Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Salı, Ekim 20, 2020

Perinçek’i Dine Hakaret Ettiren İlahiyatçı Muhabirler

İnsan, hayatına vahiyle anlam verip Hz. Peygamber’i örnek almadıktan ve İslâm’ı hayatının ayrıntılarına hâkim kılmadıktan sonra, otobüse binerken, ayakkabısını giyerken, uyurken veya darda kaldığında besmele çekip dindarlık doyumuna ulaşmasının hiçbir anlamı yokur. Gayr-i müslim gibi yaşayıp Müslüman gibi istiaze etmenin pratik bir karşılığı olamaz. Tevhidin bütün boyutlarını yaşayışında göstermeyen bir kimsenin din anlayışı hastalıklıdır. Şirkin içerisinde kalıp Müslümanca ritüeller kullanmak kimseye bir şey kazandırmaz. İslâm bir bütündür. Özellikle tercih noktasında hiçbir dünya görüşüyle sentez edilemez. Bunun da şartı Allah Teâlâ’nın ulûhiyet ve rububiyetini iyi bilip bu bilgi ışığında hayatı anlamlandırmaktan geçer.

Müşrikler tarihin hiçbir döneminde Allah’ı(c.c.) hakkıyla bilip anlayamamışlardır.[1] Şöyle denilebilir; Allah (c.c.) hakkında yanlış bilgilenme veya cehalet, şirki ortaya çıkarmıştır. Bu durumu düzeltmek için yüce Yüce Allah kendi katından kitaplar ve peygamberler göndermiştir. Kitapların ve peygamberlerin gönderiliş amacı insana Allah’ı(c.c.) öğretebilmek ve O’nu işlevsel olarak tanıtmaktır. Allah Teâlâ hakkında gerekli bilgiyi öğrenmeyen ve yanlışlarını veraset usulü devam ettiren Mekke müşrikleri, putlar edinerek onları Allah’a (c.c.) yaklaştıran aracı varlıklar sayıp ibadet etmişlerdir.[2] Putların ahirette kendilerine şefaatçi/yardımcı olacaklarına inanmışlardır.[3] Bu sapkın düşünceleri daha da ilerleten şirk ehli, Allah’a(c.c.) oğullar ve kızlar isnat etmişlerdir.[4] Hatta meleklere cinsiyet atfedip onları Allah’ın kızları olarak görmüşlerdir.[5]Ayrıca, Allah’ı(c.c.) hiçbir zaman işlevsel bir ilah olarak kabul etmemişlerdir. Müşriklerin tanrı anlayışları pragmatiktir. Hayatlarının akışı iyi gittiğinde tanrı inançlarını korumuşlar, işler kötü gidince de inançlarında sarsıntılar yaşamışlardır. Kur’an bu şekildeki bir ilah anlayışını ilginç bir benzetmeyle Müslümanlara açıklamış ve müşrikler gibi bir inançtan uzak durmalarını öğütlemiştir: “وَمِنَ النَّاسِ مَن يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ اطْمَأَنَّ بِهِ وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ انقَلَبَ عَلَى وَجْهِهِ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ” “Allah’a, sanki bir yar kenarındaymış gibi tereddütlü, iman ile küfür sınırında kulluk ve ibadet eden insanlar da var. Kendilerine bir hayır dokunursa, buna pek memnun olurlar. Eğer musibete uğrarlarsa, çehreleri değişir, dinden yüz çevirirler. Onlar dünyalarını da, ahiretlerini, ebedî yurtlarını da kaybetmiştir. İşte kıyas kabul etmeyecek zarar, kayıp budur.”[6] Bu ayet Mekke müşriklerinin tavırlarını hem sergilemekte hem de hayatın gidişatı konusunda Allah Teâlâ ile pazarlık yapmanın yanlışlığına değinmektedir. Allah Teâlâ’ya ve dine karşı pragmatik bakış dün olduğu gibi bugün de vardır. Elbette böyle bir bakışın temelinde marifetullah hususundaki yanlışlar vardır. Bu nedenle Kur’an’ın birinci ve en önemli konusu Yüce Allah’ı hakkıyla tanıtmaktır.

Hayatı tevhidi bir çizgiden anlamlandıran Kur’an-ı Kerim, şirkin monoteist, düalist ve politeist biçimlerine savaş açmıştır. Müslümanları şirke karşı teyakkuz hâlinde tutmuştur. Şirkin en büyük zulüm ve küfür olduğuna atıfta bulunmuştur.[7] İmanın şirkle sentez edilemeyeceğini beyan edip böyle bir inanç biçiminin küfür olduğuna vurgular yapmıştır.[8] Yüce Allah’ın insana yakınlığına sık sıkdeğinmiştir. Özellikle ayet sonlarındaki kalıp ifadeler insanın sürekli ilahi denetim altında olduğunu beyan etmektedir. Bu bağlamda unutulmamalı ki Yüce Allah tarafından denetlendiği bilinciyle hareket eden bir kişi Allah’a yakınlık hissini ruhunda canlı tutarak hayatını aşkın bir şekilde anlamlandırır. “Her nerede olurlarsa olsunlar Allah’ın kendileriyle beraber olduğunu”[9]kavrayan Müslümanlar, Allah Teâlâ ile kurulan velayet/dostluk sayesinde yaratan ve emreden Rablerine karşı mutlak itaat içerisinde hayatlarını devam ettirirler. İlahi iradenin buyrukları dışında hareket etmezler. Tevhidi bir inanca sahip olmak, her an Allah Teâlâ ile olan irtbatı canlı tutmakla bir değer kazanır. Birçok ilahı rab olarak kabul eden politeist anlayış ise, beraberinde ruhi sıkıntıları da getiren çoğulcu bir inanış şeklidir. Çok ilahlılık dediğimiz politeizmi sadece putçuluk şeklinde anlamak, kavramın anlam alanını daraltmak demektir. Klasik putçulukla politeizmi birbirine karıştıran kişiler çok tanrıcılığı doyasıya yaşarken kendilerini yine de çok ilahlı bir insan olarak görmemektedirler. Hatta bu tip adamlar halkı Müslüman ülkelerde kendilerinin en iyi Müslüman olduklarını bile iddia ederler. Onların bu yanlış anlayışlarının nedeni, Kur’an-ı Kerim’deki ‘rab’ ve ‘ilah’ kavramlarının anlamlarını işlevsel şekilde bilmemekten kaynaklanmaktadır. Kur’an-ı Kerim’in nüzul sürecinde bile rabbimiz, Kendisinin varlığını bilen fakat fonksiyonel anlamda kabul etmeyen kişilere karşı, zatını “Rab” ismiyle tanıtmıştır. Bugünün modern putçuluğunun Müslümanlar arasında yayılmasının nedeni de Allah Teâlâ’yı gereği gibi tanıyamamaktan kaynaklanmaktadır. Allah’ı gereği üzere tanıyan insanlardan ne pozitivist, ne deist ne de ateist çıkar. İşte bu tanıyamayış insanların farklı batıl dinlere yönelmelerine sebep olduğu gibi, sağ ve sol düşüncenin farklı siyasi biçimlerine iman etmeye de sebep olmuştur. Birilerinin bu ülkede tevhidin esasını vahye uygun şekilde işlemeyişi ve şirke düşen kişileri Müslüman gibi göstermesi şirki daha da kökleştirmiştir. Hakikati söyleyen insanları bazı durumlarda “tekfir” hastalığı ile izah etmek de şirkin yerleşmesine sebep olan başka bir durumdur. İrtidat eden veya mutlak şirke düşen birisine kâfir olduğu hatırlatılmaz ise hidayete dönüş nasıl olacaktır? İdeolojilerin İslâm’ın karşısındaki uydurma dinler olduğunu kim söyleyecektir? Batılı bakış açısıyla İslâm’ı ve Müslümanları değerlendiren ekran uleması(!) reyting ve sempatizan kaybı endişesiyle itikadi konulara ciddiyetle eğilmemektedir. Resulullah’ın örnekliğinde kâmil Müslümanın ölçüleri ümmete verilmemektedir. Çünkü primlerini dünya sistemine, onun yükselen değerlerine övgü ve Müslümanları uyutma dili üzerinden elde etmektedirler.

Kur’an-ı Kerim, birçok ilahı rab olarak kabul eden kişileri ve onların ruh hâllerini şu ayet-i kerimede kendi mükemmel üslubuyla şöyle dile getirmiştir: “ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا رَّجُلًا فِيهِ شُرَكَاء مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلًا سَلَمًا لِّرَجُلٍ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا الْحَمْدُ لِلَّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ “Allah bir örnek verdi: kendisi hakkında uyumsuz, geçimsiz bulunan, sahipleri de çok ortaklı olan (köle) bir adam ile yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd yalnızca Allah’adır. Hayır, onların çoğu (gerçeği) bilmiyorlar.”[10] Ayet-i kerime, bir yönüyle şirkin seküler versiyonunu gösterdiği gibi bir yönüyle de Yüce Allah’tan başka birilerini rab olarak kabullenmenin insan hayatındaki kötü izlerini temsil hâlinde bizlere sunmaktadır.
“Burada, bu misalle taş ve topraktan yapılmış tanrıların kast olunmadığını açıklamakta fayda mülahaza ediyoruz. İşaret edilmek istenen, insanlara birbirinden çelişkili emirler veren ve kendilerine kulluk etmeleri için, onları kendi yanlarına çekmeye çalışan canlı mabutlardır. Dolayısıyla bu misalin taş ve topraktan yapılmış putlara ıtlak edilmesi mümkün değildir. İşaret edilmek istenen mabudlardan biri, insanı tatmin etmesi için çeşitli heveslere sevk eden kendi nefsidir. Diğeri kişinin kendi ailesidir, kabilesidir, milletidir, toplumudur, din adamlarıdır, liderleridir, kanun koyucularıdır, ticari ve iktisadi güçlerdir vs. Tüm bunlar insanı kendi yanlarına çekmek ve etkileri altına almak için çırpınmakta ve çoğu zaman birbirlerine ters düşen isteklerde bulunmaktadırlar. Herhangi birinin isteği karşılanmadığında, hemen ceza vermeye kalkışırlar. Elbette her birisinin de ceza verme yöntemi farklıdır. Biri kalbe sıkıntı verirken diğeri zelil etmeye çalışır başka biri ilişkileri kesmekle tehdit ederken diğeri iflasa sürüklemekle korkutur, biri dini silah olarak kullanır, öbürü kanunlarla korkutmaya çalışır. Velhasıl insanın bu çıkmazdan kurtulabilmesi için bir tek çıkış yolu vardır. Bu da hâlisane bir kalple tevhide sarılmaktır. Yani, sadece bir tek olan Allah’a kulluk etmek ve onun dışındaki her şeyden kesilmektir.”[11] Hayatın birden çok ilahla anlamlandırılmasının haramlığını kendi harika üslubuyla bizlere anlatan Kur’an-ı Kerim, Müslümanlardan hayatlarını parçalamamalarını istemiştir. Hayatlarını parçalayanlara kitaplar göndermek suretiyle onları uyarmış ve Müslümanlardan da onların hâllerinden ders almalarını istemiştir. İstemiş ama vakıa bu isteğin karşıtı şeklinde cereyan etmiştir. Allah Teâlâ’yı hakkıyla tanımayan ve tevhidi inkâr eden ideolojik elit, siyasete hâkim olduktan sonra hayatın bütün alanlarını seküler ve pozitivist bir anlayışla yorumlayıp halka dayattıkları için Müslümanların din anlayışlarını da parçalamışlardır. Parçalanan din anlayışının birinci ana kaynağı Kur’an-ı Kerim olduğundan, ilahi kitap da böylece pratikte parçalanmıştır. Bütün bunları radikal bir yaklaşımla sorgulayıp parçalanan din anlayışını tecdit edecek kimseler de çıkmamış veya çıkanların bir kısmı da öldürülmüştür; susturulmuştur. Şimdilerde ise din ahlaki bir kurum olarak sunulmakta ve onun hayatın genişlik alanlarındaki söylemleri ya inkâr edilmekte veya tarihsel bir yaklaşımla buharlaştırılmaktadır. “Dinin iktidar ve hâkimiyet iddiası yoktur” diyen bir ilahiyatçının veya sözde bilginin haçlı gâvurundan hiçbir söylem farkı yoktur. Müşriklerin derdi, hâkimiyet iddiasındaki bir dinle hesaplaşmaktır. “Dinin iktidar talebi yoktur” dedikten sonra, din zataen işlevsiz kılınmaktadır. İnsanın tanrılaştırılmasının yolu açılmaktadır. Bazı din bilginleri bu kötü söylemi sığ bir dille gündemde tuttukları için şimdilik dünya sisteminin uçbeyleri tarafından kullanılmaktadırlar. Politeist bir hayatın çağdaş yüzünün değirmenine su taşımakla yükümlü olan bu zevat yaşanan hayatın şirk olduğuna dair en ufak bir endişe bile taşımamaktadırlar.

[1] Bak: Hac 22/73-74

[2] Bak: Zümer 39/3

[3] Bak: Yunus 10/18

[4] Bak: En’am 6/100-101; İsra 17/40

[5] Bak: Saffat 37/153; Zuhruf 43/15-16

[6] Hac 22/11

[7] Bak: Lokman 31/13

[8] Bak: Enam 6/82; Yusuf 12/106

[9] Hadid 57/4

[10] Zümer 39/29.

[11] Mevdudi, a.g.e, V, 104.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir