Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Pazar, Ekim 25, 2020

Sağ ve Sol Muhafazakârlığın Utanç Tarihi

Bir devletin, rejim ya da yönetimin ne olduğunu anlamak için onun kendini tanımlama biçimlerine bakmak ne derece doğru olur? Bir yönetim biçiminin kendi tanımlamaları kendisini meşrulaştırma ve uluslararası alanda konumlandırma amacına matuftur. Halbuki en belirgin ayrıştırıcı ya da kendisini iyot gibi açığa çıkaran özelliği muhaliflerinin ne durumda olduğu ile ilişkilidir. Taraftarların, destekçilerinin, sisteme angaje olmuş siyasilerin, sistemden beslenen ekonomi ve medya örgütlerinin, ya da sisteme muhalefet etme becerisi eğitim, yıldırma ve kanıksatma süreçlerinden sonra tüketilmiş olan bireylerin değerlendirmeleri bu anlamda pek de bir kıymeti haiz olmayacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti devleti / rejimi kurulduğu günden itibaren çeşitli muhalif yapılarla muhatap olmuştur. Yönetim modeli olarak Cumhuriyet ve iş başına gelme yöntemi olarak Demokrasi yönetim süreçlerinin sevk idaresi bakımından sosyal ve hukuk devleti tanımlamaları anayasada yer almasına rağmen reel politikte ve gündelik hayatta ne sosyal adalet ne eşitlik ne hukuk ne de başka herhangi bir alanda kendini gösterememiştir. Mevcut sistemin her zaman seçtikleri, yanında tuttukları, korudukları ve korunmasını gerekli kıldığı bağlılık temelleri, iman esasları olagelmiştir.

Muhalif yapılarla ilgili de bir şeyler söylemek gerekir. Başta Şeyh Sait ayaklanması olmak üzere demokratik bir ülkenin halkının seçimleri ile işbaşına gelmiş Başbakan ve o günkü Cumhurbaşkanı, ülkenin sosyal adaletini sağlamak adına inandıkları sosyalizmi ülkesinde yeşertmek için mücadele edenler, %90’ı Müslüman olan bir ülkede inandığı gibi yaşamak arzusundan başka bir derdi olmayan ve rejimin İslamcılar olarak tanımladığı kişiler, nihayet kurulduğu günden itibaren çıbanbaşı gibi görülen ve farklı şekillerde öfkelenildiği, dışlandığı hissettirilen Kürtler. Bu arada bireysel ve küçük gruplar halinde olan muhalif yapıların, kişilerin ismini ve detaylarını zikretmeye ihtiyaç hissetmiyoruz.

Şeyh Sait ayaklanması hem askeri anlamda hem hukuki anlamda kanlı bir şekilde bastırıldı. Araya Dersim olayları da girdi. İnanç, kültür, felsefe, ideal ve mücadeleye yönelik tanımlama açısından birbirine taban tabana zıt olan bu iki öbek rejim için açık düşman olmuşlardı. Bunlar geçmişte kaldığı için mahkeme dosyalarındaki metinler ve isnatlar çerçevesinde ve bugün ki nesillerin gözünden uzak tutulmak suretiyle gündemden düşmüştür. Ancak bireyler yaşadıklarını kendilerinden sonraki nesillere aktarmaktan imtina etmemişlerdir. Ciddi anlamda muhalif görülen ve cadı avlarıyla kökü kurutulmak istenen sol kimlik, kabuk ve fikir değiştirmek suretiyle iktidar ve muktedir olmuştur.

İlginç olan özgürlük ve sanayileşme temalı sosyalizm, ulaşılan iktidar nimeti dolayısıyla devraldığı devletin değerlerini yüklenmek suretiyle cebbar baskıcı, yıldırmacı ve Kemalist dogmaların sahibi, hamisi bir celladına aşık zümre profili ile sistemin devamında bir çarklıya dönüştü. İlk kurulduğu günden itibaren dine, maneviyata, milli değerlere karşı mesafeli olmanın yetmeyeceğini fark ederek sert tedbirler alan devletin sürdürücüleri artık muhalefetin özgürlük şarkılarını söyleyen ama iktidarın ceberutu olan sol kafalardır. Aslında Rusya’daki devrimden sonra Türkler ve Müslüman coğrafyalarda Rusya’nın yaptığından başka bir şey değildi bu.

Doksanlı yıllarda başlayan İslami siyaset mücadelesi dönemin solcularının uğradığından farksız olmayan bir tutumla karşı karşıya kaldılar. Artık düzenin, rejimin, sistemin sahipleri olan özgürlük fedaileri solcular, gerek fikir anlamında gerek gerçek anlamda babalarının yolundan gitmeyi ve kendi yaşadıkları cadı avını, uğradıkları baskı ve dayatmayı günün en güçlü muhalifi olan İslamcılar’a yöneltiyordu. Rejim, teslim olduğu ile teslim aldığını aynılaştırmayı başarmıştı. Böylelikle eski muhalifleri eliyle yeni muhalifleri bertaraf ediyor ortaya koymuş olduğu tartışılamaz devrim (iman) ilkelerini onlar eliyle berhayat kılıyordu. Kurucularının komünizme savaş açtığı bir ülkede komünist manifestolardan ilham alan ve Bilderberg toplantılarını kaçırmayan, zihinde (itikatta) Sosyalist, eylemde (amelde) kapitalist olan yöneticiler artık özgürlük değil kurallar, kanunlar, yasalar, teamüller kavramlarıyla toplumun düşünmesine, inandığı gibi yaşamasına ve özgürce nefes almasına müdahale eder hale geldiler.

İslamcıları köşeye sıkıştırmak için Demokrat mısınız? Demokrasiye inanıyor musunuz? Mustafa Kemal’i seviyor musunuz? Laik misiniz? İktidara gelirseniz kadınların başını kapatacak mısınız? Kişi muhatabını kendi gibi bilir. Kendileri zorla başını açtıkları kadınların bir gün kendilerine karşı bir devrim gerçekleştireceğini ve mutlaka böyle bir şeyi başaracaklarını düşünüyorlardı. Çünkü yine özel sohbetlerde iktidara geldiklerinde yine aynı şeyleri yapacaklarını hatta bu sefer çok daha profesyonelce yapacaklarını ifade etmekten de imtina etmemektedirler. Güya bu kötü soru ve sıkıştırmalarla devletin imkanlarını gücünü ellerinde tutmalarını başarabileceklerini sanıyorlardı. Halbuki kendilerine bu uygulamaları yapanlardan devir almışlardı bu imkanları bu gücü.

Artık yirmi yıldır alışamadıkları, yargıladıkları, yadırgadıkları, beğenmedikleri, dışladıkları, saygı bile duymadıkları bir düşünce dünyasının yönetimi altındalar. Şimdi benzer bir şeyi farklı bir kanalda gözlemliyoruz. 90’ların İslamcıları iktidardalar. Selefleri gibi baskı yapmadıklarını, ülkeyi iyi bir noktaya getirdiklerini, özgürlük ve düşünce planında iyileşmeler görüldüğünü ifade ediyorlar biz de gözlemliyoruz. Yaşanan süreçlerin tahlillerini yapmaktan imtina eden bir muhafazakâr kesim üretildi. Aslında merak edilmesi gereken çok önemli bir iki soru var. Şimdi mevcut iktidarın devredileceği muhalif yapı kim olacak? İktidarların düşünsel değişiminde ya da el değiştirilmesinde dış güçlerin ve farklı saiklerin etkisi planlaması yönlendirmesi hangi seviyededir?

Şimdilerde özellikle HDP üzerinde bir takım biçimlendirme ve forma sokma çalışmalarını gözlemliyoruz. Türkiye Partisi olması gerektiği, Türkiye’nin ulusal ve tartışılmaz devrim ilkelerinin karşısında nasıl bir pozisyon alması gerektiği, varlık sebebi olan Kürt Siyasetini Ülke Siyaseti olarak geliştirmesi ya da değiştirmesi gerektiği, var olmaklığını, fikri temellerini borçlu olduğu ve varlığını devam ettirme sürecinde can damarın niteliğinde olan PKK ‘yı terör örgütü olarak kabul etmesi gerektiği gibi sorgulamalarla bitirmeye tüketmeye ve siyasi alandaki denklemi bozmaya yönelik çalışmalar görüyoruz. Bunu iktidar direkt yapmıyor olabilir. Devlet olarak terörle mücadele de yaşanan acıları, halk olarak kayıpları çok iyi biliyoruz. Özellikle son yıllarda yaşanan mücadeledeki yüksek başarı bu anlamda ülke açısından gelinen en iyi aşama olarak değerlendirilebilir.

Ancak bugün ki siyasilere, ekonomik güç odaklarına ve sahip oldukları medya iletişim imkanlarına dayanarak Türkiye siyasetine ve HDP’ye istikamet vermek isteyen, temelinde düşünce ve iyi niyet olmayan, kazanmayı değil karşı olmayı, uzlaşmayı değil restleşmeyi dil ve yöntem olarak kullananlara söyleyeceğimiz birkaç sözümüz var. Bu yapılanlar üçüncü devir teslim süresinin HDP çizgisine yönelmesine hizmet etmekten başka bir şeye yaramayacaktır. Her ne kadar toplumda Kürt seçmen sayısı çok olmasa da siyasi zemin itibari ile sol siyasi düşünce CHP’den vazgeçecek gibi görünmese de CHP’yi HDP ’leştirmek suretiyle bu iktidarı devir teslim sürecine doğru taşınmasına hizmet ediyorsunuz.

Her düşünce her siyasi akım baskıya uğradıkça çok daha fazla kavileşir kenetlenir. Bu mesele tekrar tekrar yaşanmış tecrübe edilmiş olmasına rağmen devletin ya da rejimin hamisi kesilen Sağ ve Sol muhafazakârlar bilmelidirler ki kendi devraldıkları iktidar ve nimetleri kendilerinde kalıcı değildir. Bir gün veda etmek zorunda kalacaklar. Mesele devleti ve onun değişmez ilkelerinin uğruna insanları feda etmek suretiyle sivil örgütleri yıpratmak suretiyle yapılan yanlışların gün gelip tümüyle devletin beğenilmeyen, istenmeyen, dışlanan, reddedilen siyasi organizmalara teslim edilmesinin önünü açmasıdır. Ne olursa olsun ister şu tehlike ister bu tehlike merkeze insanı, özgürlüğü, hakları, düşündüğünü yaşama ve yayma imkânlarını almayan bütün siyasetler iflas etmek durumundadır. Keçinin sevmediği ot burnunun dibinde bitermiş. PKK bitince, FETÖ bitince ne devletin ne de devletçilerin elinde bir düşman kalmayacaktır. O zaman ne yapacaksınız? Totaliter kafa yapısı, totaliter rejimler kendi düşmanlarının yoktan da var etmek için elinden geleni yapacaktır / yapmaktadır. Dolayısıyla insanı, aklı, düşünceyi, özgürlük ve eşitliği yaşam standardı haline getirmediğiniz sürece mutlaka istismar edilecek, terörize edilecek bir takım muhalif yapılar olmaya devam edecektir. Ve kendisini düzeltmeyen bir yönetim anlayışı var olduğu sürece bunun sonu gelmeyecektir. O halde gelin insanların dinleyelim, yargılamayalım. Herkes siyasi parti kursun, herkes konuşsun. Aksi halde sadece bizden öncekiler ve bizler değil gelecek nesillerimiz de bu tür sıkıntılarla uğraşmaya, boğuşmaya devam edecektir.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir