Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Salı, Ağustos 4, 2020

Muhafazakar Camianın İstanbul Sözleşmesine Yaptığı Zulüm

.
Zulüm kelimesinin karşılığı, “bir şeyi eksilterek veya artırarak veya zamanından veya mekanından kopararak onu kendine ait olmayan bir yere koymaktır”(Ragıp el İsfahani, Kur’an Kavramları Sözlüğü/el-Mufredat). Muhafazakâr camia, olmayan şeyleri varmış gibi göstererek, olanları da artırarak İstanbul Sözleşmesine resmen zulmediyor.
.
Bu sözleşmenin eşcinselliği meşrulaştıran ve/veya teşvik eden herhangi bir maddesi yok. Lütfen bu zulmü yapmayalım. Bir topluma olan kinimiz bizi adaletten men etmesin(5/8).
.
Sözleşmenin en çok speküle edilen 4. Maddesi, -özetle- hiç kimseye şiddet uygulanmamalı, eğer uygulanırsa bu sözleşmenin öngördüğü tedbirler mağdurun cinsine, rengine, ırkına, diline, dinine, statüsüne, siyasi görüşüne, cinsel yönelimine, vatandaş veya mülteci/göçmen olup olmadığına bakılmaksızın -ayrımcılık yapmadan- tatbik edilir/edilmelidir, diyor (1).
.
Yani bir insan eşcinseldir diye dövülemez, şiddet uygulanamaz, öldürülemez, eğer böyle bir fiil gerçekleşirse devlet olarak mağdurun cinsel kimliğine -eşcinsel olmasına- bakarak ayrımcılık yapma, sözleşmenin öngördüğü tedbirleri uygula….
.
Bunun nesine itiraz edeceğiz? Eğer öldürülen kişi (mağdur) eşcinsel ise onu öldüren katile ceza vermeyecek veya ceza indirimi mi uygulayacağız? Katili günahsız mı sayacağız? Kur’anın neresinde yazıyor böyle bir hüküm?
.
Eğer bu sözleşme 4. Maddedeki ‘’cinsel yönelim’’ ifadesi nedeniyle eşcinselliği teşvik ediyorsa o zaman göçmen ve mülteciliği de teşvik ediyor demektir. Çünkü aynı maddede mülteci ve göçmen ifadeleri de var. Ne yani, Avrupa, tir tir titrediği mültecilik olayını mı teşvik ediyor? ‘’Aman bize mülteci gelmesin’’ diye dünyayı ayağa kaldırırken, kapılarını kapatırken, diğer taraftan da (bu sözleşme ile, gizliden gizliye) ülkelerindeki mültecileri artırmaya mı çalışıyor? Hiç mi düşünmeyeceğiz?
.
Ne kadar başarılı olup olmadığı ayrı bir tartışma konusudur ama bu sözleşmenin yegâne amacı başta kadın olmak üzere ayrımcılığa maruz kalan kesimlere karşı şiddeti önlemektir. Sözleşme bu amaca matuf bazı düzenlemeler içeriyor/öneriyor. Bunun için tabi ki bazı çerçeveler de çiziyor ama uygulama ile ilgili detaylara girmiyor. Bunu sana/taraf devlete bırakıyor.
.
Sen bu amaca matuf olarak – toplumuna, dinine, örfüne, geleneklerine uygun- düzenlemeler yapabilirsin. Hatta istersen ‘’şiddeti ancak bu şekilde önleyebilirim’’ diyerek ilk okuldan itibaren İslam Ahlakı dersini müfredata koyabilir, bunu her sene ders olarak anlatabilirsin. Evet, bunu yapabilirsin. Yeter ki şiddeti davet eden bir uygulama yapma ve şiddeti önle; bunun için kurumlar arasında işbirliği yapabilir, çesitli projeleri hayata geçirebilirsin, hatta geçirmelisin. Nitekim sözleşmenin maksatlarını anlatan 1. Maddenin ‘’e‘’ fıkrası şöyledir;
.
‘’Kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetin ortadan kaldırılması için bütüncül bir yaklaşımın benimsenmesi maksadıyla kuruluşların ve kolluk kuvvetleri birimlerinin birbiriyle etkili bir biçimde işbirliği yapmalarına destek ve yardım sağlamak.’’(1/e)
.
Sen bu amaçla istersen okulları da camileri de devreye sok ve kolluk kuvvetlerine yardımcı ol, yeter ki şiddeti önle.
.
Zulmedilen bir diğer kavram toplumsal cinsiyet. Sözleşme bunu biyolojik cinsiyet maksadıyla kullanmıyor, bilakis bunu ondan ayırt ederek ne kast ettiğini TANIMLAR bölümünde net bir şekilde söylüyor. Nitekim 3. maddenin ‘’c’’ ve ‘’d’’ fıkraları şöyledir.
.
3/c. “toplumsal cinsiyet”, herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler olarak anlaşılacaktır”
.
4/d. “kadınlara karşı toplumsal cinsiyete dayalı şiddet”, bir kadına karşı, kadın olduğu için yöneltilen veya kadınları orantısız bir biçimde etkileyen şiddet olarak anlaşılacaktır”
.
Bu ifadelerin neresi kapalı? Toplumsal cinsiyet, toplumun erkek ve kadın cinsiyetine yüklediği sosyal rollerdir. Mesela bizim toplumumuz zina yapan erkeği ‘’çapkın’’ zina yapan kadını ise ‘’fahişe’’ olarak niteler. Alın size işte tipik bir toplumsal cinsiyet rolü, daha doğrusu toplumsal cinsiyet eşitsizliği.
.
Benzer şekilde namus kavramı kadın üzerinden tanımlandığı için zina yapan erkek mazur görülürken zina yapan kadın öldürülüyor, öyle değil mi? Alın size işte toplumsal cinsiyete dayalı tipik bir şiddet örneği. Erkek yaşıyor, kadın öldürülüyor. Oysa zina yapan her kadın bunu bir erkekle yapıyor, öyle degil mi?
.
İşte namus meselesinde de şözleşme diyor ki, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağla, ama erkeği de öldürerek değil, kadını da yaşatarak.
.
Bunların neresini anlayamıyorsunuz? Yapmayın Allah aşkına bu zulmü;
‘’Bir topluma olan kininiz sizi adaletten alıkoymasın’’(Maide 8).
‘’Bilmediğin(iz) şeyin ardına düşme(yin). Çünkü göz, kulak ve gönül, bunların hepsinden sorumlu tutulacaksın(ız)’ (İsra 36)
‘’Kitabı okuduğunuz halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?’’ (Bakara 44)
.
İstanbul Sözleşmesi bağlamındaki tartışmaların çoğu ne yazık ki bir tartışma/müzakere değil tipik bir ‘’safsata’’dır. Bu, ‘’korkuluk hatası’’ veya ‘’korkuluk safsatası’’ olarak nitelenen ve de karşı tarafın tezini çarpıtarak yansıtma esasına dayanan bir mantık hatasıdır. Burada eleştirilecek veya saldırı yapılacak olan karşıt tezler çarpıtılarak veya olmayan bir şey varmış gösterilerek veya olabildiğince basitleştirilerek yeni bir forma sokulmakta ve hedefe bu şekilde konulmaktadır. Böylece menzile yıkılması aslına kıyasla daha kolay bir hedef (korkuluk) konulmuş olmaktadır. Saldırı bu yeni ve zayıf hedefe yapılır. Bu çarpıtmalar çoğu kez kasıtlı olarak yapılırlar. Tahmin edileceği üzere korkuluk safsatası akılcı ve dürüst tartışma ortamını imkânsız kılan bir mantık hatasıdır. Nitekim bu durumu İstanbul Sözleşmesi bağlamındaki tartışmalarda da görüyoruz. Tartışılan konuların artık İstanbul Sözleşmesi ile bir ilgisi yok. Hatta bu tartışmalar bazı zeminlerde o kadar uç noktalara savruluyor ki, artık konu İstanbul Sözleşmesi meselesi olmaktan çıkıyor, edep, ahlak ve erdem meselesi haline geliyor; bu, benim de içinde bulunduğum muhafazakâr-dindar camia için çok üzücü bir durum.

Dolayısıyla pozisyonumu bir kez daha belirtmek istiyorum;
Allah’ın Kitabından başka hiçbir metne kefil olamayacağımı defalarca deklare eden biri olarak böyle bir beşerî bir metni (İstanbul Sözleşmesini) savunuyor pozisyonda gözükmek açıkçası bana zül geliyor. Ama o kadar büyük bir zulüm yapılıyor ki bu sözleşmeye, madem ki bizden olmayanlara ve hatta kin güttüğümüz topluma/kişilere karşı bile Allah için adaleti ayakta tutan şahitlerden ve kavvaminden (min kavvamine) olacağız, o halde bu sözleşmeye karşı yapılan zulümlere (haksız isnatlara) karşı susamazdım. Ayrıca üzerinde çalıştiğim (kitap yazdığım) bir konuda bildiklerimi ve düşündüklerimi -sırf çoğunluk farklı düşuñuyor diye- ketmedemezdim. Yoksa bu sözleşme ne kefil olabileceğim bir metindir, ne de yeri doldurulamayacak, alternatifi olmayan bir sözleşme. Bu vesile ile ‘’İstanbul Sözleşmesi Yaşatır’’ veya ‘’İstanbul Sözleşmesi Öldürür’’ şeklindeki kategorik sloganlardan da beri olduğumu beyan etmek isterim. Benim işaret ettiğim hususlar tum bu sloganik çerçevelerin haricindedir.
.
Ekler;
.
Madde 4/3- Taraflar bu Sözleşme hükümlerinin, özellikle de mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirlerin, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka tür görüş, ulusal veya sosyal köken, bir ulusal azınlıkla bağlantılı olma, mülk, doğum, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen veya mülteci statüsü veya başka bir statü gibi, herhangi bir temele dayalı olarak ayrımcılık yapılmaksızın uygulanmasını temin edeceklerdir.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir