Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Pazartesi, Ağustos 3, 2020

Kur’an’daki Bu Kıssayı Hiç Duymuş Muydunuz?

Cenab-ı Hak, Hz. Musa zamanında Yahudiler Mısır’dan çıktıktan sonra onları mukaddes topraklara yerleştirmek ister. (Bu toprakların Filistin, Şam veya Ürdün olduğu yönünde farklı görüşler vardır.) Ancak bunun için Yahudilerin o topraklarda bulunanlarla mücadeleye hazır olması gerekir. Hz. Musa, kavmi içinden on iki temsilci seçerek keşif yapmak üzere bu topraklara gönderir. Keşif için gidenler oralarda güçlü, kuvvetli, zorba insanların yaşadığını görerek ürkerler. Durumu gelip Hz. Musa’ya bildirirler. Hz. Musa, bu bilgiyi halka yaymamalarını, aksi takdirde halkın şevk ve cesaretinin kırılacağını belirtir. Buna rağmen iki kişi dışında diğerleri bu bilgiyi halka yayarlar. Bunun üzerine halk, o topraklarda bulunanlarla savaşmaktan korkar. Hz. Musa’nın bütün emir ve teşviklerine rağmen savaştan geri dururlar. Bunun üzerine Hz. Musa Allah’a “bu kavimle aramızı aç” diye dua eder. Sonunda o topraklar o Yahudilere kırk yıl haram kılınır ve Yahudiler kırk yıl boyunca çöllerde kalmak zorunda kalır.

Şimdi bu kıssanın ana hatlarını Mâide Sûresinden takip edelim:

  1. Bir zamanlar Musa, kavmine şöyle demişti: Ey kavmim! Allah’ın size (lütfettiği) nimetini hatırlayın; zira O, içinizden peygamberler çıkardı ve sizi hükümdarlar kıldı. Alemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi.
  2. Ey kavmim ! Allah’ın size (vatan olarak) yazdığı mukaddes toprağa girin ve arkanıza dönmeyin, yoksa kaybederek dönmüş olursunuz.
  3. Onlar şu cevabı verdiler: Ey Musa! Orada zorba bir toplum var; onlar oradan çıkmadıkça biz oraya asla girmeyeceğiz. Eğer oradan çıkarlarsa biz de hemen gireriz.
  4. Korkanların içinden Allah’ın kendilerine lütufda bulunduğu iki kişi şöyle dedi: Onların üzerine kapıdan girin; oraya bir girdiniz mi artık siz zaferi kazanmışsınızdır. Eğer müminler iseniz ancak Allah’a güvenin.
  5. [Yahudiler:] “Ey Musa! Onlar orada bulundukları müddetçe biz oraya asla girmeyiz; şu halde, sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız” dediler.
  6. Musa: “Rabbim! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına hakim olamıyorum; bizimle, bu yoldan çıkmış toplumun arasını ayır” dedi.
  7. Allah, “Öyleyse orası (arz-ı mukaddes) onlara kırk yıl yasaklanmıştır; (bu müddet içinde) yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Artık sen, yoldan çıkmış toplum için üzülme” dedi.

Bu kıssada öyle derin mesajlar yüklü ki… Ancak biz, en bâriz olan dört tanesine kısaca temas edelim.

  1. İman ediyorsan Allah’a ve peygamberine saygılı ol:

Hakkıyla iman edenler Cenab-ı Hakk’a ve onun peygamberine karşı saygısızlık anlamına gelecek şeylerden uzak durmalıdır. Bu kıssada, Peygamberine “sen ve Rabbin gidip savaşın, biz burada oturacağız” diyen ve Peygamberine hitap ederken “Ey Musa!” diye sıradan bir insana hitap eder gibi üslup kullanan Yahudilerin Cenab-ı Hakk’a ve onun peygamberlerine ne kadar saygısız davrandıklarını görüyoruz. Rabbimiz bu kıssa üzerinden tüm zamanların insanlarına da bir ders veriyor.

Bir Hz. Musa’nın ashabına bakın, bir de Allah Resûlü Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) ashabına. Bedir savaşı öncesinde Allah Resûlü, ashabı ile savaş konusunda istişare yaptı. Medine’den savaş yapmak için değil, Ebu Süfyan komutasındaki kervanı basmak için ayrılmışlardı. Ama kervanın kurtulduğu, buna karşılık 1000 kişilik bir ordunun geldiği haber alınınca Allah Resûlü savaş yapıp yapmama fikrini ashabına sordu. Ashab-ı kiram adına konuşan Mikdad ona şöyle dedi: “Ya Resûlallah, bize denize dal desen seninle birlikte denize dalarız. Hiçbirimiz de geri kalmaz. Biz sana Musa’nın kavminin dediği gibi demeyiz. Biz sana deriz ki Sen ve Rabbin savaşın, biz de seninle birlikte savaşacağız deriz.” (Buharî)

Bugün ise İslam ümmeti içinden de Cenab-ı Hakk’a ve Allah Resûlü’ne (s.a.v.) saygıda kusur edenler bundan ibret almalı, yaptıkları davranışın daha önce Yahudiler tarafından yapılanın benzeri olduğunu fark etmelidirler.

  1. Kader iki yönlüdür:

Allah, mukaddes toprakları Yahudilere yazdığını, onlar için takdir ettiğini belirttiği halde Yahudilerin burayı ele geçirmek için cihad etmelerini farz kılmıştı. Burada kaderin sırrını görüyoruz. Cenab-ı Hak bir şeyi takdir ve tayin eder ancak mutlaka kulun da burada emek ve çabasına yer vardır. Kaderin bir ucu Allah’ın takdirine, diğer ucu kulun gayretine bağlanmıştır. Allah takdir etmediyse kulun gayreti neticeyi değiştirmez. Allah takdir etmiş olsa bile kul bu takdiri elde etmek için gayret göstermiyorsa Allah da takdirinden onları mahrum eder. Yahudiler için takdir edilmiş olan mukaddes topraklar, orası için cihad etmekten kaçınan topluluğa haram kılındı ve onlar ceza olarak kırk yıl çölde kaldılar. Takdir kendilerine ulaşmadı.

Öyleyse her mümin, kendisi için takdir edilen uğrunda gayret göstermesi gerektiğini bilmelidir. Mesela bütün canlıların rızkını Rabbimiz takdir etmiştir, ancak aynı Rabbimiz bizden rızkımızın peşinden koşmamızı defaatle emretmiştir. Hal böyle iken “nasıl olsa rızkımı Rabbim takdir etmiş, ben de bir köşede oturup rızkımı bekleyeyim” dersek o zaman kader ve tevekkülün manasını ıskalamış oluruz.

  1. Sen üzerine düşeni yap, ondan sonra Allah’tan iste

Cenab-ı Hak, müminlerin başarılı olabilmelerini bir takım kurallara bağlamıştır. Bu kurallara uymayan müminler hayatta başarılı olamazlar. Müminler kendilerine düşeni yapmaları gerekirken kenarda oturup işi Allah’tan beklemeleri doğru olmaz. Rabbimiz İslam ümmetinin başarılı olmasını “Allah’ın dinine yardım etmek için gayret gösterme”ye bağlamış ve “Siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve [küffar karşısında] ayaklarınızı sabit kılar” (Muhammed, 7) buyurmuştur. Günümüzde İslam toprakları tarumar olurken, Müslümanlar öldürülürken bütün müminlerin olan bitene seyirci kalıp, kenarda oturup bütün bunlara Allah’ın müdahale etmesini istemeleri, tam bir benzerlik şeklinde olmasa bile bir ölçüde Yahudilerin Hz. Musa’ya “sen ve Rabbin savaşın, biz burada oturacağız” demelerine benzemektedir.

Bir konuda dua edecek olan müminin o konuda elinden geleni yapmış olması gerekir. Bunu yapmadan, gayret göstermeden doğrudan Allah’tan istemek tevekküle aykırıdır. Tevekkül, sebeplere sarılmayı ama sonucu Allah’tan bilmeyi gerektirir.

  1. Güçlü olan değil Hakkın yanında olan galip gelir.

Mümin iman etmeli ki düşman ne kadar güçlü kuvvetli olursa olsun eğer Allah müminlere yardım ederse onlara galip olabilecek olan yoktur. Ancak Allah’ın yardım ve desteği olmadan güç ve kuvvet hiçbir işe yaramaz. Nitekim Rabbimiz şöyle buyurur:

“Allah size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi bırakıverirse, ondan sonra size kim yardım eder? Müminler ancak Allah’a güvenip dayanmalıdırlar.” (Âl-i İmran, 160)

Tarih boyunca nice az topluluklar, Allah’ın izin ve yardımıyla büyük toplulukları yenmiştir.

“Nice az sayıda bir birlik Allah’ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir, ” (Bakara, 249)

Öyleyse kuvvet çokta değil Hak’tadır.

Rabbimiz bu kıssayı hakkıyla anlayıp gereğini hayatına yansıtanlardan eylesin.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir