Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Cumartesi, Aralık 5, 2020

Sâmirî: Bir İstismar Hikâyesi

أعوذ بالله، بسم الله…

قَالَ فَاِنَّا قَدْ فَتَنَّا قَوْمَكَ مِنْ بَعْدِكَ وَاَضَلَّهُمُ السَّامِرِيُّ

Yüce Allah buyurdu:

Biz senden sonra kavmini sınadık

ve Sâmirî onları yoldan çıkardı.”

(Taha 20/85)

Buluşma

Hz. Musa kavminin başına kardeşi Hz. Harun’u bıraktı. Hemen harekete geçti. Acelesi vardı. Bir an evvel buluşma yerine varıp Rabbinin kelamının muhatabı olmak istiyordu. Kararlaştırılan zamandan önce varmıştı. Derhal uyarıldı: “Seni halkından aceleyle ayrılmaya sevk eden neydi ey Mûsâ?” 20/83 Hz. Musa bu soruyu beklemiyordu. Hemen cevap verdi: “Onlar benim izimdeler; benden hoşnut olasın diye gelmekte acele ettim ey Rabbim.” 20/84

Soruyu tam anlamıştı Hz. Musa. Çünkü soruda iki husus vardı: Birincisi “Neden halkını bıraktın geldin?” Çünkü bir peygamberin birinci görevi elçi olarak gönderildiği kavminin başında durmak ve onları hidayete çağırmaktı. Hz. Musa sanki bunu ihmal etmiş gibiydi. Yüce Allah tam da bunu soruyordu. Bu yüzden Hz. Musa cevabına kavminin durumunu anlatan ifade ile başlamıştı. Kavmi kendisinin izindeydi ve başlarında Hz. Harun vardı. Sorunun ikinci kısmı ise seni bu kadar acele ettiren nedir? Onun da cevabı vardı. Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak. Bir kul bundan daha öte ne isteyebilirdi ki? Allah kendisinden hoşnut, kendisi de O’ndan hoşnut. Bu, en yüce kulluk makamı.

Ancak peygamberlik sadece kulluk göreviyle sınırlı değildi. Peygamber hem kul hem de elçiydi. İki görevi aynı anda ve eşzamanlı deruhte etmesi gerekirdi. Burada sanki ikinci görev yani peygamberlik görevi aleyhine bir denge bozulması söz konusuydu. Bu yüzden Yüce Allah’ın sorusunda buna yönelik bir uyarı vardı.

 Hz. Musa insandı ve kendisinden sonra ne olduğunu bilmesi de imkânsızdı. Ama Yüce Allah için böyle bir sınır yoktu. Engin bilgisiyle Hz. Musa’ya haber verdi: “Biz senden sonra kavmini sınadık ve Sâmirî onları yoldan çıkardı.” (20/85) Hz. Musa için beklenmedik bir haberdi bu. Haberi veren de Yüce Allah idi. Kuşku duyması imkânsızdı. Bu yüzden hiç sesini çıkarmadı ve üzüldü.

Üzüntüsü Allah’ın sınamasına değildi. Çünkü insanlar bu dünyaya imtihan için gönderilmişlerdi. Sınama bir şekilde veya her şekilde olabilirdi. Nasıl ki ilk insanlar Hz. Adem ve Havva yasak ağaç ile sınanmış ve İblis vesvesesiyle onları yasağı çiğnemeye sevk etmişse, burada da İblis yerine Sâmirî vardı. Ortaya çıkmış ve türlü desiseleriyle Hz. Musa’nın kavmini yoldan çıkartmıştı. Nitekim şeytan İblis gibi cinden de olur, Samirî gibi insandan da.

Hz. Musa’nın üzüldüğü nokta, aldığı tedbirlerin boşa gitmesi ve sanki birilerinin görevini tam yapmamış olmasıydı. Çünkü yola çıkarken “Kavmim arasında benim yerime geç, onları ıslah et, bozguncuların yoluna girme.” (7/142) diye sıkı sıkıya kardeşi Harun’a tembihte bulunmuştu.

Dönüş

Üzüntüyle döndü. Önce kavmine bir çift sözü vardı: “Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaatte bulunmamış mıydı? Pe ki size bu süre çok mu uzun geldi? Yoksa rabbinizin gazabına uğramak mı derdiniz? O yüzden mi bana verdiğiniz sözden döndünüz?” (20/86)

Öyle ya, ne çok nimetine mazhar olmuşlardı Yüce Allah’ın. Bu kadar nimeti hatırladıkça onların yerine kendisinin utanası geliyordu. Çoluk çocuğunu Firavunun zulmünden, kendilerini denizde boğulmaktan kurtarmış, çölde onları bıldırcın eti ve helvayla beslemiş. Nankörlük bu kadar olurdu!

*

Burada Fahreddîn Razî’nin naklettiği bir olaya yer verelim: Hz. Peygamber’in vefatından sonra sahabiler arasında meydana gelen ihtilaftan çok mutlu olmuş bir Yahudi, Hz. Ali’ye şöyle sorar: Daha Peygamberinizin defnini gerçekleştirmeden ihtilafa düştünüz, ne haber? Hz. Ali de ona kapak olacak cevabı yapıştırır: Doğru ihtilaf ettik ama O’nun hakkında ihtilafa düşmedik, O’na isyan da etmedik. İhtilafımız kendi aramızdaydı. Ama siz, mucize eseri geçtiğiniz denizin daha ıslaklığı ayaklarınızda kurumadan Peygamberiniz Hz. Musa’ya  “Bize şu kavmin putları gibi putlar yap” deme cüretinde bulundunuz, O’na karşı isyanları oynadınız.

*

Hatayı Kabullenmeme Mantığı

Suç samur kürk olsa kimse üzerine alınmaz derler ya. İnsanoğlunun mantığı genelde böyle çalışır. Hz. Musa’nın kavmi de bu mantığa sarıldı. Hz. Musa’dan özür dileyeceklerine ve Allah’a yönelip tövbe edeceklerine geçiştirmeli ve kendilerini aklama amaçlı bir cevabı tercih ettiler: “Sana verdiğimiz söze bilerek ve isteyerek aykırı davranmış değiliz; fakat şu Firavunun yandaşlarının ziynet eşyalarından bir kısmını yüklenmiştik, onları haram diye ateşe attık; çünkü Sâmirî aynı şekilde atmıştı. Derken böğürme sesi çıkaran bir buzağı heykeli yaptı. Ardından “İşte bu sizin de tanrınız, Mûsâ’nın da tanrısıdır, fakat o bunu unuttu” dedi. (20/87-88)

Ne güzel! Kendilerince bütün sorumluluğu üzerlerinden atmışlardı. Onlara bakılırsa aslında hiç suçları yoktu. Sütten çıkmış ak kaşıktılar. Bütün suç şu yanlarında taşıdıkları ziynet eşyası, Sâmirî ve yaptığı buzağı heykeliydi. Bu cevapla kendilerini küçülttüklerini, akıllarını yok saydıklarını hiç düşünmediler. Çünkü kaçamak bir cevap verip kendilerini kurtulmaktı bütün dertleri. Öyle de oldu. Ne desindi Hz. Musa böyle bir topluluğa.

 “Peki, görmüyorlar mıydı? Kendilerine bir kelime bile söz söylemeyen bir heykeldi karşılarında. Ne bir zararı var, ne de zerre kadar faydası!” (20/89)

Hayır görmüyorlardı. Çünkü onlar somut, elleriyle tutacakları, gözleriyle görecekleri ve kulaklarıyla anlaşılmaz da olsa sesini işitecekleri bir tanrı arıyorlardı. Firavunun katliamından kurtulmuşlar, denizde gerçekleşen mucizeyi gözleriyle görmüşler ve içinden geçerek bizzat olayı yaşamışlar ama Hz. Ali’nin tabiriyle ayaklarının ıslaklığı kurumadan Hz. Musa’nın karşısına dikilip yolda gördükleri kavmin putu gibi bir put istemişlerdi. Hatta bununla da yetinmemişler, “Allah’ı açıkça görmeden asla sana güvenmeyiz” diye Hz. Musa’ya karşı direnişe geçmişlerdi. “Emirleri duyduk itaat ettik” demeleri gerekirken “duyduk ve isyan ettik” demişlerdi. Yani anlayacağınız kabahat sicilleri epeyce kabarıktı.

Bu yüzden Hz. Musa çok üzüntülüydü ve üzüntüsü yüzünden görünüyordu. Fakat kavmi buna hiç aldırmadı. Onlar bir bahane uydurmuş ve kenara çekilmişlerdi. Bunlara ne söylenebilirdi ki? Söylese de ottan çöpten bir bahane bulurlardı yine. Ama işin aslını astarını da anlamak istiyordu. Laf anlayacak ve anlatacak adama yöneldi. Kardeşi Harun’a. Sakinleşmeye de ihtiyacı vardı. Bütün üzüntüsünü ve öfkesini ona yöneltti.

Hz. Harun

Tıpkı etrafına kızan bir kişinin dişlerini sıkıp, saçını-sakalını yolup, başını iki ellerine alıp kendisini hırpalayarak sakinleşmeye çalışması gibi, O da kardeşinin saçını ve sakalını çekiştirmeye başladı. Çünkü o hem görev ortağı hem de kardeşiydi. Böylece ona görevini neden ihmal ettiğini de soracaktı: “Ey Hârûn! Onların saptıklarını gördüğünde benim talimatlarıma uymaktan seni alıkoyan neydi? Yoksa emrime isyan mı ettin?” (20/92-93) Hz. Harun ise bir taraftan saçını sakalını kurtarmaya bir taraftan da derdini anlatmaya çalışıyordu:  “Sevgili kardeşim! Saçımı-sakalımı çekme. Emin ol düşündüğün gibi değil. “Talimatıma uymadın ve İsrâiloğulları’nın arasında ayrılık çıkarttın!” diyeceğinden korktum.” (20/94) O yüzden fazla üstlerine gitmedim. Ama “Ey kavmim! Siz bununla sınanmaktasınız; kuşkusuz sizin rabbiniz o Rahmândır. O halde bana uyun ve emrime itaat edin” diye defalarca onları uyardım.(20/90) Ama onlar “Mûsâ yanımıza dönünceye kadar bu heykele tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz.” diye inatlaştılar. (20/91)  Daha da kötüsü “Beni zayıf buldular, üzerime yürüdüler ve neredeyse öldüreceklerdi. Sen de daha fazla üzerime gelip şu adamlar karşısında beni küçük düşürme. Beni bu zalimlerle aynı kefeye koyma.” (7/150)

Buna daha çok üzüldü Hz. Musa. Üzüntüsüne bir de kardeşini üzmesi eklenmişti. Yöneldi Rabbine ellerini açtı: “Beni ve kardeşimi bağışla ey Rabbimiz! Rahmetinle muamele et bizlere. Merhametlilerin en merhametlisi Sensin!” (7/151)

Suçsuz günahsız Hz. Harun! Üç eziyeti birden yaşamıştı. Buzağıya tapmaktan vazgeçirmek için gösterdiği çaba, bu asi topluluğu bir arada tutmak için çektiği çile ve son olarak kardeşinin öfke ve üzüntüsünün üstüne gelmesi…  Bu sonuncu ona dokunmamıştı. Biliyordu ki kardeşi de en az kendisi kadar bu hırçın kavimden çekiyordu. Üstelik üzerlerindeki ilahî bir görevdi. Bunu bırakıp gidemezlerdi. Gitseler kimin mülküne gideceklerdi. Hem yeryüzü hem gökyüzü yani bütün bir evren O’nun mülküydü. “Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin yani bütün bir kâinatın sınırlarını aşıp geçebilirseniz haydi geçin! Allah bir güç vermedikçe asla bunu yapamazsınız.” (55/33) Bu durumda nereye kaçacak kime sığınacaklardı. Hz. Yunus’un başına gelenler de belliydi. Ama Hz. Harun elinden geleni yapmıştı. Asla suskun kalmamış, geri çekilmemiş, var gücüyle hakkı ve hakikati bu asi kavmin yüzlerine karşı canı pahasına söylemişti.

*

Fahreddin Razi burada sözü Şiilerin Hz. Harun üzerinden Hz. Ali’nin atanmış imam olduğu iddialarına getirir. Şiiler demişler ki: Tıpkı Hz. Musa’nın Hz. Harun’u kendi yerine tayin etmesi gibi Hz. Peygamber de Hz. Ali’yi yerine bıraktı ve ona “seni benim yanımda Musa’nın yanındaki Harun gibisin” dedi. Doğru da burada bir benzerliğin yanında birçok benzemezlik söz konusu. Şiî kardeşlerimiz benzemezliklere hiç değinmiyorlar. İşlerine geleni alıp diğerlerini görmezden geliyorlar. Hz. Harun ne yaptı? Çıktı, kendisinin peygamber olduğunu ve Allah’ın birliğine inanmalarını ve gönderdiği dine uymalarını açıkça söyledi. Eğer Hz. Ali’ye böyle bir görev verilmiş olsaydı, bunu Medine Mescidi minberinden açıkça söylerdi. Hz. Ali takiyye yapacak bir adam değildi. Verilmiş bir görevi asla gizlemezdi. Kaldı ki, onun görevlendirilmesi bir kereliktir ve kısa bir süredir. Bu tür görevlendirme Abdullah İbn Ümmi Mektûm için de olmuştu. Üstelik Hz. Ali’ye verilen bu görev bir vekâlettir. Vekâlet de, sürenin bitmesi, müvekkilin iptal etmesi veya müvekkilin vefatıyla son bulur. Bu yüzden Şiî alimlerin Hz. Harun ile benzerlik kurarak ortaya koydukları iddiaların hiçbir dinî ve hukukî geçerliliği yoktur.

*

Sâmirî

Hikayeye dönelim. Şimdi sırada esas suçlu Sâmirî vardı. Bütün oklar onu gösteriyordu. Hz. Musa’nın ayrılmasını fırsat bilmiş. Bütün sahtekârlık numaralarını sergilemişti. Kendisine kanacak, her dediğine kulak kabartacak, her gösterdiğine inanacak tamahkâr bir topluluk da bulunca, işi epey kolay olmuştu. Hemen işe koyuldu. Önce onların güvenini kazanması gerekiyordu. Bunun için öncelikle gizlilikleri bilen ve kimsenin görmediğini gören bir adam olduğuna onları inandırmalıydı. İkinci olarak bütün planlarını Musa üstüne kurmalıydı. Çünkü onun itibarının yüksekliği belliydi. Onu es geçmesi mümkün değildi, bilakis ondan yararlanmalıydı. Böylece hem Hz. Harun’u devre dışı bırakacak hem de Hz. Musa’nın yokluğundan yararlanarak planını tıkır tıkır işletecekti. Hz. Musa’nın otuz günlüğüne buluşma yerine gitmesi sonra bunun kırk güne çıkması işini daha da kolaylaştırmıştı. Hatta o kadar kendini inandırmıştı ki, Hz. Musa’nın bile kendisine kanacağını zannetti ve o döndüğünde açık açık her şeyi itiraf etti.

Hz. Mûsâ sordu: “Pek, senin zorun neydi ey Sâmirî?” (20/95)

O da hemen cevap verdi: “Ben onların görmediklerini gördüm, Elçinin izinden bir avuç avuçladım ve onu attım. İçimden öyle geldi.” (20/96)

Ne ala memleket! Adama bak. Müthiş bir özgüven. Sormuştur herhalde Hz. Musa: Yahu sen öyle her içinden geleni yapar mısın? Sen Allah, kitap, peygamber, kanun, nizam tanımaz mısın? Sen kimsin be adam! Böylesi bir tipe söylenecek çok söz de yoktu aslında. Bu yüzden de belki ilk soru dışında hiçbir şey söylemedi. Ama buna bir ceza kesmek gerekiyordu. Öyle bir ceza olmalıydı ki, bundan sonra kimseyle ilişki ve iletişim kuramasın ve etkisi ebediyen kırılsın.

Hikayenin Sonu

Cezayı kesti Hz. Musa: “Haydi defol! Artık geri kalan hayatını ‘Bana dokunma!’ diyerek geçireceksin. Bir de şunu bil ki asla kaçıp kurtulamayacağın bir hesap günü de seni bekliyor. Şimdi şu tapıp durmakta olduğun buzağı heykeli tanrına bir bak! Biz onu iyice parçalayacağız un ufak edip denize savuracağız!“(20/97)

Sonra Yahudilere döndü. Bu muydu tanrı diye etrafında toplanıp saygı duruşuna geçtiğiniz? Aha gidin denizden toplayın. Ey Yahudiler bilin ki. “Sizin yegâne tanrınız Allah’tır. O’ndan başka tanrı yoktur. Her şeyi en ince detayına kadar bilen sadece O’dur. (20/98)

Sonuçta Sâmirî toplumdan kovuldu, yalnız ve sürgün hayata mahkum edildi. Hatta bu sürgün ve yalnızlık sırasında kendisinde bir de vesvese belirdi. İnsanlarla ilişki ve iletişim kuramaz hale geldi. Hz. Musa’nın dediği gerçekleşti. Vebalı gibi oldu. Bir peygamber, bir şey diyorsa kendisine bildirileni söylüyor demektir.

Sâmirî’nin sonu ile ilgili tefsirci Safedî’nin tespiti daha ilginç: Samirî aslında sürgüne gönderilmedi. Toplum içinde tecrit edildi. Çünkü o suçunu itiraf etmiş, bir nevi görüntüde pişmanlığını bildirerek dünyevî cezadan sıyrılmıştı. Ama kalpleri bilen Yüce Allah onun gerçekte inanmadığını Hz. Musa’ya bildirmişti. Tıpkı Medine’deki münafıkları Peygamber Efendimize bildirdiği gibi. Zahiren tövbe etmesi dolayısıyla Hz. Musa ona ceza vermedi ama toplum içinde tecrit uyguladı, yalnızlaştırdı. Artık kimseyle görüşmesi ve temas kurması söz konusu olmadı. Ömrünün sonuna kadar böylece yaşamaya mahkûm edildi. Ayetlerin tamamı göz önünde bulundurulduğunda bu yorum da makul ve mantıklı görünmektedir.

Hikayenin Detayları

Evet hikaye böyle bitmişti ama birkaç husus kapalı gibi görünüyor. İmam Mâtürîdî’ye sorarsak, hikayeyi böyle sonlandırma taraftarı. Diğer müfessirlerimiz ise merak etmişler epeyce deşelemişler, bir takım anlatıları da ekleyerek işi adeta hikaye boyutundan öteye taşımışlar.

Sâmirî’nin gördüğü

Yine İmam Mâtürîdî’ye göre bu husus Kur’an’da belirtilmediğinden herhangi bir yorum yapılmasa iyi olur. Tefsircilerin büyük bir kısmının kanaati, gördüğün şeyin Cebrail’in atının izi olduğu şeklinde. Hatta bazıları Hz. Cebrail’in atının hayat atı (feresü’l-hayat) olduğunu bile iddia etmişler. Ab-ı hayat gibi bir şey herhalde. İblis, Hz. Adem ve Havva’ya yasak ağaca ebedilik ağacı demişti de hiç işe yaramamıştı. Hayat atı ve hayat suyu da böyle bir şey olsa gerek. Kaldı ki, Mâtürîdî’nin dediği gibi ayette ne Cebrail’den ne attan ne de topraktan bahsedilmekte. Öyleyse bu şekilde yapılan yorumlara ihtiyatlı yaklaşmak gerek.

Diğer tefsirlerde ortaya konulanların aksine Fahreddin er-Razî ve Safedî ayette zikredilen elçinin Cebrail değil, Hz. Musa’nın kendisi olduğunda ısrar ederler. Yine ayetteki izden kasıt da ayak izi değil, Hz. Musa’nın tuttuğu yol. Nitekim Hz. Musa, Yüce Allah’ın sorusuna cevap verirken “onlar benim izimde” demişti. İzden maksat da Hz. Musa’nın tuttuğu yoldu. Sâmirî’nin elçinin izinden bir avuç aldım demesi, mecazi bir ifadedir. Gerçek anlamı ben onu yoluna var gücümle tutundum demekti. Böylece o, kamuoyu nezdinde bütün yaptıklarının Hz. Musa’nın yoluna uygun olduğu algısı uyandırmıştı. Her ne kadar isyan etseler, inatçılık ve hırçınlık yapsalar da Yahudiler Hz. Musa’dan vaz geçemezlerdi. Nitekim Hz. Musa buluşmadan döndüğünde Yahudilerin anında yelkenleri indirmeleri ve her şeyi itiraf edip, bir takım gerekçelerle kendilerini aklamaya çalışmaları bunun göstergesi. Çünkü bütün geleceklerinin Hz. Musa’ya bağlı oluğunun farkındaydılar. En azından dünyalarını kurtarmak için adeta buna mecburdular. Sâmirî fazlasıyla bunun farkındaydı. Bu yüzden bütün planını bu gerçeğe uyacak şekilde Hz. Musa üzerine kurmuştu.

Öyleyse “Onların göremeyip onun gördüğü şey” bir iddiadan öte bir şey değildi. Ama Yahudileri kandırmaya yetmişti. İddia olduğunun en önemli delili, Hz. Musa’nın onun ilah dediği şeyi parçalayıp denize fırlatmasıydı. Hz. Musa ne Cebrail’in ayak izi iddiasına bakmıştı ne de buzağının tanrı olduğuna. Eğer bunlardan ikisi veya en azından birisi gerçek olsaydı Hz. Musa’nın tepkisine bir şekilde yansıması söz konusu olurdu.

Yahudilerin Tuzağa Gelişi

Daha önce geçtiği gibi Yahudilerin beklentisi gözleriyle görecekleri ve önünde saygı duracakları put cinsinden bir tanrıydı. Tanrı olduğunu gösteren bir de sıra dışı işaret olmalıydı. Sâmirî’nin buzağısı onların bu iki beklentisini de karşılıyordu. Ziynet eşyasından yapılan bir buzağı ve böğürme şeklinde çıkan bir ses. Adeta canlı bir buzağı görüntüsü veriyordu. Her ne kadar bazıları buzağının canlı olduğunu iddia etmişlerse de aslında buzağı canlı filan değildi. Put yapmakta usta olan Sâmirî, heykelin içinde bir boşluk oluşturmuş, rüzgâra karşı konulduğunda arkasından giren hava önden çıkarken buzağı sesine benzer bir ses çıkartıyordu. Yani adeta düdük işlevi gören bir mekanizması vardı. İş bittikten sonra heykeli önlerine koyup “İşte beklediğiniz tanrı. Hem sizin hem de Musa’nın tanrısı. Zaten Musa’da bunu burada bırakıp kendini dağlara vurdu” dediğinde. Hepsi hemen kanmıştı. Belki bu kadar kolay olmasını Sâmirî bile beklemiyordu. Ancak Hz. Musa’nın onu yakıp parçalayıp denize savurması bütün havasını söndürmüştü. Hâlbuki Hz. Harun bu gerçeği daha önceden söylemişti onlara ama inandıramamıştı. Aslında içlerinden bazı aklı başında kişiler bunu anlamışlardı ama onlar da azınlıkta kalmışlardı.

Tefsirci Safedî daha değişik yaklaşmış olaya. Hem de Yahudi karakterine uygun. O, ayetin anlamını “İşte sizin ilahınız bu. Musa’nın ilahı zaten sizi unuttu” şeklinde verir. Yahudiler Allah’ı ve Hz. Musa’yı göz ardı etmemekle birlikte Mekke müşriklerinin inancına benzer şekilde bu buzağı tanrının kendilerini Allah’a yaklaştıracağına inanmışlardı. Sâmirî de onları bu düşünceye sevk etmişti. Böylece ne Allah’ı ne de Hz. Musa’yı inkar etmiş oluyorlardı. Üstelik gözleriyle gördükleri bir aracı tanrıları bile olmuştu.

Kendilerini “Allah’ın çocukları, sevgili ve seçkin kulları” (5718) saymaları, görme takıntıları ve yakın menfaat tutkuları her dönem Yahudilerin başlarına iş açmış görünür. Son yaşadıkları Hitlerin uyguladığı Holokost bunun çarpıcı örneğini oluşturur. II. Dünya savaşı sonrası Yahudiler arasında tanrıtanımazlığın artması buna bağlanır. Hitler gaz odalarında Yahudileri boğarken kendilerini seçkin kılan Tanrı bunların yüzlerine bile bakmamış, hiç yardım etmemişti. Bu hayal kırıklığı ile Yahudiler Tanrı’ya küsmüşler ve terk etmişlerdi. Öyle derin bir travma yaşamışlar ki, “Holokost’un ardından kim Tanrı’ya inanır ki?”, deme noktasına gelmişlerdi.

Ama onlar ellerine güç geçince ne yaptılar? Hitlerin kendilerine reva gördüğü şeyin benzerini hatta daha ötesini Filistinlilere yaptılar. Çünkü kendileri seçkin ötekiler her türlü muameleye layıktı. Kendileri efendi, diğerleri köleydi. Keşke tarihten biraz ders çıkarsalardı.

O yüzden Yüce Allah kıssanın sonunda şöyle bir uyarıda bulunur: “İşte böylece geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz.” Yani aklınızı kullananın, bunları düşünün, ders çıkartın ve ibret alın. Demek ki her daim insan aklına bir hatırlatıcı lazım. Yüce Allah onu da gösteriyor: “Kuşkusuz sana katımızdan bir hatırlatıcı yani Kur’an’ı verdik.” (20/99) Öyleyse Kur’an’a bakmak ve içindekilere uymak lazım. Bunların sadece Yahudilere söylendiğini sanmayalım. Aman ha! Bu uyarı sen, ben, o.. herkese. Hz. Musa’nın ve kavminin yaşadıklarından ibret alalım. Yoksa bir zamanlar Batılıların Antisemitizm iddialarında olduğu gibi bir topluluğu suçlamak ve onları mahkûm etmek için değil. Şimdi emperyalistler bunu bıraktı Müslümanlara yönelik İslamofobi uydurdular.

Sâmirî’nin Kimliği

İşin sonunda bir merakı daha gidermeye çalışalım. Ne kadar mümkün olursa?  Mümkün olursa dedim, çünkü Sâmirî’nin kimliği hakkında o kadar çelişkili bilgiler var ki, hangisinin gerçek olduğunu tespit çok zor. Belki İmam Matüridî gibi düşünüp “Allah’ın bilgi vermediği bir şeyin peşine biz niye düşüyoruz?” diyebiliriz. Ancak kişiliği ile ilgili bazı ipuçları bulmak mümkün hayat hikayesi içinde.

Birinci görüş, aslında o, İranlı bir aileye mensupmuş Yahudilere katılmış ve yahudileşmiş. Ancak eski mensup olduğu kavmin inek türü bir varlığa tapması saplantısından bir türlü kurtulamamış.

İkinci görüş, onun Yahudiler içinde Sâmira denilen bir topluluğa mensup olduğu bu topluluğun da ineklere taptığı. Buzağı figürünün öne çıkmasında mensubu olduğu kavmin inancının etkili olduğu düşünülmekte. Bir nevi suret-i haktan görünerek atalarının buzağı inancını İsrailoğullarının tamamının inancı haline getirmeyi hedeflemiş.

Üçüncü görüşte onun hikayesi biraz Hz. Musa’nın doğum serüvenine benzetilmiş. Hz. Musa’ya bile nasip olmayacak güzellikte bir hikaye uydurulmuş. Firavun yönetimi, başlarına bela olacak diye yeni doğan Yahudi erkek çocuklarını öldürüyordu. Nitekim Hz. Musa doğduğunda annesi Allah’ın verdiği ilham ile bir sepete koyup onu nehre bırakmış, akıntı da Firavunun sarayına götürmüştü. Sâmirî’de de benzer bir olay gerçekleşmiş güya. Doğduğunda Firavunun adamları tarafından öldürülmesin diye annesi onu bir mağaraya bırakmış. Mağarada ona Cebrail mürebbilik yapmış ve yetişmesini sağlamış. Buradan Cebrail’i tanıyan Sâmirî Hz. Musa Tura giderken ona refakat için gelen Cebrail’i tanımış ve atının ayak izinden bir avuç toprak alarak buzağı heykelini yapmış. Çok akla ve nakle yatkın bir hikaye gibi görünmüyor. Belki de kendisi veya çevresi tarafından olağandışı gizemli bir adam olduğunu göstermek için uydurulmuş olabilir.

Kur’an’da geçtiği şekliyle olayın akışı takip edildiğinde, Yahudi toplumu içinde Sâmirî’nin ailesinin iyi bir konumda olduğu anlaşılıyor. Bu konumu kullanarak Hz. Musa ile boy ölçüşemese de, yaptığı bir takım entrikalarla Hz. Harun’u etkisiz hale getirebildiği kesin. Hatta onun kışkırtmasıyla Hz. Harun’un canına bile kastetmişler. Sâmirî’nin halk nezdindeki bu itibarı Hz. Musa’nın yokluğunda planının engelsiz işlemesini sağlamış. Her münafık gibi onun en büyük hatası, Hz. Musa’nın Hz. Harun’un Allah’ın gerçekten elçileri olduğunu, bu yaptıklarının ve arkasındaki gizli ajandasının Allah tarafından açığa çıkarılacağını hesap edememesi. Nitekim Medine’deki münafıklar da Müslüman görüntüsü altında bir mescit inşa etmişler ve orada bir takın entrikalar çevirmeyi düşünmüşlerdi. Ama Yüce Allah onların planlarını açığa çıkarmış ve mescitlerini de zararlı mabet (mescid-i dırar) ilan etmişti. Sâmirî’nin yaptığı ile Hz. Peygamber zamanındaki münafıkların yaptıkları arasında tam bir paralellik var. Sâmirî’nin tüm detaylarıyla hayat hikayesini tespit imkanımız yok ama çarpıcı bir münafık karakterini ele veren çizgileri çok bariz.

Hatta bazı tefsirlerde onun neslinin devam ettiği ve yaşayanların olduğu bilgisi yer alır. Bunu tespit edip doğrulamak çok mümkün görünmüyor ancak şunu çok rahat söyleyebiliriz: Her dönemin İblisleri olduğu gibi Sâmirîleri olur. İblisin şeytanlıklarına karşı nasıl tetikte olmamız gerekiyorsa Sâmirîlerin nifak ve fesatlarına karşı da aynı dikkat ve kararlılık içinde olmamız gerekiyor.

Kıssadan Hisse

Demek ki, sadece Kitab’a uymak değil, aynı zamanda onu getiren Rahmet Peygamberi’nin izinde olmak gerekir. Onun izinde olmak demek, sünnet-i seniyyesine uymaktır. O’nun izinde olanlar hayatında sahabilerdi, şimdi bizler. Dünya imtihan alanı bu alanda iyiler de olacak kötüler de. Musa’nın yanında Harunlar da olacak Samirîler de. Bu kaçınılmaz. Dikkatli bakıldığında ve bilinçli olunduğunda bunlar arasındaki farkı kavramak çok da zor değil. Suret-i haktan görünmelerine aldanmamak lazım. Toplumu içten kemirirler bunlar. Uyduruk bilgilerle dindarlık pazarlarlar. Kafirin kucağına oturup kirli planlar kurarlar. Allah hepsinin yokluklarını versin! Bize düşen bunlara fırsat vermeyecek bir bilinçte olmak. Bu bizim elimizde ve elimiz güçlü. Çünkü elimizde Yüce Allah’ın indirdiği Kur’an ve Rahmet Peygamberi’nin uyguladığı Sünnet-i Seniyye var. Yüce Allah’ın bizlere ihtarı: “Ey iman edenler! Sakın ha Musa’yı üzen Yahudiler gibi olmayın. Söyledikleri kötü sözlerden ve attıkları iftiralardan Allah onu uzak kıldı. Onun Allah katında yeterince itibarı vardı.” (Ahzab 33/69)

Meraklısına

Matüridî, Te’vilât Ehli’s-Sunne, nşr. Fatıma Yusuf el-Hiyemî, III, 301-306.

Ebü’l-Leys, Tefsîru’s-Semerkandî, Beyrut 1427/2006, II, 351-354.

Zemahşerî, elKeşşâf, nşr. Muhammed Said Muhammed, Kahire ts. Daru’t-Tevfikiyye, III, 91-97.

Farheddin er-Razî, et-Tefsîru’l-Kebîr, İhyau’t-Turasi’l-Arabî, XXI, 98-112.

Beydavî, Envarü’t-tenzîl ve esrarü’t-te’vîl, nşr. Nasurüddin Ebu Said, Beyrut 2001, II, 651-653.

Safedî, Keşfü’l-esrâr ve hetkü’l-estâr, nşr. Bahattin Dartm, İstanbul 2019, 112-119. Irvın D. Yalom, Bir Psikiyatristin Anıları, İstanbul 2017, s. 31.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir