Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Pazar, Temmuz 5, 2020

Pandemi Sonrası Yeni Dünya Düzeni ve Türkiye

Korona virüsünün yaygınlaşıp pandemiye dönüşmesi sonrasında uluslararası kamuoyu, küresel siyasetin nasıl şekilleneceği tartışmaları üzerinden yeni bir dünya düzeninin inşasına yönelik tartışmalara çoktan başlamış durumda. Yukarıda tartıştığımız Soğuk savaş döneminin getirdiği dünya düzeni ve bu düzenin kurum ve kuruluşlarıyla ilgili yaptığımız analiz, Covid-19’un dünya gündemine girmesinden çok daha önce hâlihazır sistemin değişmesini beraberinde getirebilecek zihin altyapının mevcut olduğunu göstermektedir. Zira savaştan galip çıkan ABD’nin oluşturduğu dünya düzenin baştan beri ciddi çelişkiler taşıdığı ve zamanla bu çelişkilerinin birer açmaza dönüştüğü aşikârdır. En başta SSCB’nin gücünün abartılar bir öteki olarak karşı kutba yerleştirilmesi, komünizmin çok büyük bir tehdit olarak ideolojik ayrışmanın yaratılması ve bu düzenin kurum ve kuruluşlarının sadece Amerikan çıkarlarına hizmet edecek şekilde dizayn edilmesi baştan itibaren sorunlu bir küresel sistemin mevcudiyetine işaret etmektedir.

Zaman içerisinde ABD’yi yönetenlerin stratejik hırslarına mağlup olarak 11 Eylül 2001 sonrası Irak ve Afganistan’ı işgal etmeleri, işgalle beraber insan haklarıyla bağdaşmayacak ihlal ve işkencelerin yaygınlaşması ve hiçbir haklı gerekçeye dayanmayan İslami terör kavramı üzerinden medeniyetler çatışmasına yol verilmesi var olan düzenin itibarına ciddi bir biçimde halel getirmişti. Tüm bu gelişmelere paralel olarak IMF’den Dünya Bankasına, Birleşmiş Milletlerden NATO ve Avrupa Konseyine varıncaya kadar uluslararası örgütlerin ideolojik ve adaletsiz bir siyasi tutum belirlemiş olmaları düzeni daha da sorgulanır hale getirmişti. Var olan düzeni meşrulaştıran küreselleşme ve küreselleşmenin ideolojisi olarak neo-liberalizm, adil ve hakkani bir ticari rejim geliştiremediği gibi dünyada çatışmaları sonlandıramadı ve küresel sorunlara küresel çözümler üretemedi. Nihayetinde fakirlik, işsizlik, gelir adaletsizliği, otoriter yapılar, terör, çatışmalar, belirsizlikler ve insan sağlığına yönelik tehditler gibi uzayıp giden problemleri sonlandırabilecek küresel yönetişim modeli geliştirilemedi. Üstüne üstlük çift kutuplu dünyanın ezberleri zaman içerisinde birer birer ikna edici karakterlerini kaybetti. Öncelikle Rusya’nın güçlü bir devlet olmadığı ve ancak ABD’nin izin verdiği kadar varlık alanı bulabileceği ortaya çıktı. Bretton Woods uzlaşının bir gereği olarak petro-dolar kartını elinde tutan ABD’nin petrol fiyatlarını manipüle ederek Rusya’yı bitirebileceği görüldü. Öte yandan ABD’nin de artık eskisi kadar güçlü olmadığı ve Amerikan karşıtlığı üzerinden farklı kutupların inşa edilebildiği de müşahede edildi. Nitekim ABD’nin ilk Körfez Savaşından itibaren yaptığı hiçbir operasyonun siyasi hedefine ulaşamadığı da ortaya çıktı. 2008 küresel mali krizi, küreselleşmenin hiç de iddia edildiği gibi muhkem bir kale olmadığını ve ulus-devletlerin müdahaleci karakteri sayesinde krizlerin atlatılabileceğini dünya kamuoyuna deklare etmiş oldu. Nihayet, konvansiyonel silahlar ve demode tehdit algıları üzerine inşa edilmiş olan dünya düzeni yıkılmaya yüz tutmuş durumdaydı.

Küresel sistem tam bu haldeyken dünya insanı Korona virüsü ile tanıştı. Bu virüs, haddi zatında tek başına bir dünya düzenin değiştirecek etkiye sahip olmasa da kurum, kuruluş ve modus vivendisi ile zaten çökmeye yüz tutmuş yapının dönüşümünü daha da hızlandırmış, bir başka deyişle Covid-19, söz konusu transformasyon sürecinin bir katalizörü haline gelmiştir.

Öncelikle yeni düzenin ABD-Rusya ihtilafı üzerine kurgulanmayacağı çok açık görünüyor. Hatta en başından beri Rusya’nın ABD ile birlikte hareket ettiği gün geçtikçe daha da anlaşılır hale geliyor. Artık bundan böyle yeni dünya düzenin iki aktörünün Çin ve ABD olarak belirginleşmeye başladığını görebiliyoruz. Haddi zatında bu rekabet kendisini, dijital dünyanın iki ayrı sisteme bölünmesi yönünde dışa vuracak ve artan jeopolitik baskılarla birlikte teknolojik bir Soğuk Savaş başlayacak. İkinci Sürüm Soğuk Savaş ya da Soğuk Savaş 2.0 olarak da tanımlanan bu yeni düzen, askeri gerilimin yerini finansal ve teknolojik bir gerilime bırakmasıyla karakterize edilebilir.

Aslında her şey bundan yaklaşık yirmi sene önce geliştirilen – ve Kissenger Doktrini olarak da ifade edilen – bir yaklaşımla, Amerikan şirketlerinin – büyük ihtimalle devletten bağımsız olarak – ucuz işgücü olarak gördükleri Çin’e yönelerek fabrika ve üretim merkezlerini buraya taşımalarıyla başlıyor. Ekonomik alışverişin hızla artmasıyla birlikte Çin, dünyanın bir numaralı ara madde ve hammadde üreticisi haline getiriyor. Böylelikle Çin, tedarik zincirinin vazgeçilmez bir aktörü haline dönüşüyor. Zamanla ürettiklerinin karşılığı olarak 1.2 trilyon dolarlık ABD tahvil ve bonosuna sahip olan Çin, hızlı ekonomik yükselişi de denkleme dahil edildiğinde küresel rezerv para olan doların tahtını sarsacak bir kudrete kavuşuyor. Buna ilaveten –aşağıda ele alacağımız şekilde Çin’in küresel siyasette liderlik iddiası da ortaya çıkınca – iki lider ülke arasında acımasız ticaret savaşları başlıyor ve bu savaşın son versiyonu olarak siber savaşlar ve teknoloji muharebeleri kendilerine yeni cepheler açarak birbirlerine öldürücü darbeler vurmaya devam ediyorlar. Öyle ki, Trump’ı söz konusu savaşa iten temel motivasyon ve kaygı, Çin’in jeopolitik, ekonomik, güvenlik, ekolojik ve teknolojik tüm küresel alanlarda hakimiyet kurduğu fikridir. Buna ek olarak Çin’in üretim lideri olarak ekonomik performansı, siyasi dengeleri de Çin lehine önemli ölçüde değiştirmiştir. Bu yetmezmiş gibi, teknolojik rekabeti Çin, uluslararası sisteme taşımış ve en başta 5G teknolojisi olmak üzere güvenlik, jeopolitik ve ideolojik alanda ABD’ye alternatif bir altyapı oluşmuştur.

Nitekim Çin de boş durmamış, Trump’ı bu endişelerinde haklı çıkaracak atraksiyonlarda bulunmuştur. 2008 Pekin Olimpiyatlarına kadar gayet sessiz, ılımlı, ihtiyatlı ve sadece bölgesiyle sınırlı politikalar tatbik eden Çin, 2013’te –genel olarak İpek Yolu Projesi olarak bildiğimiz- “Bir Kuşak Bir Yol” adını verdiği küresel projesini dünya kamuoyuna deklare etti. Haddi zatında bu deklarasyon, Çin’in küresel bir aktör olma iddiasıyla uluslararası sahneye çıkışın bir işaret fişeğiydi. Nitekim bu tarihten sonra Çin’in deniz ve limanlarda kontrolü sağlayarak lojistik üstünlük kurmaya dayalı, pek çok sektörü kapsamına alan ve ABD’ye karşı ön alma esasına göre işleyen bir siyaset gütmeye başladığını görmekteyiz. Bu dönemde Çin’in Afrika ülkeleri başta olmak üzere gelişmemiş ya da azgelişmiş ülkelere yüksek meblağlarda krediler açtığını ve haliyle bu borçlarını geri ödeyemeyeceğini açıklayan ülkelerin stratejik değer taşıyan topraklarına, adalarına ve limanlarına el koyduğunu biliyoruz. Bu politikaların mantıksal bir uzanımı olarak Çin’in “kendi değer ve işbirliği modeline dayalı küresel güvenlik mimarisini kurmakta kararlı olduğu” ifadesine yer veren Çin Savunma Siyaset Belgesini (2019) yayımlaması, ABD açısından bardağı taşıran son damla oldu. Kasım 2019’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin 70. kuruluş yıl dönümünü gösterişli törenlerle kutlayan Devlet Başkanı Xi Jinping, ABD’ye adeta kafa tutarak şu ifadeleri kullanmaktan çekinmedi: “Geride kalan 70 yılda, Çin ulusu hep birlikte mücadele ederek gözle görülür başarılar kaydetti. Bugün sosyalist Çin halen dünyanın doğusunda sapasağlam duruyor. Hiçbir güç büyük vatanımızın statüsünü sarsamaz, hiçbir güç Çin halkı ve Çin ulusunun ilerlemesine engel olamaz.”  

Tüm bu gelişmelere mukabil 2017’de deklare edilen ABD Güvenlik Stratejisi Belgesinde Çin, –ilk defa olarak – ana tehdit unsuru olarak ilan edildi. Buna benzer bir durum Aralık 2019’da NATO’nun kuruluşunun 70. Yılını kutlamak üzere düzenlenen Liderler Toplantısı sonrasında yayımlanan deklarasyonda Çin –ilk defa olarak- gündeme dâhil edildi. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, söz konusu toplantıda, İttifak’ın Çin politikasını şu cümlelerle anlattı: “Çin’i Kuzey Kutup bölgesinde, Afrika’da, siber alanda ve Avrupa’da altyapı yatırımı yaparken görüyoruz. Çin’in yükselişini daha iyi anlamalıyız. Bunun güvenliğimiz açısından ne tür sınamalar ve fırsatlar teşkil ettiğini tespit etmemiz gerekiyor.” Amaçlarının Çin’den yeni bir “düşman” yaratmak olmadığının altını çizen Stoltenberg, Pekin yönetiminin küresel güç dengesini değiştirecek boyutta ekonomik ilerleme sağladığına, dünyada savunma harcamalarında ikinci sırada olduğuna ve yeni kabiliyet gelişimine ciddi anlamda yatırım yaptığına dikkati çekti. Stoltenberg, Çin ordusunun son dönemde envanterine yaklaşık 80 gemi ve denizaltılar eklediğini, Avrupa ve ABD’ye ulaşacak menzile sahip nükleer füze geliştirdiğini vurguladı.

Haddi zatında ABD’yi en çok tedirgin eden parametrelerin başında, 2017 tarihini taşıyan Çin istihbarat yasasının 7. Maddesi gelmektedir. Bu maddeye göre, “bütün Çin vatandaşları devletin istihbarat faaliyetlerini desteklemek, bu konuda devletle işbirliği yapmak ve katkıda bulunmakla mükelleftir”. Bu madde o kadar şümullü bir muhteva ortaya koymaktadır ki 5G teknolojisinden başlayıp Huawei’ye oradan espiyonaj, sabotaj, biyolojik silah, yapay zeka, biyoteknoloji, big data gibi alanlara sızıp ideolojik düzeni radikal bir biçimde sarsacak çağrışımları bünyesinde barındırmaktadır. Bu bağlamda, -daha önce belirttiğimiz gibi- ABD-Çin rekabeti, dünyayı dijital teknoloji üzerinden iki kutba ayıracak ve soğuk savaş daha çok iletişim teknolojileri üzerinden kutuplaşmaya dayalı olarak yeniden tanımlanacaktı.

Yeni düzenin öbür kutbunu oluşturacak olan ABD ise salgın döneminde küresel hegemon rolünü çoktan unutmuştu ve kesinlikle bir lider gibi davranamadı. İçe kapanmayı ve krizle panik içerisinde ulusal mücadele içine girmeyi tercih eden ABD, zaten 11 Eylül 2001’den itibaren küresel otoritesini önemli ölçüde yitirmeye başlamıştı. Hızla seçim atmosferine giren Trump yönetimi, ilk başta Covid-19 salgını küçümsedi ve ciddiye almadı. Öyle ki bu süreci bile seçim kampanyasının bir parçası olarak değerlendirmeye çalışan Trump, oldukça ciddiyetsiz günlük basın toplantıları yaptı. Saplık sisteminin özerk olması ve Amerikan vatandaşına sosyal güvence sağlamaması pandemiyle mücadeelyi oldukça zorlaştırdı. Öte yandan yeterli sağlık malzemesi, koruyucu edevat, test kiti ve ventilatör (solunum cihazı) bulunmaması, eyaletlerin birbirinden bağımsız farklı ülkelerden talepleri, federal hükümetin eyaletlerin yardım taleplerine karşılık vermemesi krizi artık yönetilemez hale getirmişti. Buna ilaveten Kasım 2020 seçimlerini kazanmak için her yola başvuran Trump, vaka ve vefat sayısını itibara almaksızın bir an önce normalleşme ve resesyon eşiğine gelmiş ekonomiyi mümkün mertebe canlandırmayı hedefledi.

Öte yandan ABD’nin Çin’le ilişkilerini krize sokan faktörlerle mücadele hususu da Trump’ı meşgul eden bir çıkmazdı. Öncelikle 16 trilyon dolar GSMH sahibi olan ancak 24 trilyon dolar borcu bulunan ABD; Çin’e yaptırdığı üretim bedeli olarak 1.2 trilyon dolarlık tahvil ve bono satmıştı. Meblağın büyüklüğü ve bu ekonomik gücün siyasal alana yansıması, ABD hâkimiyetini ileriye dönük olarak tehdit altına alıyordu. Tüm bunların üstüne Çin’in salgınla mücadeleyi tamamladığını dünya kamuoyuna deklare edip bir nevi sağlık üzerinden kamu diplomasi yürütmesi, Trump yönetimini oldukça rahatsız etti. Zira Çin, İtalya ve İspanya başta olmak üzere Avrupa Birliği üyesi ülkelere büyük oranda test kiti, koruyucu malzeme, maske, ekipman ve ilaç yardımında bulunmuştu. Çin ayrıca pandemiden çıkış sürecini bir başarı hikâyesine dönüştürerek ve tecrübesini paylaşmak üzere sağlık personelini Avrupa’ya göndermek suretiyle, küresel liderliğe oynadığını göstermiş oldu. 

Çin’in bu etkin ve etkili hamlesine mukabil Trump yönetimi, salgına yol açan virüsü Çin virüsü ya da –Pompeo’nun ifadesiyle- Vuhan virüsü olarak adlandırmaya başladı. Bu esnada Çin’in bu virüsü bilinçli olarak laboratuvarlarında ürettiği, virüsün fabrikasyon olduğu ve salgın ortaya çıktıktan sonra Çin’in durumu kasıtlı olarak dünya kamuoyuyla geç paylaştığına yönelik paylaşımlar gittikçe artmaya başladı. Çin’de virüsün yayıldığını duyurmaya çalışan doktor ve uzmanlar ya hapsedilmiş ya da öldürülmüştü. Komplo teorisi olarak da ifade edebileceğimiz bu iddialara zamanla ayakları daha fazla yere basan Çin aleyhine propaganda süreci başlatıldı. Çin’in verileri DSÖ ile paylaşmadığı, paylaştığı verilerin yanlış olduğu, ABD ve Avrupa’nın birlikte çalışma taleplerini reddedildiği ve kapalı devre çalışan Çin rejiminin dünyada ortaya çıkan ekonomik zayiatın ve can kayıplarının tek sorumlusu olduğu argümanları yüksek sesle dile getirilmeye başlandı. Öte yandan Çin’in diplomasi atağı çok kısa sürede kendi aleyhine dönmeye başladı. Zira yardım olarak gönderilen kitler, ilaçlar, maskeler, ventilatörler ve diğer ekipmanın standart dışı olduğu ve hiçbir işe yaramadığı anlaşıldı. Üstüne üstlük 17 Nisan tarihinde Vuhan’da ölüm oranlarına 1297 vaka daha ekleyerek bildirimlerde revizyona gitmesi, Çin’e duyulan kuşkuyu daha da artırmış oldu.

Tüm bu olay ve spekülasyonların şekillendirdiği krizi fırsata dönüştürmeye çalışan Trump ve ekibi, hem Çin’e olan yüklü borçlarını ödememe ve hem de yüklü bir tazminat davası açmak için hazırlıklara başlamış durumdalar. Hatta DSÖ’yü Çin’in diplomatik bir misyonu gibi çalışmakla suçlayan Trump, Birleşmiş Milletlere bağlı bu ihtisas kurumuna her sene ödediği 50 milyon dolarlık tahsisatı artık ödemeyeceğini deklare etti. Böylelikle dünya çapında 1929 Büyük Buhranına benzer ekonomik sonuca ve yüzbinlerce insanın hayatını kaybetmesine yol açan pandeminin tüm faturası Çin’e çıkartılmış olacaktı. Buradan beklenen maslahat, Çin’in yükselen ekonomik ivmesini düşürmek, ticaret savaşını kazanmak ve tek küresel hegemon güç olarak kalmayı garantilemekti.

Bu noktadan hareketle ABD, nasıl iki kutuplu dünyada “insan hakları” ve “hür dünya” söylemleri üzerinde komünist Rusya’yı baskılamayı başarmışsa bu defa çevre duyarlılığı, tüketim karşıtlığı, küreselleşmenin yarattığı adaletsizlik ve yoğun şehirleşmeyle birlikte biyolojik silahlar üzerinden Çin’i baskı altına almaya çalışmaktaydı. Nitekim 2019 Haziran ayında Hong Kong’ta “şüphelilerin Çin’e iadesi” yasa tasarısına karşı demokrasi yanlısı protestolar ABD tarafından alenen desteklenmektedir. Öte yandan Çin’de rejimi değiştirmeye yönelik olarak Xi Jinping’e karşı muhalif bir kanadın cesaretlendirildiğine yönelik haberler gelmeye devam etmektedir. Sonuç itibarıyla DSÖ’yü manipüle eden, biyoterörizm üreten, salgını geç haber vererek ve uluslararası toplumla işbirliğini reddederek tüm dünyayı tehlikeye atan bir öteki olarak Çin’in yeniden kurgulanması süreci başlamış görünmektedir. 

Tüm bu verilerden hareketle, ortaya çıkacak yeni dünya düzeni, kullanılan yönetmeler ve müracaat edilen söylemler bakımından bir önceki ABD-Rusya ihtilafına önemli ölçüde benzemektedir. Daha önce de belirttiğimiz üzere son yirmi yılda zaten çelişkilerinin ayyuka çıktığı, insanları mutsuz eden ve ABD’nin hegemon güç olarak yeterince hâkim olmadığı var olan –ve Covid-19’un yok oluşunu tetiklediği ve hızlandırdığı –  düzeni takip etmesini beklediğimiz yeni dünya düzenin temel karakteristik özellikleri şunlar olabilir:

Öncelikle küreselleşme yavaşlayacak ve ülkeler salgının getirdiği sosyal, ekonomik ve siyasi hasarları kendi ulusal sınırları içinde çözmeye çalışacaklardır. Özellikle artan işsizlik ve fakirleşme sorunlarına karşı kurtarma operasyonları, devletin ekonomiye müdahalesi ve Keynesyen tedbirler birbiri ardınca devreye girecektir. Ancak tedricen de olsa, küreselleşme olgusunun temadisi için insan sağlığı, güvenlik ve gıda tedarik zinciri bakımından açılım kaçınılmaz olacak. Özellikle tarımsal ürünler, gıda güvenliği, üretim tedarik zincirinin yeniden inşası, aşırı tüketime karşı önlemler ve biyolojik tehditlere karşı sistemin yeniden yapılandırılması elzem hale gelecektir. Dijital alanda devrim niteliğindeki gelişmelerin küresel planda tanzimi kaçınılmaz bir öncelik olacaktır. Yapay zeka, big data, eşyaların interneti, nano teknoloji ve insanların artık çiple ve yüz okuma sistemiyle takibi yaygın hale gelecek.

Bu süreçte devletin dönüşümü konusu –ister istemez- en önemli gündem maddesi olacaktır. Salgın döneminde ve hemen sonrasında devletin kaçınılmaz olarak birey özgürlüğünü kısıtlayan, hükümranlık alanını oldukça genişleten tasarruflarda bulunması, ulus-devletin gücünü artıracaktır. Nitekim bireyin kendi sağlığını doğrudan tehdit eden bir kriz döneminde gönüllü olarak hak ve özgürlüklerinden taviz vermesi, kısa dönemli olarak daha otoriter yapıların oluşmasına müsaade edecek gibi görünmektedir. Ancak kriz tamamen atlatıldıktan sonra birey, bu özgürlüklerini geri alma ve kriz dönemindeki eksik ve yanlışların hesabını sormak için devletiyle hesaplaşacaktır. Çin’in otoriter bir devlet olarak bu süreçte başarılı bir figür olarak ortaya çıkması ve sağlık diplomasisi üzerinden yürüttüğü propaganda uzun vadede tam tersine dönecektir. Ne var ki Ortadoğu’nun otoriter devletleri, zaten yönetilemeyen devletler olarak rejim değişiklerinin, darbelerin ve kaos ve anarşinin yarattığı göç dalgalarının muhatabı olabileceklerdir.

Bu yeni dönemde Çin’in ve ABD’nin küresel meselelere öncülük etmesi beklenmemelidir. Kısa vadede devletler içine kapanarak korumacı politikalara yönelseler de salgının seyrinden de anlaşılacağı üzere, pandemiden kurtulmak, ulusal sınırlarla mukayyet değildir. Küresel anlamda salgının kontrol altına alınması, pandemiye karşı ilaç ve aşının bulunması ve tekrar ortaya çıkabilecek yeni bir biyolojik tehdide karşı birlikte hareket edilmesinin bir zorunluluk olduğunun anlaşılması, uluslararası toplumu farklı küresel işbirliği model ve kalıpları arayışına sokacaktır. Ne var ki bu süreçte çok örselenen, krizle baş etmeyi başaramayan ve irrasyonel politikalar uygulamaktan çekinmeyen ABD’nin bu vakitten sonra küresel liderlik iddiası inandırıcı ve ikna edici olmayacaktır. Nitekim kendisini küresel hâkim haline getiren temel parametreler olan petro-dolar (Bretton Woods) korelasyonu, tüm jeopolitik ve stratejik alanlara yayılmış devasa askeri üsleri ve küreselleşmenin ideolojisi olan neo-liberalizmi istismar eden, salgın sürecinde bile kendi eyaletleri arasında ayrımcılık yapmaktan çekinmeyen ve ekonomik milliyetçilik yapan (America First ve Make Amerika Great Again) ABD, insanlığın yararına ortak aklı nasıl yeniden inşa edebilecektir?

Çin ise-yukarıda tüm sarahatiyle belirttiğimiz üzere- üretimine güvenilmeyen, kapalı devre çalışan ve verilerine inanılmayan bir ülke imajıyla pandemiden çıkmıştır. Öte yandan bu süreçten sonra Atlantik’in iki yakası arasında Çin’i ortak bir tehdit olarak algılama yönünde fikir birliğine varılmış görülmektedir. Bu durum Avrupa Birliği ve Amerika arasında yeni bir vizyonun oluşmasına da vesile olabilir. Bu durumda Çin, çok yakın zamanda tedarik zincirinde edindiği imtiyazlı konumu kaybedecektir. Zira ABD ve AB salgın sürecinde üretimi tamamen Çin’e havale etmenin acı faturasını fazlasıyla ödemişlerdir. Hatta sözünü ettiğimiz petro-dolar imtiyazını kullanan ABD tarafından petrol fiyatının çok komik rakamlara düşürülmesiyle teslim alınan Rusya da, bundan sonra Avrupa Birliği ve ABD ile birlikte Çin’e karşı mücadele etmekten başka çare bulamayacaktır.

Çin’in üretim merkezi olmaktan çıkarılması, tüm küresel dengeleri radikal bir biçimde değiştirecektir. Çin’in devre dışı kalmasıyla üretim önemli ölçüde Çin’e komşu olan –Hindistan başta olmak üzere- Güneydoğu Asya ülkelerine kayacaktır. Bu bağlamda krizi yönetme kapasitesi, vatandaşlarına sahip çıkma itinası, güçlü sağlık altyapısı ve süreç yönetimindeki basireti ile salgını başarıyla atlatan ender ülkelerden birisi olan Türkiye de bu dağılımdan payını fazlasıyla alacaktır. Zira Türkiye’nin jeopolitik konumu, tarımsal ve endüstriyel potansiyeli ve ucuz ve vasıflı işgücü lojistik imkânlarla birleştiğinde ülkemizin ekonomik seviyesini çok üst seviyelere taşıyacak bir faza ulaşacağını söylemek, oldukça gerçekçi bir analizdir.   Sonuç itibarıyla muhtemel ve müstakbel yeni dünya düzeni, yeni sürüm Soğuk savaş ya da Soğuk Savaş 2.0 olarak tanımlanan, dünyayı dijitalleşme ve teknoloji üzerinden iki kutba ayıracak, ancak bir ülkenin tek başına hakimiyetine izin vermeyerek her bölgede başat bir ülkenin önderlik ettiği çoklu bir liderlik mekanizması yaratacaktır. Bu bağlamda Türkiye orta ölçekli bölgesel bir aktör olarak Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya ve Kuzey Afrika’yı nüfuz alanı olarak tespit edecek ama -Soğuk savaş dönemindeki tutum ve mantığını değiştirerek- tek başına bir büyük gücün yanında yer almayı asla tercih etmeyecektir.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir