Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Cumartesi, Eylül 26, 2020

Asıl Sorunumuz İstanbul Sözleşmesi Değildir, Tartışamıyor Olmamızdır

Okumuyor ve düşünmüyoruz. Ama buna rağmen bol bol slogan üretiyoruz.

Müzakere edemiyor ve ilzam edici konuşmalar yapıyoruz. Muhalif olduğumuz kanadın görüşlerini tahrif ederek sunuyor, saldırıyor ve hatta iftira atıyoruz. Ama tüm bu yaptıklarımızı da gayet iyi bir şekilde kılıfına uyduruyoruz.

Acaba biraz gelenegimizden mi kaynaklanıyor bu davranışlarımız? Hayır, hayır, genelleme yaparak haksızlık etmiş olmayalım ama şu örneklerimiz nedeniyle böyle bir damarımızin hiç olmadığını soylemek de pek mümkun değil, özellikle mezhepçi geleneklerde;

İşte bu geleneğin geçmişinden bir örnek;

“Gazneli hükümdarı Sultan Mahmud (ö. 421/1030) hadis mütâlaasında bulunurken hadislerin çoğunun Şâfiî mezhebine uygun olduğunu görünce, Merv şehrinde hem Hanefî hem de Şâfiî mezhebi fakihlerini huzurunda toplar ve iki mezhepten birini tercih hususunda onlarla istişârede bulunur. Âlimler, sultanın karar verebilmesi için onun huzurunda her iki mezhebe göre iki rek‘at namaz kılınmasını, sultanın da ona göre tercihte bulunmasını tavsiye ederler. Bu amaçla da –koyu bir Şafii müntesibi olan- Kaffâl el-Mervezî’ye sultanın huzurunda namaz kılma görevi verilir. Kaffal, önce Şafiî mezhebine göre –tam bir ta’dili erkan üzere- 2 rekat namaz kılar ve sultana dönerek; ‘İşte İmam Şafii’nin namazı budur, sultanım’ der. Ardından da ‘Şimdi Hanefi’ye göre namaz kılacağım’ diyerek şunları yapar;

Önce dabaklanmış bir köpek derisi giyer, giydiği derinin dörtte birine de necâset sürer. Ardından niyet etmeden hurma suyu (nebiz) ile abdest almaya başlar, uzuvlarını yıkamaya ayaklardan başlar, tertibe riayet etmez. Bu arada tabi nebiz ve necaset nedeniyle üzerine bir sürü sinek ve haşerat yapışır. Bu şekilde abdest aldıktan sonra, yine niyet etmeden kıbleye yönelir ve Fars’ça bazı kelimeler söyler (tekbiri Farsça getirir). Fatiha’nın da –Arapçasını değil- Farsça tercümesini okur. Ruku‘ya varmadan ve ta‘dil-i erkana uymadan horozun başını indirip kaldırdığı gibi hızlıca yatar ve kalkar. Bu arada –bir süreliğine- avret mahallini de açar. Kısa bir süre yere oturduktan sonra da –selam vermeden- sesli bir şekilde yellenerek namazdan çıkar. Ve sultana dönerek “İşte bu da Ebu Hanife’nin namazıdır” der… (Cüveynî, Müğîsü’l-halk fi’htiyâri’l-hak, s. 83-85)

Nasıl? İyi taktik değil mi? İstanbul Sözlesmesini kötülemek için yapilanlar da Kaffal’in bu yaptığina benzemiyor mu? Hatta daha kötu, cunku olmayan seyleri varmıs gibi gosteriyor, olanlari da tshrif ediyorlar.

Ebu Hanife’nin muhtelif zamanlarda verdiği –mesela su yok ise nebiz ile de abdest alınabilir, abdestte sıra mutlak şart değildir, selam vermeden namazdan çıkanın namazını tekrarlamasına gerek yoktur gibi- muhtelif fetvalarını (cevazlarını), sanki her namazda mutlaka yapılacakmış gibi anlatan Kaffal’in bu yaptığı daha masum kalmıyor mu? Çünkü evet o da haksızlık yapmış ama hiç olmazsa bir gerekçeye bağlı olarak verilen fetvaları toplamış, yani hiç söylenmeyeni söylememiş.

Zaten o böyle namaz kılınca, Sultan da “eğer Ebu Hanife’nin namazı gerçekten böyle ise tamam ama böyle değilse seni öldürürüm” demiş. Kararı vermek için Müslüman olmayan bilginlerden bir hakem heyeti oluşturulmuş. Onlar olayı incelemişler ve kararı açıklamışlar, demişler ki: “Evet Ebu Hanife’nin namazı gerçekten de böyledir” 🙂
Böylece Kaffal’ın canı da kurtulmuş.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir