Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Pazartesi, Haziran 29, 2020

Atatürk’ü Doğru Anlamak Sorunu Üzerine

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk elbette eleştirilmez değildir. Ancak onu eleştirirken samimî, insaflı ve gerçekçi olmak gerekir. Türkiye’nin kuruluşunun 100. yılı olan 2023’e yaklaşırken hâlâ Atatürk üzerinde soğukkanlılıkla yazılıp çizilememesi ciddî bir sorun olarak karşımızda duruyor.
Türkiye’nin her alanda normalleşmesi için bu sorunun da çözülmesi lâzım. Bizce bu sorunun çözülmesi önce taraflara bir bütün olarak yaklaşılmasına, sonra tarafların ileri sürdüğü tezlerin soğukkanlılıkla ve açık yüreklilikle tartışılıp değerlendirilmesine bağlıdır. Tıpkı Ermeni meselesinin çözümü için devletin önerdiği ortak tarih komisyonu gibi zamanlı zamansız gündeme getirilen ve kafa karışıklığına sebep olan bu sorunun çözümü için de bir komisyon kurulmasını öneriyoruz. 1915-1917 yıllarında Osmanlı Devletinin topraklarında herkes gibi Ermenilerin de yaşadığı olayların sonradan siyasî bir sorun olarak ısıtıp ısıtılıp dünyanın gündeminde tutulmasına karşı Türkiye’nin, içinde Türk, Ermeni ve uluslararası tarihçilerin yer alacağı bir ortak tarih komisyonu kurulması çağrısı gibi bu sorunun çözümü için de bütün tarafların temsil edileceği akademisyen, araştırmacı ve yazarlardan oluşacak bir komisyon kurulmasını öneriyoruz. Elbette Türkiye’yi rahatlatacak böyle bir komisyonun bağımsız ve rahat çalışabilmesi için önce yasal desteğin sağlanması zorunludur. Şüphesiz bu komisyon ortaya tek görüş koymayacak. Zaten sosyal olaylar tek görüş ve perspektifle yorumlanamaz. Görüş farklılıklarının bir zenginlik olabilmesi için yaklaşım yönteminin ve temel bakış açısının temelde aynı olması gerekir. Komisyon, bilinmeyenlerin aydınlatılmasına ve tarihin doğru anlaşılmasına yardımcı olacak yöntemi ve bakış açısını ortaya koyacak. Böylece gerilim, çatışma ve konu üzerinden kutuplaşma ortamı dağılacak ve toplumda özgür düşüncenin önü açılarak Atatürk, sevabıyla günahıyla, doğrusuyla yanlışıyla ve başarısıyla başarısızlığıyla bir “tabu” ve “günah keçisi” olmaktan çıkacak ve tarihteki “gerçek” yerini alacaktır. Bu, hem Atatürk’e hem ülkemize ve hem de kendimize karşı tarihî bir görevimizdir. Bizce bu bağlamda aşağıdaki konular ele alınıp tartışılmalıdır:

  1. Malûm olduğu üzere Atatürk eleştirisi / karalaması İslâmcı kesimin uzun yıllar yegâne sermayesi olmuştur. Atatürk konusunda bu kesim, yeri geldiğinde sol-sosyalist çevreleri referans göstermekten geri durmamıştır. Bunlar arasında öne çıkan isimler olarak Sait Okur (Said Nursî), Necip Fazıl Kısakürek, Kadir Mısıroğlu, Mehmet Şevket Eygi, Nuri Pakdil, Sadık Albayrak, Abdurrahman Dilipak, Mehmet Doğan, Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylân ve Mustafa Armağan gibi isimleri saymak mümkündür. Düşük profil isimleri saymaya gerek yoktur. Bunlar ve benzerleri, ana hatlarıyla Atatürk’ün Osmanlıya ihanet ettiğini, hilâfeti kaldırarak Türkiye’nin İslâm dünyasıyla bağını kestiğini, Lozan Sulh Muahedenamesinin bir ihanet olduğunu, inkılâplarla ülkeyi ve milleti geçmişinden kopardığını; din eğitimini yasaklayarak, ezanı ve salâyı Türkçe okutarak ve Kur’an-ı Kerim’in Arap harfleriyle yazılmasına engel olarak dinsizliğin önünü açtığını vb. ileri sürüp Atatürk’ü eleştirip durmuştur. Bu alanda koca bir külliyat / literatür oluşmuştur. Müslüman gençlik; İmam-Hatipliler, Yüksek İslâmlılar, İlâhiyatlılar ve Diyanet camiası bunlardan etkilenmiş / beslenmiştir. Darbe dönemlerinde darbeciler Atatürkçülük yaparken İslâmcı kesim de doğal bir tepki olarak bu zeminde anti-Atatürkçülük yapmıştır.
  2. Sonra İslâmcı kesim daha da ileri giderek Atatürk eleştirisini biçimsel olarak da sürdürmüştür. Zorunlu olarak Atatürk’ten söz edilmesi gerekiyorsa Gazi Mustafa Kemal denmiş, Atatürk denilmemiştir. Kurumlarda fotoğrafını kullanmak gerekiyorsa kalpaklı olanı tercih edilmiş yani Osmanlı köklerine vurgu yapılmaya çalışılmıştır. İstiklâl Marşı’na, Türk Bayrağına uzun zaman mesafeli durulmuş ve Türk kelimesi kullanılmaktan imtina edilmiştir. Hatta lâik ve Atatürkçü kesimin cenaze namazını kılmamaya çaba gösterilmiştir.
  3. Esasında Atatürk, bizzat kendi döneminde eleştirilmiştir: Ali Şükrü Beyin, Hüseyin Avni Ulaş’ın yani Birinci Meclisteki İkinci Grup mebuslarının eleştirisi, Mehmet Âkif ve Hasan Basri Çantay gibi âlim / aydın zevatın sessiz eleştirileri, Rıza Nur’un belden aşağıya vuran eleştirileri, Kâzım Karabekir, Fevzi Çakmak, Ali Fuat Cebesoy ve Ali İhsan Sabis Paşalar gibi askerî erkânın eleştirisi… Bunlar, daha anlaşılabilir türden eleştiriler gibi geliyor bize. Gerekçeleri daha makul sanki. İsmet İnönü’nün Atatürk eleştirisini ise yeterince bilmiyoruz / bilemiyoruz. Ancak aralarında bir şeyler olduğu kesindir. Zira İnönü, Atatürk’ün sağlığında Başbakanlıktan azledilmiş, yerine Celâl Bayar Başbakan olmuştu. Atatürk’ün son döneminde Başbakan Celâl Bayar’dı. İnönü döneminde Atatürk’ün resminin paradan kaldırıldığını biliyoruz. Bunlar sıradan şeyler olmasa gerektir.
  4. Marksist-sosyalist kesimin Atatürk eleştirisi ise tamamen ideolojiktir. Mehmet Ali Aybar, Behice Boran, Sadun Aren, A. Nihat Sargın, Mihri Belli ve Sencer Divitçioğlu; yaşayanlardan Mete Tunçay, Korkut Boratav ve Murat Belge gibi isimleri sayabiliriz. Bu kesim, sistemli, bilinçli ve bilimsel tarzda Atatürk eleştirisi yapmaya çalışmıştır. Çünkü Atatürk’ü sosyalizmin önünde büyük bir engel görmüşlerdir. 12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra bu kesimin alt kuşakları olan bir grup akademisyen ve gazeteci, Ermeni ve Kürt meselesi üzerinden Atatürk, devlet ve ordu eleştirilerini yoğunlaştırarak sürdürmüştür. Eleştirileri Batıda karşılık bulan ve Batı medyası tarafından desteklenen tuzu kuru bu çevre, Türk siyasî hayatına her zaman külfet olmuştur. Müslüman camia da önüne arkasına bakmaksızın, doğrusunu yanlışını tartmaksızın bu kesim ve çevrenin eleştirilerinden sonuna kadar beslenmiş ve faydalanmıştır.
  5. Bir de ideolojik Atatürkçüler vardır. Sırtını devlete, askere, sermayeye ve medyaya dayayan ve oradan Atatürkçülük yapanlar, lâikliği amansızca savunanlar. Atatürk’ü putlaştıranlar. Atatürk üzerinden siyaset yapanlar ve rant devşirenler! İlginçtir İslâmcı kesimle bu kesim yıllarca birbirini besleyip durmuştur.
  6. Arada kalan ve Atatürk gerçeğini gören; yanlışını yanlış, doğrusunu doğru kabul edip devlet-millet-vatan için gerçek önemini kavrayan bir avuç aydın, az sayıda bürokrat ve asker, sağduyulu geniş halk kitlesi maalesef sesini duyuramamıştır. Cılız bir ses olarak arada kalmışlar, anlaşılmamışlar yahut da diğerlerince hafife alınmışlardır.
  7. Tarihsel seyre genel olarak bakıldığında Türkiye’de Atatürk eleştirisi / karalamasının arkasında bir “İngiliz parmağı” olduğu görülmektedir. Bizce Atatürk muhaliflerinin İngiliz / ABD dostu olması tesadüf değildir. Sonra İngiltere merkezli belge servisleri… Atatürk’ü eleştirirken esasında altı oyulmak istenen Türk devletidir. Orta Doğu’yu karıştıran, ABD’yi ve İsrail’i yöneten ama kendini göstermeyen o meşhur “İngiliz parmağı”! Geniş cepheli bir Atatürk düşmanlığı, kesinlikle İngiliz siyasetinin bir ürünü olsa gerektir. Bu arada Norveç’te Kasım 2017’de düzenlenen NATO tatbikatında karşıt kuvvet ülke liderlerinin fotoğrafları arasına Atatürk’ün ve karşıt kuvvet liderlerini destekleyenler arasına Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yer alması bir tesadüf eseri olamaz.
  8. 15 Temmuz 2016’da meydana gelen darbe girişiminin devlet-millet dayanışmasıyla etkisiz hâle getirilmesi, Türkiye üzerinde kurgulanan birçok oyunun bozulmasına yol açmıştır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, darbe girişiminden sonraki hemen her konuşmasında “rabia” vurgusunu (tek millet, tek bayrak, tek vatan ve tek devlet) tekrarlamıştır. Ardından Cumhuriyetin kurucu değerlerini öne çıkarmıştır. Son olarak da 2017 yılındaki 10 Kasım konuşmasında “Atatürk’ü sadece anmakla kalmamalı, anlamaya da çalışmalıyız.” demiştir. Bu da bize yeni bir Atatürk algısıyla karşı karşıya olduğumuzu ya da ilk defa Atatürk konusunda toplum olarak bir normalleşme süreci yaşamaya başladığımızı göstermektedir. Müslüman camiayı uyandıran, ideolojik Atatürkçüleri boşa çıkaran ve Marksist-sosyalist kesimi deşifre eden bir çıkıştır bu. Bu yaklaşımın sulandırılmadan sürdürülmesi gerekir. Çünkü bu yaklaşımı sulandıranlar asla masum olamaz. Türkiye’de ilk defa devlet-millet bütünleşmesi bu denli derinden gerçekleşmektedir. Zira Türkiye’nin bugünkü şartlarda böyle bir bütünleşmeye her zamankinden daha çok ihtiyacı vardır.
  9. Malûm olduğu üzere Türkiye, Fırat Kalkanı Harekâtı (2016), Zeytin Dalı Harekâtı (2018), Pençe Harekâtı (2019), Barış Pınarı Harekâtı (2019) ve Bahar Kalkanı Harekâtıyla (2020) sınırlarının ötesinde, Suriye ve Irak topraklarında kendine yönelik tehditlere askerî gücüyle güçlü ve sonuç alıcı bir müdahalede bulunmuş ve bu mücadele hâlen bütün cephelerde devam etmektedir. 2019’da Libya ile imzaladığı mutabakat muhtıralarla Akdeniz’de oynanmak istenen oyunları bozmuş ve Doğu Akdeniz’de Türk arama ve sondaj gemilerinin güvenliğini garanti altına almıştır. ABD ve İsrail’in nihaî anlamda Türkiye’yi hedef alan Orta Doğu’daki yeni parçalama ve paylaşım politikalarına karşı oyunları bozan güçlü bir direnç göstermiştir. PKK / KCK / PYD-YPG, FETÖ / PDY ve DAİŞ ile DHKP-C gibi terör örgütlerine yönelik içeride ve dışarıda etkin bir mücadele ortaya koymuştur. Bütün bunları yaparken müttefiki saydığı / bildiği ülkeler âdeta olayı dışarıdan seyretmiş; kimse Türkiye’nin yanında yer almamış, üstelik terörle mücadelesini insan hakları üzerinden insafsızca eleştirmiş, teröristleri korumuş ve kollamış; onlara lojistik ve siyasî destek sağlamıştır. Böylece Türkiye’yi yalnızlaştırmak ve haklı mücadelesinde zaafa uğratmak istemişlerdir. Hatta Türkiye, Yunanistan gibi eski tehdit cephelerinin tahrikleriyle yeniden karşılaşmaya başlamıştır. Millî Mücadeleden bu yana hiç olmadığı kadar bir güvenlik ve beka sorunuyla karşı karşıya gelmiştir. Bu bağlamda Türkiye, Atatürk’ün formüle ettiği “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesini âdeta yeniden keşfetmiş ve uygulamaya koymuştur. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Atatürk’ü hedef gösterip onun üzerinden Türk Silâhlı Kuvvetlerini yıpratmak ve bu yolla Türkiye’yi zayıflatmak isteyen cepheye karşı ortaya koymuş olduğu yeni Atatürk algısıyla oyunları bozan bir yaklaşım sergilemiş ve Türkiye’nin ciddî bir güvenlik ve beka sorunuyla karşı karşıya olduğunu, bunun için millet olarak birlik ve beraberliğin önemini kavrayıp devlete sahip çıkmak gerektiğini geniş toplum kitlelerine anlatmaya başlamıştır. Artık millet, terör örgütleriyle mücadelenin bir savunma hattı olduğunu, ülkenin etnik gerçekliğini, milletin dinî duygu ve kültürel farklılıklarını yani millî ve manevî değerlerini istismar ederek ülkesini zayıflatmak ve sonunda yıkmak isteyen cepheye karşı topyekûn bir uyanış yaşamaya başlamıştır. Bütün toplumda millet ve devlet varlıklarımıza karşı yeni ve güçlü bir hassasiyet gelişmiştir. Bu anlayışla Anayasa değişikliği yapılmış, hükûmet sistemi değiştirilmiş ve seçimler gerçekleştirilmiştir. Türkiye, vesayet girdabından kurtularak anlayışını ve kadrolarını yenileme yoluna girmiştir. Ekonomisini, ticaretini, kalkınmasını ve savunma sanayiini elden geçirmeye çalışmaktadır. Eğitim ve kültür alanlarındaki eksik ve ihmallerini görmüştür. Büyük tarih sahibi büyük bir millet ve büyük bir devlet olduğuna inanmış ve bunu dünyaya göstermiştir. Mazlum milletlerin umudu olmayı bir kez daha hak etmiştir.
  10. Türkiye’nin yeni tip koronavirüs (Covid-19) salgınına karşı içte ve dışta gösterdiği büyük başarıyla siyasette ve uluslararası ilişkilerde yaşadığı tıkanıklıkları aşmada yakaladığı tarihî bir fırsatın eşiğindeyken bu konular üzerinde soğukkanlılıkla ve açık yüreklilikle konuşmaya değmez mi? Zira insanlık, yeni tip koronavirüs (Covid-19) salgınından sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı; bütün dengeler, sınırlar ve düzenlerin değişeceği, her şeyin yeniden kurulup şekilleneceği bir dünyaya adım atmak üzeredir. Bundan böyle dünyada bir taraftan dijitalleşme hızlanırken bir taraftan da toprağa, aileye ve dine bağlı bir hayat önemini artıracak; beslenme, barınma, iletişim, eğitim, savunma ve şehirleşme düzeni yeniden şekillenecektir. Zevkler, alışkanlıklar, değerler, anlayışlar ve hedefler değişecek; bilim ve teknoloji, ekonomi ve ticaret, savaşlar ve çatışmalar artık başka şekillerde icra edilecektir. Eski dünyada giderek yalnızlaşan insan, belki yeniden kendini keşfetme imkânına kavuşacaktır. Kendisiyle, çevresiyle, varlıkla, tabiatla ve yaratıcıyla barışacak, gerçek şahsiyet sahibi olacaktır. Bu umudun önünü tıkayan bütün safraların artık kesinlikle atılması gerekmektedir.
    Bu sebeple 2023’e yaklaşırken Atatürk’ü kısır tartışmaların konusu olmaktan çıkarmalı ve kutuplaşmaya teşne çevrelere malzeme etmemeliyiz. Onu doğru anlamaya, istismar etmemeye, verdiği mücadeleyi kavramaya, tasavvur ettiği hedefleri daha ileriye götürmeye, büyük düşünmeye ve gerçekçi olmaya çalışmalıyız. Önümüze gelen tarihî fırsatları bu defa da gölgemizle savaşarak kaçırmamalıyız. Bu hataya geçen yüzyılda birkaç kez düştük, artık bu yüzyılda tekrar düşmemeliyiz.
Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir