Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Cuma, Temmuz 3, 2020

Kazanan Gerçekten Biz Miyiz?

“BİZ KAZANDIK(!)LARIMIZDAN VAZGEÇMEYE HAZIR MIYIZ?”

Müslüman bireylerin sahip oldukları bazı meziyetler vardı. Söz konusu meziyetleri dolayısıyla başkaca nimeteler verildi. Tarih boyunca hep böyle olmuştur. Sahip olunan değerli özellikler sebebiyle Allah kullarına ihsanını artırır, insanlar zamanla bu nimetlerin kendi marifetleri ve becerileri sonucunda kendilerine hak ettikleri dolayısıyla verildiğini düşünür ve azar azar şımarmaya ve zamanla hızlanan bir seyirle yoldan çıkmaya ve azgınlaşmaya kadar giderler. Sonunda Allah verdiği gibi almaya da muktedir olduğunu hatırlatan bir takım küçük musibetler gönderir ancak daldıkça dalanlar nefislerine zulmetmeye devam ederler de bu zulümleri arşa çıkar ve onları apansız bir bela yakalar.

Türkiye siyasi tarihinde Müslüman kimliğinin farkında oluş zamanımız çok yakın bir dönemden beridir söz konusu. Bu kimliğimizin farkındalığına dair emeği geçen çok önemli şahsiyetler yetiştirdik millet olarak. İstisna idiler, yalnız idiler, hapis gördüler, işkencelerden geçtiler. Nihayet bu milletin gerçek sahibi onların bu çilesini doldurmaları sonrasında önce az sonra çok mal ve makam verdi. Şimdi bu tarihsel sürecin arka planına bir göz atalım. Kim, nasıl, nerede ne zaman ne kadar mücadele etmiş, neler yapmış, ne tür hizmetlerde bulunmuş ve neler kurmuş bunları detaylı olarak anlatmayacağız. Çünkü bunların birçoğu halkımızın ekseriyeti tarafından bilinmektedir.  

Müslüman bireylerin Allah’ın razı olacağı ve daha sonra kendilerine nimet vermesini sağlamış olan meziyetlerine dair bu şeylere bir göz atalım. Müslümanlar dürüsttü, yalan söylemezlerdi ve aldatmazlardı. Harama el uzatmazlardı. Komşu hakkı akraba hukuku arkadaş hatırı gözetilirdi. Ne alışverişlerinde ne kamu işlerinde ne aile ve dostluk ilişkilerinde menfaatlerini öncelememekte idiler. Herhangi bir külfet olduğu zaman elini taşın altına koyar o külfeti sırtlar omuzlardı. Herhangi bir nimet olduğu zaman kardeşini tercih eder onu öne sürer kendisi geri planda kalırdı.

Dürüstlükleri o kadar yüksek düzeyde idi ki kendilerine öncülük için yola çıkan insanlara yapılan iftiraların hiçbirisini kimse inanmadı. Siyaseten hasım oldukları tarafından bile saygıyla karşılandılar. Konuşmalarında o kadar nezaket sahibi idiler ki diğer siyasiler o nezaketi taklit bile etmekten aciz kalırlardı. Yaptıkları hiçbir çalışmada ülkenin veya herhangi bir siyasi muhalifin zarara uğraması, utanması, mahcup olması, ayıplanması, aşağılanması şeklinde bir tutum söz konusu olmamıştır. Bundan dolayı siyaseten eleştiriye uğrasalar bile inançları ve değerleri hakkında kimse ileri geri konuşmazdı.

Değil bir tek şahsın, ülkenin, milletin ve ümmetin emaneti olacak herhangi bir makama erdiklerinde kendilerine emanet edilen o şeyin zerresine halel gelmemesi için canları pahasına mücadele ederlerdi. Bir makama bir mevkie ulaşmak uğruna, bir menfaati bir değeri elde etmek yolunda değil kendi dava arkadaşları siyasi rakiplerine karşı bile adaletten sapmazlardı. Bir menfaati devşirmek, ya da devşirdiği menfaati korumak uğruna muhatabının, rakibinin, kardeşinin her tür kıymetini ayaklar altına almazlardı. Değil üç beş kuruşluk dünya kazancı, dünyanın tamamını verseler haktan hakikatten yüz geri etmezlerdi. 

Kendi inancına karşı saygıyı korumak uğruna başkalarının inançlarına felsefelerine kültürlerine ağır laflar etmez insani ilişkileri koparmaz ve her zaman bir tebliğ vazifesi altında olduğunu unutmazlardı. Karşındaki insanı kendi gücüne siyasetine hükmüne ram etmeye azmetmezdi, bütün dertleri bilmeyenlere bilmediklerini hatırlatmak, kulluk bilincini bütün bireylerde canlı tutmak uğruna çalışmak, anlatmak, konuşmak ve koşturmak idi. Bunu başarabilmesi için önce kendi nefsini arındırmak, kulluğa uygun bir yaşamayı seçmek, ahlakıyla örnek ve öncü olmak zorunda idiler.

Sahip olduklarını muhtaç olanlarla paylaşan, kendisini müstağni görmeyen, elinden geldiğince mütevazi yaşamaya gayret eden ve her zaman kendisinden daha zor durumda olanları göz önünde tutan haline şükür eden kullar olmaya çalışırlardı. Hele ki kendisinden ekonomik imkânlar ve yaşam standartları itibari ile yukarıda olanlara özenerek onların ellerinde olana tenezzül etmek akıllarından bile geçmezdi. Allah’ın ihsan ettikleri ile gururlanıp, şükrü bırakıp tabiri caizce kendilerinden öncekilerin ahlakını adım adım izlemek suretiyle celladına aşık müptezeller olmak tasavvur dahi edilemezdi.

Şehadet çağrısı yapan konuşmaların, şehadete methiye düzen şiirlerin, bu şiirlerin bestesini, güftesini yapanların gün gelip İslam şeriatına göre şahitlikleri kabul edilmeyecek insanlara dönüşeceğini kim nereden bilecekti. Kazandıklarımıza karşılık kaybettiklerimiz ne kadar da çokmuş değil mi? Biz bize verilenin kıymetini bilemedik. Ve tüm işleri evirip çeviren tarafından nöbetimiz bittiğinde bir gün elimizden alınacak olan kazançlarımız (!) uğruna daha ne kadar sahip olduğumuz değer/li/lerimizden vaz geçeceğiz?

Biz kaybettik. Hem de çok fena kaybettik. Pusulamızı, rehberimizi, sahip olduğumuz neyimiz varsa hepsini basit bir kumarda kaybetmiş müflisler olduk. Eskiden olduğu gibi samimiyetini Koruyanları alay konusu ettiğimiz gün kaybettik. Eski fotoğraflarımızdan utandığımız gün kaybettik. Eski alışkanlıklarımızı kaybettiğimiz gün tükenişe geçtik. Biz iflas etmişiz de bizim haberim bile olmamış. Bizim iflasımızı siyasi, fikri ve inanç muhaliflerimiz kulağımızı yırtarcasına bağırıyor da biz duymuyoruz maalesef…

Bizi gördüğü zaman saygısından önünü ilikleyen ve alışık olmadığı halde bizim selamımızla bize selamun aleyküm diyen insanlar artık bizim ecdadımıza, bizim de onlarında rabbi ve kitabı olan Allah’ımıza ve kitabımıza küfredecek hale getirdiğimizde anlamalıydık. Ama onlar bizim değerlerimize sadece küfrediyorlar, biz ise kendi ayaklarımız altında çiğniyoruz. Kredi alarak ultra lüks araba ve ev alan arkadaşlarımız, giydiği kıyafet üstünden dökülürken vücudunu şuh bir şekilde sergileyen bacılarımız, ibadet aşkıyla çıktıkları yola kafelerde okey ve nargile muhabbetleri ile devam eden abilerimiz ve küfrüne yemin ettiğimiz sistem tapınmalarının en büyük savunucuları olan öncü(!)lerimiz ve nihayet ağzından çıkan her kelamı mücevher bildiğimiz hocalarımız ve öğretmenlerimiz para için ve para kadar konuşmaya başladığı için artık pek ümit var olunamıyor maalesef.

Biz kaybettiklerimizden kurtarabileceklerimizi o da kaldıysa tabi yanımıza yol azığı edinmeye niyet etsek Allah onu bereketlendirecektir. Daha uzun, zengin, nimetler içerisinde yaşama arzusunu terk ederek yeniden gerçekten şehit olmayı anlayıp anlatmaya çalışsak belki umut olacaktır. Ama çok zor. Peşin olanı terk edip ne zaman ulaşacağımızı bilmediğimiz nimetler uğruna sefalete, yokluğa, varlıkta yoksun yaşamayı denemeye kim razı gelebilir ki? Çok zor ama imkânsız değil. Allah cümlemizin yardımcısı olsun.            

Vesselam

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir