Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Cumartesi, Temmuz 4, 2020

Esfel-i Safilin- Ahsen-i Takvim İkilemindeki İnsan

“Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde (ahsen-i takvim) yarattık. Sonra onu, aşağıların aşağısına (esfel-i safilin) çevirdik” (Tin, 4-5)

Antropolojiye göre konuştuğu diliyle, sahip olduğu inancıyla ve bilhassa düşüncesini ortaya çıkardığı akıl yürütme ile fıtratına uygun melekelerinin sürekli sağlamasını yapan insan, bu özellikleriyle diğer canlılardan kolaylıkla ayrışır. Dahası insan bu özelliğini beslenme gibi herhangi bir kişisel menfaat için de yapmadan gerçekleştirir. İnsanın bu melekeleri aynı zamanda diğer canlılarda olduğu gibi herhangi bir arzu, heves veya öfke gibi  fiziksel özelliklerinden de alıkoyabilmektedir.

En dinamik haliyle insan, öfkesine hakim olduğunda fıtratı gereği yüksek sesle haykırırken veya yakarırken haklı olarak bağırırken, hakkını arayış halindeyken, yönünü ve doğru yolunu şaşırırken daha yüksek yerlere başvururcasına ruhunun rehberliğine başvurarak daha ulvi bir yere göğe doğru başını çeviren bir varlıktır.

Aynı insan, statik bir durum içinde bilhassa utandığında sıkıldığında veya sukut edip sessiz kaldığında, en insani özelliğiyle yas tuttuğunda, nefsiyle başbaşa kalıp içine kapandığında, sessiz düşünüp somurttuğunda hatta haksız yere olduğunu bile bile öfkesini açığa vurduğunda ona bu özellikleri veren gerçek maddeye doğru yönelir ve aslını hatırlayarak geldiği yere başını toprağa doğru indirir.

Bir de statik durum içinde durum hali vardır ki bu onun en önemli özelliğini metafizik varlık oluşunu göstermektedir; insan öteleri ve gaybı düşünürken en basitinden yarı ölüm hali olan uykuya veya uyanıkken hülyalara dalarken, bütün elem ve acılarıyla bu hayattan koparcasına bu dünyadan kurtulurken, geleceğe dair hayallere veya olmayacak hülyalara dalarken, acılar içinde kıvranırken hatta bu dünyayı terk ederek ölmek üzereyken veya ölümü bütün şevkiyle isterken tüm alemden koparcasına gözlerini kapar durur. Bu fiziksel ve anatomik özellikler göstermektedir ki insan için kötülük, arızi iyilik fıtri dinamik bir eylemdir.

Bu statik ve dinamik halleriyle insan, bu çağda kendi ürettiği gerçekliğe sadece güvenen ve artık kendisiyle özdeş olmuş gerçeklik içinde yaşarken şu slogana sahiptir: “Yalnızca kendinden bir şey yaparsan, bir öznesin!”

Aydınlanmanın insana bakışı onu fıtratından koparıcı daha eşitlikçi, özgür, adil ve huzurlu bir dünyada yaşayacağı bir dünya öneriyordu. Fakat 19. ve 20. Yüzyılın makine çağında sanayileşmeyle insan onu kontrol edecek fıtri kodlardan mahrum kaldı. Böylece insan emeği sömürüsü sonrasında sömürgecilik, dünya savaşları, iç savaşlar ve ekonomik bunalımlar yaşanmaya başladı. Bunun neticesinde insan, hem cinsine ve doğaya karşı sert ve acımasızlaştı. Günümüzün trans-human çağında insanlığın kendi geliştirdiği teknolojik güçle ekonomik yoksulluk ve zahmetten, baş döndürücü bilimsel tıp gelişmeleriyle her türlü hastalıklardan hatta en büyük kaçınılmaz son olan ölümden kurtulacağını kendi dünyasının gerçek kurtarıcı mesihi olacağını inanmıştı.

Halbuki fıtratından kendi arzusuyla evrilen ve bu yüzden kaçınılmaz bir kaderle çevrilen insan, meydana getirdiği yapay müdahalelerle hem doğasını değiştirdi hem de onu statik durağan hale getirerek sıradan bir yaratık seleksiyonu halinde diğer canlılarla mesela maymunlarla “akraba” haline getirdiği hem de en mükemmel formda yaratıldığını unutup en iyilerin seçilmesi demek olan öjeni kavramına sarılarak bu dünyada seçilenlerin veya talihlilerin en iyi ve en mükemmeli olduğu çabasına girişti. Günümüzdeki tekno-insanlık denen transhumanizm, fıtrattan uzaklaştırıcı her türlü gelişme sürecine evet derken insanlığı gerçekten de kendi zihniyetindeki gibi evrimci bir forma sokmakta yeni bir insan modeli hayal etmektedir. Klasik olarak erkek ve dişi formlarından uzaklaşmış insan türleri peşinde olan bu çağ, insani her türlü inançtan bağımsız veya otonom kılmak hatta süper akıllı karar verici kendisine benzeyen (android) makinelerle yoğun işbirliğine girmektedir. İnsan, modern çağda fıtratından uzaklaşıp fizyolojisini tağyir ederken post modern dönemde ise fırtatını değiştirmek ve esfel-i safilin halinde “iç dünyası” tahrip etme hatta bedenini tahrif etme niyetindedir. Sonuçta transhuman çağının insani ruhundan uzaklaşarak gittikçe maddileşerek bu dünyada bu düzeni bozarak değişmek ve sonsuza kadar bu dünyada kalmak hatta ilahlaşmak firavunlaşmak istemektedir.

Halbuki kendisine bahşedilen fıtri melekelerle “ahsen-i takvim” formunda yaratılan insan; bilhassa aklını kullanarak diğer tüm canlılardan farklı olarak hem kim olduğunu bilincinde hem de neyi yapmasını gerektiğine tam olarak malik bir varlıktır. O halde denebilir ki insan yanlış yapıyorsa, bu aklının yetmediğinden değil yetersiz ve yanlış delillendirmeden kaynaklanmakta veya daha bilimsel ifadeyle arzu ve öfke gücü, akletme ve düşünme melekesinin önüne geçmiş demektir.

İslam, ahsen-i takvim olan insana katkı sağlayacak bazı önemli unsurlarla onu donatmıştır;

İnsanoğlunun statüsünü dünyada yeryüzünde halife oluşu güçlendirmektedir. Bütün varlıklar bu rolün icrası için yeryüzünün son canlı yaratığı insanın tasarrufundadır. Latinlerin ultima optima (en sonuncusu en mükemmeldir) ifadesiyle somut olarak olarak fiziksel veya diğer türlü bütün araştırmalar ahsen-i takvim özellikteki insanın elinin altındadır. Evren, kişisel yetenekler ve bütün mal, mülk ve eşya kısacası yeryüzündeki her şey, kendi sorumluluğunda olan insana emanet edilmiştir. Halifelik gibi büyük bir güç ve otorite dolayısıyla insan, yaptıklarından ve etrafındaki her şeyden de sorumludur. Bu prensip hayatın icrasını araştırmak için insanın dünyadaki tüm sorunlara dinamik olarak katılmasını sessiz kalmamasını şart koşar.

İnsanlar arasında adaletin tesis edilmesi onun Ahsen-i takvim oluşunu güçlendiren  temel konularından biridir. Bunun için Allah, peygamberleri rehberlik yapmak gayesiyle seçip göndermiştir (Kur’an, 57:25). Bütün insanlar, Allah’ın verdiği bütün haklara sahip olmalı ve Allah’ın insanlara bahşettikleri maddi manevi her şey, insanlar arasında eşit bir şekilde paylaşılmalıdır (Kur’an, 14:33-4). Sosyal adaletin gerçekleşmesi için fakir ve yoksullar, zenginlerin ve toplumun mülkünde bir hakka sahiptirler (Kur’an, 51:19). Bu bakımdan bu gibi insanlar insani şerefleriyle yaşamlarını kazanacak surette desteklenmeli ve onlara yeteneklerini gerçekleştirmek için imkan verilmelidir. Ahsen-i takvim bize gösterir ki insanın elindeki siyasi ve ekonomik güç kötüye kullanılmamalıdır. Ahlaki konuların en yoğun icra alanı siyasi ve ekonomik alan olduğundan bu güç ahlak ile donatılmalıdır. Ahsen-i takvim özelliğiyle insan zulüm ve sömürünün devam etmesini değil yok edilmesini sağlamalı ve iyi ve güzeli yükseltmek, kötü ve çirkini engellemek için adaletin amaçlarına hizmet etmek hedefleriyle siyasi ve ekonomik güçleri kullanabilmelidir (mesela Kur’an, 2:143, 3:110, 17:80-81).

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir