Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Perşembe, Eylül 24, 2020

Tasavvuf Bireysel Manevi Zevkleri Paylaşmak Mıdır?

Kur’an-ı Kerim’in yaşanmış bir hâli olan Hz. Muhammed (s.), hayatın bütün alanlarında Müslümanlar için örnektir. Davranışlarını onun hayatından almayan hiçbir yaşayış meşru değildir. “Allah’a ve ahiret gününe inanan, Allah’ı çokça zikredenler için usve/model”[1] gösterilen Resulullah (s.), ömrünü ümmetinin içerisinde ve onların hâllerini, gidişatlarını ve ahlaklarını değiştirmek; sıratı müstakime yönlendirmekle geçirmiştir. Sosyal alandan ve toplumun sorunlarından kopuk yaşamayı sevmemiştir. Bu bağlamda, değil insanlık için çalışmak, onların ıslahı için; “Allah yolunda bir akşam veya sabah yürüyüşünü dünya ve içindeki her şeyden daha hayırlı”[2] görmüştür. “İnsanların içerisine karışıp onların sıkıntılarına ve dertlerine ortak olan, sabreden mü’min, onların içerisine karışmayıp sıkıntılarına katlanmayan mü’minden daha hayırlıdır.”[3] buyuran Resulullah (s.), toplumun içerisinde durmayı ve cemaatleşmeyi tavsiye etmiştir. “Allah yolunda ayağı tozlanan kimseye cehennem ateşinin haram olduğu”[4] müjdesini veren Hz. Peygamber (s.); “Cihad etmeden ölen bir kimsenin münafıklıktan bir şube üzere öleceği”[5] uyarısını da yapmıştır.

İnsanlığın itikadi, sosyal, itikadi ve ahlaki gidişatından her Müslüman sorumludur. Bu sorumluluğu yerine getirebilmesi için de; “Müşriklere karşı malıyla, canıyla ve diliyle cihad etmesi”[6] emredilmiştir. İslâm dininde hiçbir ibadet cihada denk tutulmamış ve “Allah yolunda cihadın dengi, mücahid savaştan dönene kadar hiç ara vermeksizin oruç tutmak ve sürekli namaz kılmak gibidir.”[7] diye belirtmiştir. Bu ifadenin anlamı; sürekli namaz kılmak ve hep oruçlu olmak nasıl imkânsızsa, cihada denk bir amel yapmak da imkânsızdır. Resulullah (s.), her an cihad halinde olmuştur. Cihad ve türleri Kur’an’ın ana konusu olduğu gibi, konuyla ilgili yüzlerce hadis irad edilmiştir. “Her peygamberin bir ruhbanlık alanı/ yoğunlaştığı tek bir iş ve ibadet konusu vardır. Bu ümmetin yoğunlaşıp sürekli çalışacağı alan ise Allah yolunda cihaddır.”[8] Nebevi uyarısı, Müslümanlara hedef koymuştur. İslâm ümmeti şayet hedeften kopacak ve sapacak olursa maddi ve manevi düşüşün olması kaçınılmazdır. Düşüşü önleyebilmek için Müslümanların ilkeli, fıkıhlı, kadrolu, iktidar hedefli, sürekli, tevhidi, adaletli ve ahlaklı bir çalışma ortaya koymaları şarttır.

Böyle bir giriş yapmamızdaki amaç; tasavvuf, fıkıh ve istikametten kopuk bir kurum olmaması gerekirken maalesef günümüzde aşırı bireyselleşmiştir. Bireyselleşmesiyle, bu kurumların ranta yönelik çalışmalarının olmadığını iddia etmiyoruz. Bireyselleşmekten kastımız; ülkenin itikadi ve ahlaki haritası çıkarılarak ideolojik kirlenmeye karşı plan ve proje üretilmeyişidir. İşlerin ehliyetli insanlara bırakılmayışıdır. Buna ek olarak; hayatın anlamlandırılmasında İslâm’ın toplumsal, siyasal, iktisadi ve hukuki alanda ciddiye alınmaması; Allah Teâlâ’nın emir alanının terk edilmesidir. Allah’ın emir alanının hesaba katılmadığı bir dünyada, tasavvufu sadece fiziki manada tesbih çevirmeye (boncuktan yapılmış eşyayı kasdediyoruz) indirgemek ve hayatın diğer genişlik alanlarından çekilmek, İslâm adına işlenen bir cinayettir. Bundan dolayı bu kurumların, kendilerini başta usul olmak üzere plân, program, kadro, hedef kitleleri tayin ve tespit, ilmi çalışmalar, kurumlaşma, bidatlardan arınma, tasavvufun yerini belirleme, diğer Müslümanlarla ortak hareket edip güç oluşturma, siyaset fıkhı yapma, tabanlarını politik kurumlara satmama ve ülkeye yaşanabilir bir ahlak projesi hazırlama konularında yenilemesi zaruridir. Kadim dönem tasavvuf uleması; ilmi çalışmalarda aktif görev almış, siyasete tenkit ve ıslah projesi sunmuş, itikadi kirlenmeye karşı tecdid programı uygulamıştır. Günümüz tasavvufu bu saymış olduğumuz alanların çok gerisine düşmüştür. Bireysel ve lokâl eleştiriler yapmak suretiyle polemiğe girmek istemiyoruz. Kurumsal anlamda bir yenilenme ve plânlamayı da acilen bekliyoruz.

Tasavvuftaki bireyselleşme ve kapalı odalarda belirli zevkleri paylaşmaya karşın şu hadisi her Müslümanın özelde de dervişlerin düşünmesini tavsiye ediyoruz: “Adamın birisi, bir seriyye hareketinde Hz. Peygambere geldi ve şöyle dedi: ‘Ya Resulallah! Ben bir mağaraya rastladım. Etrafı sulak ve yeşillik. Bu sular ve etrafındaki sebzelerle beslenir, dünyadan el etek çeker, hayatımı ibadetle ikame ederim, diye düşündüm. Daha sonra, Resulullaha gider, durumu O’na sorarım, izin verirse bunu yaparım dedim ve size geldim.’ Adam durumunu Hz. Peygambere (s.) anlatınca, Resulullah (s.) şu cevabı vermiştir: Ben ne Yahudilikle ne de Hıristiyanlıkla gönderildim. Ben her türlü aşırılıktan uzak olan Haniflikle gönderildim. Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki Allah yolundaki bir akşam veya sabah seferi dünya ve içindeki her şeyden daha hayırlıdır. Sizin saf tutarak (kafirlere karşı) duruşunuz; (bir anlık) kıyamınız (o mağaradaki) altmış yıllık namazınızdan daha hayırlıdır.”[9] Bu rivayet, kötülere ve kötülüklere tavır almanın önemini belirtmektedir. Bu rivayet aynı zamanda bize kâfirler karşısında saf tutacağımız yeri öğretmektedir. Çünkü Hz. Muhammed (s.); “Allah yolunda geçirilen bir günün diğer günlerin bininden bile hayırlı olduğunu”[10] söylemiş; “Allah yolundaki deve sağımı kadar bile mukatelenin karşılığının cennet olduğunu”[11] ifade etmiştir.

Fukahanın beyanına göre, “Din kişinin kendi ülkesinde yenik bırakılmışsa, Allah’ın şeriatı terkedilip geçersiz kılınmışsa ve apaçık şekilde haramlar, ahlaksızlıklar alıp yürümüşse, Allah’ın belirlediği sınırlar çiğneniyorsba veya kişinin ülkesi İslâm yurdu olmuş ama civar ülkeler tarafından yıkılma tehlikesi varsa, bu gibi durumlarda bu çalışma farz-ı kifaye değil, tam bir farz-ı ayın olur. Gücü kuvveti olduğu halde mücahededen kaçınan herkes Allah Teâlâ katında sorumludur.”[12] Tanıklık ettiğimiz zaman ve mekândaki inanç durumu, çalışma fıkhımızın farziyetini ve temposunun nasıl olmasının şeklini belirler. Din, akıl, mal, can ve namus emniyetinin kaybolduğu bir siyasada bizi cennete götürecek ve Allah’ın (c.) rızasına ulaştıracak en önemli amel; cihad, davet, tebliğ, emri bi’l-maruf ve nehyi ani’l-münkerdir. Müslümanların velayetinde bir dünya inşa etmektir. Bu yolun sonunda sıddıkiyetle veya şehadetle Allah’a vuslat vardır. “İnsanların en hayırlısı, Allah yolunda çalışırken ölümün geldiği/vuslata erdiği kimsedir.”[13] Eğer Müslümanlar, yaşadıkları durumun vahametini kavrayarak davet ve tebliğde öncelikli konuları belirleyip Allah Teâlâ’nın Kur’an’daki başladığı yerden başlamazlar, kiminle yol arkadaşlığı yapacaklarını tayin etmezler, yapay gündemlerle uğraşır, başkasının kerametleriyle (!) ömür tüketirlerse kâfir annesi-babası olarak vuslatta mukadder olabilir.

Cüneydi Bağdadi (ö: 297/909)’nin dediği gibi; Tasavvuf “Sulhu/barışı bulunmayan bir savaştır.”[14] Bu savaşın karşı tarafında şeytan, alt ego (nefis), heva, şeytanlaşmış insanlar, kötü çevre, zalim siyaset, baskıcı bürokrasi, materyalist eğitim, modernite, ideolojik mektepler, iş birlikçi hainler, dinlerini hâkim kılmak cesaretini gösteremeyen korkaklar, paraya pula kul olmuş maddeperestler, dünya ticaret merkezli uluslararası emperyalizm vardır. Savaşılması gereken hedefler bu saydıklarımızdan daha büyük ve çokken, sadece nefsi hedef gösterip terbiye etmek yerine sufilik adına daha da şımartmak, beslemek tasavvufu doğru anlayamamaktır. Hedef daraltıldığı için tasavvuf bireyselleştirilmiştir. Hedeflerini iyi belirleyemeyen bir kimse, Müslüman olmakla kızılı ve karayı karşısına aldığının[15] ve ona göre bir çalışma fıkhı yapmanın zorunluluğunu kavrayamamıştır. Hâlbuki, tasavvuf dünyamızın büyüklerinden Amr b. Osman el-Mekki ((ö: 291/903) gereği gibi anlaşılsaydı mesele çözülecekti. O diyor ki: “Tasavvuf; kulun her zaman, o zamana en uygun olan şeyle meşgul olmasıdır.”[16] Yaşadığımız hayatta Müslümanların mahkûmiyeti, İslâm’ın edilgen hale getirilmesi ve emniyetlerin dünya çapında kaybedilmesi bize nereden, kiminle ve nasıl başlayacağımızı, neyle meşgul olmamızın gerektiğini öğretmektedir. Bu anlamda, yaşadığımız dönemde Müslümanların iman ve ahlak problemlerine çözümler üretmek, onları ideolojik tasalluttan kurtarmak, emanete liyakatli bir toplum düzeni kurmanın ahlaki projelerini yapmak, vahiy merkezli siyasi-iktisadi projeler hazırlamak Amr b. Osman el-Mekki’yi doğru anlamaktır. Kapalı odalarda bireysel zevkleri paylaşıp toplumdan uzaklaşmak ve mücahedenin afaki boyutunu terk etmek İslâm’ın ruhuna aykırıdır. Vuslat bu çalışmanın sonundaki kutlu neticedir.

[1] Ahzab 33/21.

[2] Abdurrezzak, Musannef, h.no: 9542, c.V, s.259; Müslim, 33, İmare, 30, h.no: 1881, c.II, s.1500; Darimi, Sünen, Cihad, h.no:9, c.I, s.598.

[3] Ahmed, Müsned, (tah: Muhammed Şakir), h.no: 5022 c. VII, s.94.

[4] Ahmed, Müsned, c. V, s.226.

[5] Ebu Davud, Cihad, c.III, s.22.

[6] Ahmed, Müsned, c. III, s.123.

[7] Tirmizi, 23, Cihad, h.no: 1619, c.IV, s.164.

[8] Ahmed, Müsned, c. III, s.266.

[9] Darimi, Sünen, Cihad, h.no: 7, c.I, s. 598; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, c.V, s.279- 280; İbni Kayyım, İlamu’l-Muvakkîn, c.IV, s. 247.

[10] Nesaî, Cihad, 25, h.no: 39, c.VI, s.40.

[11] Abdurrezzak, Musannef, h.no: 9534, c.V, s.381.

[12] Mevdudi, er-Resail ve’l-Mesail, c.III, s.381.

[13] Nesaî, Cihad, 25, h.no: 8, c.VI, s.12; ibni Hamza, Esbabu Vurudi’l-Hadis, h.no: 832, c.II, s.192.

[14] Kuşeyri, Risale, s. 149.

[15] İbni Hişam, es-Sire, c.II, s.92-93

[16] Kuşeyri, Risale, s. 148.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir