iyi uygulayan ülkelerin hali de ortadadır.

İstanbul Sözleşmesine Göre Şiddetin Kaynağı

 Sözleşmeyi savunanların belli başlı argümanlarına cevap verdikten sonra İstanbul Sözleşmesi’nde nelere itiraz ettiğimizi anlatmaya çalışalım. Tam adı “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi”  olan bu sözleşme isminden anlaşılacağı üzere kadına karşı her türlü şiddeti engellemeyi amaçlamaktadır. Buna herhangi bir itiraz olamaz. Ancak sözleşmenin giriş kısmında şiddetin kaynağı aynen şu sözlerle aktarılmaktadır. “Kadına karşı şiddetin yapısal özelliğinin toplumsal cinsiyete dayandığını ve kadına karşı şiddetin, kadınların erkeklere nazaran daha ast bir konuma zorlandıkları en önemli sosyal mekanizmalardan biri olduğunun bilincinde olarak (…)” Açıkça görülüyor ki İstanbul Sözleşmesi, kadına karşı şiddetin tek kaynağını toplumsal cinsiyet kavramı olarak görüyor. Sözleşmenin tümünü okuduğumuzda da bunu açıkça görebiliyoruz.

 Toplumsal cinsiyetin tanımını yine İstanbul Sözleşmesinden aktaralım: “Toplumsal cinsiyet, herhangi bir toplumun kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özelliklerdir.” Tanımdan açıkça anlaşılan şey, kültürümüzün kadınsı ve erkeksi olarak kodladığı her şeyin bu kavram içine girdiğidir. Sözleşme, kadına yönelik tüm şiddetin işte bu toplumsal cinsiyet kavramından kaynaklı olduğunu savunuyor. Yani kadınlarımızın gördüğü tüm şiddetten dinin, geleneğin, kültürün, tecrübenin şekillendirdiği toplumsal cinsiyet sorumlu tutuluyor. Oysa kadına karşı şiddetin en fazla alkolün etkisi altındayken gerçekleştiği yıllardır yapılan araştırmalarda ispatlandığı halde, sözleşmenin hiçbir yerinde alkolün şiddet üzerindeki rolüne en ufak bir atıf yok. Tüm şiddetten toplumsal cinsiyet rolleri sorumlu tutuluyor. Cinsiyet rollerimizin tamamen problemsiz olduğunu iddia etmiyorum. Sonraki yazılarımızda buna da değineceğiz. Bizim itirazımız, toplumda hayati öneme haiz olan bu rollerin kökünden kazınmaya çalışılmasınadır. Sözleşmenin bu yönü de LGBT lobisine koz veriyor.

  Toplumsal cinsiyet kavramının psikoloji literatüründe tanınması 1968 yılında ABD’li psikanalist Robert Stoller’in “Sex and Gender” kitabıyla oluyor. Kitabında aslında tek cinsiyet tanımının değil;  iki cinsiyet tanımının olduğunu savunmaktadır. Cinsiyetin biyolojik cinsiyet (sex) ve toplumsal cinsiyet (gender) olarak ikiye ayrıldığını yazar. Yani erkek/kadın olarak doğabilirsiniz (sex) ama erkekliği/kadınlığı(gender) toplum size dayatır ve öğrenirsiniz. Toplumsal cinsiyet, “işte bu dayatmadan dolayı problemli bir kavramdır ve toplumun kadın ve erkek rolleri yıkılmalıdır” demek ister Robert Stoller. İşte bu tarihten itibaren hayatımıza girmeye başlayan bu kavram, o günden bu yana bilim camiasında büyük tartışmalara neden oldu. Yani hala üzerinde ittifak edilebilmiş bir kavram değil. Yani bu kavramı zemin yapıp üzerine uluslararası bir hukuk metni inşa etmeniz kesinlikle doğru değil. Çünkü her anlamda ispatlanmaya muhtaç yönleri var bu kavramın. Üstelik son yıllarda toplumsal cinsiyet ve biyolojik cinsiyet ayrımını çürüten deneysel araştırmalar ciddi şekilde çoğalmış durumda.

 Burada birkaç gün önce Polonya Adalet Bakanı Zbigniew Ziobro’nun Polonya’nın İstanbul Sözleşmesi’nden çekileceklerini açıklarken zikrettiği bir cümleyi hatırlamakta fayda var. Sözleşmede bazı maddelerin ideolojik unsurlara sahip olduğunu savunan Ziobro, sözleşme ile “biyolojik cinsiyete karşı sosyo-kültürel cinsiyetin(toplumsal cinsiyet)” inşa edilmeye çalışıldığını söylerken tam da bu noktaya işaret ediyordu. Çünkü şu haliyle toplumsal cinsiyet kavramı bilimsel olarak tartışmalı olmakla birlikte feminist ve LGBT lobilerinin dayanak noktası olarak hizmet veriyor.

 Sonuç olarak İstanbul Sözleşmesi, şiddetin yegâne kaynağını toplumsal cinsiyet kavramı olarak görür. Birçok bilimsel çalışmada şiddetin asıl kaynakları (başta alkol olmak üzere)  açıkça ortada olmasına rağmen tüm fatura bilimsel olarak son derece tartışmalı olan toplumsal cinsiyet kavramına kesiliyor ve diğer şiddet faktörlerine en ufak bir yaptırım teklifinde bile bulunulmuyor. Yani daha olup olmadığı bile belli olmayan bir kavramı siz tüm şiddetin sorumlusu olarak ilan ediyorsunuz. Kaldı ki bu kavramın içine cinsiyet rollerini de dahil ederek onları da öcü gibi gösteriyorsunuz. Durum bu olunca sözleşmenin amacının kadına karşı şiddeti önlemek olduğu iddiasının içi boşalmış oluyor.

Devam edecek…

Geçmiş Kurban bayramımız mübarek olsun.

Dua İle…

Daha Fazla

1 Yorum

  • Fahretin asyalı
    Fahretin asyalı

    Yüreginize kaleminize sağlık hocam toplumu ifsat etmek isteyenlere verilmiş güzel cevap olmuş

    Cevapla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir