Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Cuma, Aralık 4, 2020

“Kur’an da Rivayetle Geldi” Demek, Ona Şaibe Katmaktır

Son yıllarda Kur’an ile hadisi aynı mertebeye koymaya çalışan bazı rivayetperestler, Kur’an’ı merkeze alanları –güya- susturmak için şöyle bir soru yöneltmektedirler:

Soru şu: Kur’an da neticede rivayet ile bize geldi. O halde niçin rivayetleri eleştiriyorsunuz?

Bazıları şunu da ekliyorlar: Madem rivayetleri eleştiriyorsunuz; o zaman niye işinize gelen rivayetleri kullanıyorsunuz?
İkincisine hemen cevap verelim: Aklı başında hiçbir insan rivayetle gelen bilgilerin tümünü tok sayamaz. Sadece seçici olur; yani makul ve sahih gördüklerini kullanır. Aksi takdirde geçmişte yaşananları ve söylenenleri yok saymış olur ki bu da hakikate sığmaz.

Birinci soruya gelince, her şeyden önce bilip inanıyoruz ki Kur’an kitabı bütünüyle Allah katından Muhammed as’a indirilmiş ve Muhammed as de hiçbir değişiklik yapmadan insanlara tebliğ etmiştir. Bu husus, tüm inananların mutlak akidesidir ve asla tartışılmaz.

Kitabullahı diğer kitaplarla hiçbir yönüyle karıştırmamak gerekir. Başka kitaplara benzetmek, ona şaibe katmaktır. O, bütünüyle vahiydir, i’cazdır ve mahfuzdur. Onu indiren güç, onun korunmasını da üstlenmiştir. “Zikri (Kur’an’ı) biz indirdik ve yine onu biz koruyacağız” buyurmaktadır.

Bakınız! Kur’an indirildiği dönemde ona şaibe karıştıranlara Allah şöyle cevap veriyordu:
“Hayır! Siz zan ile hareket ediyorsunuz. Halbuki zan, hakikat karşısında hiçbir değer ifade etmez.
Kesin olan şudur ki bu Kur’an, Allah tarafından indirilmiştir. Onun uydurma olması düşünülemez. Bu kitap, önceki kitapları tasdik eden ve açıklayan bir kitaptır. Bu kitabın, alemlerin rabbinden geldiğinden en ufak bir kuşku yoktur.” (Yunus 36,37)
Bilindiği gibi insanların bilgi sahibi olmaları ancak iki yolla mümkün olabilir; biri Allah’ın bildirmesiyle, diğeri başkalarının bildirmesi iledir.
Bilginin bir kısmı Allah’tandır ve vahiy yoluyla elde edilir. Diğeri de insanların kendi ürettikleri düşüncelerdir ki o da rivayet yoluyla kazanılır.
Allah’tan gelen bilgi vahiydir, hakikattir, mutlak doğrudur; diğeri zandır, doğru da yanlış da olabilir. Kur’an vahiydir. Vahiy, tanımlanamayan bir iletişim yoludur. Nasıl ki Allah’ın kendisi metafiziktir ve maddeleştirilemiyorsa, onun sözleri olan vahiy de metafiziktir, maddeleştirilemez. Bu durum, tamamen iman ve güven işidir. Onun için Allah’a iman edip güvenen kişi, onun insanlara hitap ettiği vahye de inanır, güvenir; ondan asla kuşku duymaz.

“Kur’an’da rivayet yoluyla gelmiştir” diyenler, esasen -bilinçli veya bilinçsiz- Kur’an’a şaibe/şike karıştırmaktadırlar. Kur’an kitabını rivayetler derecesine düşürmektedirler veya tersinden okursak, rivayetleri Kur’an kitabının seviyesine çıkartmak istemektedirler.
Nitekim vahyi (Allah’ın sözlerini) metluv (tilavet edilen) ve gayri metluv (tilavet edilmeyen) diye ikiye böldüler. Daha açık bir ifadeyle, “vahiy iki çeşittir” dediler. Biri Kur’an kitabındaki vahiydir; diğeri de Kur’an kitabının dışında Nebi as’ın ilettiği vahiydir. Böylece Nebi’ye atfedilen bütün sözler gayrı metluv vahiy olarak kaynaklara geçirildi. Her ne kadar “Gayrı metluv vahiy” deniliyorsa da bal gibi okunuyor ve Kur’ndaki vahiyle “eşdeğer” tutuluyor.
Şimdi ben, bu iddiada ve zanda bulunanlara şu soruyu soruyorum:
Kur’an Kitabındaki vahiy, Hem Resulullah ve hem de hafızlar tarafından ezberlendi ve hem de vahiy katipleri tarafından yazdırılarak sonuna kadar korundu. Peki sizin zanla hareket edip iddia ettiğiniz ikinci vahiy (Nebi’ye atfedilen sözler) niçin Sahabe tarafından tümü ezberlenmedi ve yazılmadı?

Madem, “o da vahiydir ve Allah’tandır” diye iddia ediyorsunuz, onun varlığı hakkında açık bir ayet olmaz mıydı ve onun da Kur’an’daki vahiy gibi korunması (zabt-ı rabt altına alınması) gerekmez miydi? Yoksa Allah, (sübhanellah) bir kısım vahyin korunmasını istemedi mi?
“Unutmayın! Kendi uydurduklarını Allah’a isnat edenler asla iflah olmazlar.” (Nahl 116)

Yine soralım: Hadis adı altında gelen yüz binlerce rivayetten niçin bir takım ölçüler koyularak seçim yapıldı?
Niçin biri “bu söz, uydurma veya zayıf bir sözdür (rivayettir)” diyerek kitabına almadı da bir başkası, o söze “sahih” diyerek kitabına aldı? Allah’ın indirdiği vahiy ise, böyle bir muhayyerlik olabilir mi? Ricalın (hadisçilerin) keyfine vahiy bırakılır mı?

İnanıyoruz ki “Zikri (Kur’an’ı) biz indirdik ve yine onu biz koruyacağız” buyuran Allah, bir şekilde onu korumuş ve kıyamete kadar koruyacaktır. Bu husus, müminlerin akidesidir; ama Nebi’nin Kur’an vahyi dışında söylediklerinin korunduğuna dair hiçbir kanıt/belge yoktur. Zaten -dediğimiz gibi- korunmuş olsaydı, rivayet edilen yüz binlerce sözlerden seçme yoluna gidilmezdi. Bir kısmı sahih, bir kısmına zayıf veya uydurma denmezdi. Kaldı ki zaten Nebi’ye atfedilen bütün sözler, zan ifade eder. Zan da hiçbir şekilde hakikat yerine ikame edilemez.

Bu iddianın sahipleri “Zikri (Kur’an’ı) biz indirdik ve yine onu biz koruyacağız” ayeti için de “bize rivayet yoluyla gelmiştir” diyebilirler; ancak işin sağlamasını kendileri yapabilirler. Yani, “Kur’an ayetleri de Nebi’nin hadisleri de rivayet yoluyla gelmiştir, dolayısıyla ikisi de indiriliş olarak eşdeğerdir” diyorlarsa, sağlamasını yapsınlar. Hem Kur’an’a, hem de Nebi’ye atfedilen sözlere/rivayetlere bir baksınlar; görecekler ki Kur’an kitabı indirildiği tarihten (610) bugüne kadar titizlikle korunmuş ve bütün dünyada milyarlarca Kur’an kitabı en küçük harfine kadar aynı şekilde yazılarak muhafaza edilmiştir.

Bir de Nebi’ye atfedilen yüzbinlerce rivayete (hadise) baksınlar. Bu sözlerin korunmadığını, -ekseriyetinin- hem Kur’an ayetleriyle, hem akıl ve mantıkla ve hem de birbirleriyle çeliştiğini göreceklerdir; zira rivayetin tabiatı budur. Aynıyla korunması neredeyse imkansızdır.

Mevzuyu daha fazla uzatarak okuyucuları sıkmak istemiyorum; ancak hakikat şudur ki “Kur’an ayetleri de hadisler gibi rivayetle gelmiştir ve onun içindir ki iki çeşit vahiy vardır” iddiasında bulunanlar, sadece zan ediyorlar. Halbuki zan, hakikat karşısında hiçbir değer ifade etmez. Zannın hiçbir türü hakikatin yerini tutamaz. (Yunus 36) Zannı hakikat yapmaya çalışmak ve zanna dayalı spekülatif bilgiyi hakikatin içine katmak, asla çözüm olamaz; sadece hakikate şaibe bulaştırır.

Gelin hakikatin savunucuları olalım. Sünnet ve hadisi Kur’an’la yarıştırmaktan vaz geçelim. Hadis olarak gelen rivayetlerin hükmünü Kur’an’ın hükmüne eş tutarak Kur’an’ın ortağı haline getirmeyelim. “Unutmayın! Kendi uydurduklarını Allah’a isnat edenler asla iflah olmazlar.” (Nahl 116)

Evet Allah şaridir, din belirler; Nebi ise dini tebliğ eder. Allah sünnet/hüküm/norm koyar, Nebi ise hükmü uygular ve örnek/form davranış ortaya koyar. (Ahzab 21)

Şunu da hatırlatalım ki Kur’an vahyi ile hadis olarak gelen rivayetleri eş tutmak, İslamın genleriyle oynamak, onu tahrif etmek demektir. Bilelim ki genetiği değiştirilmiş bir din şifa vermez, daha çok hasta eder.

Şunu da hasseten belirtmek isterim ki bu söylediklerimizden “Nebi düşmanlığı” çıkartmak isteyenler varsa, kesinlikle yanılmaktadırlar.
Resulullah bizim için herkesten daha önceliklidir; zira onu Rabbimiz seçerek bize elçi olarak göndermiştir. Resul olarak her ne bildirmiş ise, ona uymak Rabbimizin/dinimizin bir emridir; ancak vahiy dışında bir insan olarak veya Arap toplumunun bir bireyi olarak her yaptığı iş, bir emir değildir, sadece bir tercihtir. Tercih kullanmada kimse kınanamaz. (mesela, evlilikleri, kılık kıyafetleri, yeme içmesi gibi)

Rabbimizden, bizleri, Kur’an’ı ve canımızdan evla olan Nebi’nin örnekliğini doğru anlayıp yaşayan bahtiyarlardan kılmasını niyaz ederim.

Selam ve muhabbetlerimle…

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir