Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Çarşamba, Temmuz 1, 2020

Kur’an Araştırmaları Yapan Sevgili Kardeşlerime…

İslam, insanın fıtratına en uygun olan dindir. Selim akılla ve fıtratla bir çatışmaya girmez. Bu tespit, aslı bozulmamış, ilahi olma vasfını koruyan her din için geçerlidir. İslam’ın dışındaki dinler, Kur’an’ın beyan ettiği üzere tahrif olmuştur.[1] Haliyle bizim bu önermemiz diğer dinleri dışta tutmaktadır. Hahamlar ve papazlar kendi kafalarından bir takım kurallar koymak suretiyle başka bir din icat etmişler, sonra da onun bile kurallarını ihlal etmişlerdir.[2] Muharref olduğu Kur’an tarafından açıkça beyan edilen dinler için semavi, ilahi veya İbrahimi ifadelerini kullanmak, batıl dinlere hak din muamelesi yapmaktır. Hz. İsa’ya gelen ilahi dinin sadece İsrail oğullarına gönderildiğini düşünecek olursak, sonraki süreçte bu dinin muharref biçiminin evrensel konuma çıkarılması anlaşılır gibi değildir. Hatta muharref biçimine; “İsa’nın yaşadığı vahiy tecrübesidir” demek ise tam bir misyonerlik çalışmasıdır.

Temelinde insanın müdahalesi olan ve ilahi olanı tebdil ve tahrif etmekle ortaya çıkan bu dinler fıtratla çatışmaya girmiştir. Hz. İsa’ya gelen İslam’ın tahrif edilmesiyle ortaya çıkan ve Pavlos’un öğretisi olan Hıristiyanlık; kaynakça, temel kavramlar, ritüeller, hayata bakış ve anlam verme hususlarında bünyesinde bulundurduğu çelişkilerden dolayı, “anlama ve yorumlama” konularında Hıristiyan ilahiyatçılar yeni doktrinler geliştirmişlerdir. Tarihsellik ve hermenötik de Hristiyanlığı anlama hususunda ortaya konan felsefi çalışmalardan ikisidir. Tarihsellik hakkında farklı farklı görüşler vardır. Hıristiyan kaynaklarını modern insana daha anlaşılır ve rasyonel bir zarf içerisinde sunmayı amaçlar. İçerisinde misyonerlik faaliyeti de vardır. Kiliseye hizmet etmektedir ve misyonerler tarafından desteklenmektedir. Esefle belirtelim ki Hıristiyanların kendi dinleriyle ilgili ortaya koydukları bu anlayış ülkemiz ilahiyatçıları tarafından bir dönem yaygın olan moda anlayışla ve hararetle savunulmuştur. Verili dünya sistemine dinin alternatif üretmemesi amaçlanmaktadır. “Batı insanlık ailesi içerisinde yer alabilmek için” İslâm’ın evrensel mesajlarından vazgeçmesi ve Batılı kurumlarla hesaplaşmaya girmemesi, tarihselcilk iççerisinde müslümanlara dayatılmıştır. İlahiyatçı akademisyenler tarafından destek görmektedir. Müslüman toplumlarda ithal edilen tarihselliğin temelinde İslam’ı tarihe hapsetme ve günümüz olaylarına “İslam’ın bir şey söylemediğine inanma/inandırma” vardır. Türkiyeli ilahiyatçı tarihselciler çok daha ileri giderek lisans ve lisansüstü çalışmalarda; “Kur’an bize hiçbir şey söylemiyor” iddiasında bulunmuşlardır. Doktora derslerinde takip ettiğimiz Tevbe suresinin hitamında ilgili akademisyenin; “İşte gördüğünüz gbi Kur’an bize bir şey söylemiyor” diyerek ayetleri 610-632 yılları arasına mumyalaması imandan ve ilimden yoksun bir yaklaşımdır. Hayatın anlamlandırılmasını vahiy dışı sistemlere bırakan bu yaklaşım, Müslümanların iç dinamiklerini; imanlarını, ibadetlerini, İslâm’ı bir hayat tarzı olarak görmelerini, moderniteye karşılık alternatif bir medeniyet inşa edebilmelerini ve ilmi kurumlarını çökerttiği gibi, dünya finans sistemi merkezli liberal siyaset anlayışına da sınırsız bir iktidar ve meşruiyet alanı tanımıştır.

Unutmayalım ki surelerin ve ayetlerin iniş sebeplerini bilmek Kur’an-ı Kerim’i doğru anlamaya vesile olur. Hâl böyleyken, esbabı nüzulü mutlaklaştırmak suretiyle tefsiri sadece bundan ibaret bilmek ayetleri tarihe hapsetmeye neden olabilir. Tarihte bu hataya düşen müfessirler de olmuştur. Mesela; faizin, içkinin, hırsızlığın, fuhşun, tesettürün, kâfir velayetinden kaçınmanın, toplumda fitne çıkarmanın vb. hükümlerini ve neticelerini sadece bu ayetlerin iniş sebebine odaklayıp mutlaklaştırmak kötü niyetle olmasa da bir tür tarihsel anlamaya götürebilir. Bu bağlamda tefsiri sadece “Esbab-ı nüzul ilmini bilmek” diye ifade eden anlayışı tutmadığımızı belirtmek isteriz. Esbab-ı nüzul, vahyi doğru anlamaya yardım eden unsurlardan sadece birisidir. Tarihselciliği reddiye Konusuyla ilgili rivayet kitaplarında Huzeyfe b. Yeman’dan şöyle bir olay nakledilir. Hz. Huzeyfe’nin rivayetini çok önemsiyoruz. Kibar-ı sahabeden olduğu için Hz. Peygamberin bakışını yansıtması muhtemeldir. Zaten bu nedenle olay hadis kitaplarında yer almıştır. Şöyle ki; “Huzeyfe (r.)’ın yanında Maide suresinin 44. ayetiyle ilgili bir görüş beyan edilmiş ve ayetin sonundaki ‘Kim Allah’ın indirdiği hükümlerle amel etmezse onlar kâfirdirler’ buyruğuna gelince orada bulunanlardan birisi “Bu ayet Yahudiler hakkında indirildi”, demiştir. Bunun üzerine Hz. Huzeyfe (r.), “Bu İsrail oğulları sizin ne güzel kardeşleriniz. Kur’an’dan güzel bir şey/müjde nazil olursa size; herhangi bir uyarı/tehdit nazil olursa onlara. Bu ayet bizler hakkında inmiştir. Hayır! Allah’a yemin ederim ki siz ayak bağlarınıza kadar” [3] Yahudileri körü körüne taklit edeceksiniz “[4] buyurmuştur. Hz. Huzeyfe, demek istiyor ki aynı durumlar sizin aranızda da meydana geldiğinde ayetteki hükümler sizin için de geçerlidir. Ayetin ifade ettiği hüküm, illetler aynı olduktan sonra neticenin herkesi bağlayacağıdır. Kısacası Huzeyfe (r.), ayetin ifade ettiği hükmü işletmek istemeyip tek bir olayla ayeti dondurmak arzusundaki kişinin kötü niyetini sezip yukarıdaki açıklamayı yapmıştır. Böylece ayetleri tarihe hapsetmenin ve evrensel hükümler çıkarmamanın, ictihada kaynak yapmamanın doğuracağı yanlış sonuçları, bir sahabi olarak ortadan kaldırmaya çalışmıştır.

Tarihseliğie reddiye bağlamında şu olay da oldukça ilgi çekicidir: Zeyd b. Vehb, Rebeze’ye vardım ve Ebu Zer’e (r.), Tevbe suresinin 34. Ayetinin Müslümanlar hakkında inmediğini söyledim. Ayet şöyledir: “يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّ كَث۪يرًا مِنَ الْاَحْبَارِ وَالرُّهْبَانِ لَيَأْكُلُونَ اَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلَا يُنْفِقُونَهَا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۙ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍۙ” “Ey iman edenler! Doğrusu, hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yemeyi ve (bu din sömürüsünün devam edebilmesi için, gerçek dini araştırıp öğrenmek isteyen insanları) Allah’ın yolundan alıkoymayı alışkanlık edinmişlerdir. (O hâlde, gerek bu gibi din adamları, gerek başkaları olsun) altını ve gümüşü biriktirip yığan ve onlardan gerektiği kadarını Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onlara can yakıcı bir azâbı müjdele!”[5] Ayetteki ana mesajın sermaye biriktirip sonra da fakirlerin haklarını vermeyenlere ve sermayelerini Allah yolundan insanları engellemek için kullananlara tehdit olduğunu bilen Hz. Ebu Zer(r.); “Bu ayet hem bizim hem de Yahudiler hakkında indirildi” diyerek sebep hususi olsa da hükmün umumiliğine dikkat çekmiştir.[6] Her iki rivayette iki büyük sahabiden rivayet edilmiştir. Kaynaklar ilk dönem müfessirlerinin eserleridirler. Mücahid’in (ö.h: 104) İbni Abbas’ın talebesi olduğunu düşünecek olursak, kaynak Hz. Peygamber’e en yakın dönemde tedvin edilmiştir. İdeal tefsir kaynağıdır.

Yukarıdan beri tüm rivayetleri göz önünde bulundurursak şu hakikati bilmemiz gerekir. Kur’an-ı Kerim; Hz. Peygamberin hayat tarzı ve ‘ahlakıdır.’[7] Resulullah dünyaya Kur’an ile anlam vermiş ve hayatını onunla anlamlandırmıştır. O’ndan nasıl yaşanacağını öğrenen sahabenin davranışlarıdır. Çünkü sahabe, Hz. Peygamber’den onar ayet alıp yaşamak suretiyle vahyi hayatlarında ameli hale getirmişlerdir.[8] Peygamber’den(s.a.v.), ayetlerden nasıl yararlanacaklarını ve ayetlere nasıl yaklaşacaklarını talim etmişlerdir. Bütün bunlardan sonra söylenecek olan şey, Kur’an hakkındaki bilgilerimizi Kur’an’ın kendisine nazil olduğu Hz. Peygamberden ve sahabilerden ve istikamet üzere hareket eden nebevi ulemadan almak gerekir. Usul bilmeyenlerden, kaynakları tanımayanlardan, dile hâkim olmayanlardan, dini ilimlerde derinleşmeyenlerden, istikametten sapanlardan, bilgiyi zalimlerin egemenlikleri için kullananlardan, ayetleri peygamber tefsirini kabul etmeden yorumlayanlardan, Kur’an’ı tarihe mumyalamak isteyenlerden ve bidat ehlinden Kur’an ilimlerini öğrenmek kesinlikle doğru bir yaklaşım değildir…

[1] Bak: Bakara 2/75; Maide 5/13,41.

[2] Bak: Hadid 57/27.

[3] Taberi, Camiu’l-Beyan, c.IV, s.593.

[4] Hakim, Müstedrek, h.no: 3218, c.II, s. 342.

[5] Tevbe 9/34

[6] Mücahid, Ebu’l Haccac, Tefsir, Beyrut, 2005, s. 110

[7] Müslim, Sahih, 6, Salatu’l-Misafir, 18, h.no:746, c.I, s.512.

[8] Tahavi, Müşkilu’l-Âsâr, h.no: 1661, c.I, s.1661.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir