Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Cumartesi, Ağustos 1, 2020

Haremeyn-3: Batılılar ve Vehhabiler Osmanlı/Türk Düşmanlığında Anlaştılar

Doç. Dr. Muhammet Altaytaş’ın Kafkas Üniversitesi ilahiyat fakültesi Dergisi’nin Temmuz sayısında yayınlanan (https://dergipark.org.tr/tr/pub/kafkasilahiyat/issue/55832) makalesinden alıntılar yaptığımız Ayasofya’ın Gölgesinde Müslüman Şuuru ve Haremeyn adlı yazımızın üçüncü bölümünü dikkatlerinize arz ediyoruz.

Yaklaşık bin yıldır Müslümanların gerek siyasî (Selçuklu, Osmanlı, Türkiye) gerekse itikadî (Ehl-i Sünnet) mihverini teşkil etmesi ve doğduğu bölgenin Osmanlı hâkimiyetinde olması sebebiyle Suudî Vehhâbîlik, bilhassa Osmanlıya/Türk’e karşı olarak doğmuş ve bütün tarihî boyunca da gerek doğrudan ve açıktan gerekse dolaylı ve gizli olarak bu muhalefetini sürdürmüştür. Batılıların bin yıllık tarihinde hemen bütün Haçlı seferlerinde İslâm adına karşısında bulduğu Türkler, onları sadece Anadolu’dan kovmakla kalmamış Viyana kapılarına dayanarak varlıklarını tehdit etmiştir. Batılı tasavvurundaki “yenilmez Türk”ün mağlup edilebileceği umudunun yeşerdiği 18. yüzyılda Batılılar ile doğum sancısı çeken, varlık ve nüfuz mücadelesine girişen Suudî Vehhâbîler, Osmanlı/Türk düşmanlığında birleşiyorlardı. Bunu çok iyi tespit eden taraflar İslâm’ın ve hilafetin mümessili olarak görülen Osmanlı’ya/Türk’e karşı gizli ya da açık bir işbirliği yürütmüşlerdir. Osmanlı’nın parçalanmasında ve Müslümanların vatanlarını, devletlerini, siyasî ve itikadî birliklerini kaybetmesinde bu işbirliğinin önemli bir rolü olmuştur. Vehhâbîliğin siyasî bir “başarısı” olarak değerlendirilecekse Osmanlı coğrafyasında Suud devletinin ortaya çıkışı da yine bu iş birliğinin bir neticesidir. Bu manada tarihî olarak Vehhâbîliğin aslında siyasî olarak gayrimüslimin safında ve Osmanlı’ya/Türk’e, Müslümana karşı neşvu nema bulduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.”

“Vehhâbî anlayışa göre Hicazlı’ların büyük bölümü asırlardan beri ya müşrikler ya da iflah olmaz bid’atçılar olduklarından dolayı, onlar yaşadıkları kutsal toprakları hem itikadî hem de mimarî ve kültürel olarak şirk ve bid’at alâmetleriyle doldurmuşlardır.  Kutsal toprakları şirk ve bid’atten temizlemeyi kendine misyon edinen Vehhâbîler, şirk ve bid’at şiârı olarak gördükleri hemen bütün kubbe, türbe ve kabristanları düşman belleyip ilk fırsatta yıkmaya giriştiler. Nihayetinde bugün Suudi Arabistan sınırları içinde Rasulüllah’ın (s.a.v.) kabrinden başka tarihî kabir bırakılmamıştır. Fakat yine de bu yıkım işi, genel olarak Müslümanların tepkisinden çekinen İbn Suud’un gayretleri neticesinde kısmen de olsa engellenebilmiştir. Vehhâbî Selefîliğin, sunulduğunun aksine, bir öze dönüş hareketi olmaktan ziyade, bin dört yüz yıllık İslâm ilim, kültür, sanat ve mirasını inkâr ve tarihten silme hareketi olarak işlev göründüğü söylenebilir.”

“1955’ten sonra petrol gelirlerinin artmasıyla birlikte, genişletme faaliyeti gerekçesiyle, Mekke ve Medine’nin, Osmanlı’dan kalma tarzına ciddi müdahaleler yapılmaya başlanmıştır. Bilhassa 1989’dan sonra Osmanlı’dan beri süre gelen, Mekke’de Kâbe’yi, Medine’de Mesecid-i Nebevî’yi ve altında Ravza-yı Mutahhara’nın bulunduğu yeşil kubbeyi gölgeleyecek şekilde yüksek bina yapılmaması anlayışı tümüyle terk edilmiş, çok katlı modern binalar, gökdelenler inşa edilmiş, başta Kâbe’nin çevresi olmak üzere Mekke şehri mimarî açıdan, deyim yerindeyse modern bir Amerikan şehrine benzetilmiş, nihayetinde Mekke-i Mükerreme günümüzdeki şekle büründürülmüştür. Elbette bu benzerlik sadece mimarî açıdan bir benzerlikten ibaret değildi. Zira sermayeyi tanrılaştıran yürürlükteki uluslararası hâkim sistem, hotelleri, alışveriş merkezleri, inşaat ve turizm sektörü gibi hemen bütün ekonomik ve kültürel boyutlarıyla, Müslümanların kıblesine çöreklenmiş vaziyettedir.”  

Devam edecek…

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir