Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Çarşamba, Aralık 2, 2020

Pandemi Sonrası Uluslararası Örgütler

Günümüzde tüm somutluğuyla tesirlerini üzerimizde gösteren korona virüsünün ve virüsün yarattığı pandeminin küresel etkileri tartışılmaya devam ediyor. Pek çok ülkede salgının büyük ölçüde kontrol altına alınmasıyla beraber gözler ekonomide, toplumsal hayatta ve küresel siyasette nelerin ne ölçüde değişeceğine yönelik analizlere yönelmeye başladı. Bir yandan köklü bir çözüm için aşı ve ilaç çalışmaları tüm hızıyla devam ederken öte yandan normal hayata dönmenin yolları aranmakta.
Nitekim iki kutuplu dünyanın hâkim olduğu soğuk savaş döneminin yarattığı yeni dünya düzeninin – 1991 yılında SSCB’nin ortadan kalkmasına rağmen- köklü bir değişim geçirmemiş olması ve çağın gereklerine göre kendini yenileyememesi, küresel sistemi zamanla krize doğru sürüklemiştir. Haddi zatında 1991-2001 arasında ABD, görece bir biçimde küresel barışa ve kaynakların –mümkün mertebe-adil kullanımına yönelik politikalar uygulamış olmasına rağmen, Clinton sonrası yeni muhafazakar (neo-con) Amerikan iktidarları, – 11 Eylül 2001 terörist saldırını bahane ederek – dünyayı yeniden savaşlara, kaos ve anarşiye döndürmekte tereddüt göstermemişlerdir.
Soğuk Savaşın yarattığı uluslararası örgütlere baktığımızda dünyada niçin etkin ve etkili bir biçimde işleyen bir dünya düzenine sahip olamadığını daha açık bir biçimde görebiliriz.
Etkinlik ve operasyonel güç bakımından bu örgütlerin en başında gelen NATO, tam da varlık sebebinin ortadan kalktığına inanıldığı bir dönemde, SSCB’nin ideolojik ve ekonomik çöküşüyle birlikte, kendini yeniden tanımlama başarısını gösterebilmiştir. 1993 yılında Harmel Doctrine kavramsallaştırmasıyla adlandırılan bir strateji benimseyerek “İslami terörü” bir öteki ve tehdit olarak tanımlayan NATO, 11 Eylül saldırılarıyla kendisine – rahat nefes alabileceği – bir konfor alanı sağlamış ve Yugoslavya’nın dağılma aşamasında “out of area operations” adını verdiği alan dışı operasyonlarla küresel barışa hizmet ettiği imajını koruyabilmişti.
Farklı dönemlerin değişen konjonktürüne göre görev ve yetki tanımını konumlandırmakta esnek davranma kabiliyetine sahip olan NATO, Kasım 2010’da düzenlediği Lizbon Zirvesinde kendisini, bölgesel bir savunma örgütünden “küresel bir güvenlik teşkilatı” olmaya doğru evrilen bir organizasyon olarak tanımladı. “Aktif Katılım ve Modern Savunma” temasıyla kabul edilen Yeni NATO Stratejik Konseptine göre NATO, değişen dünyada yeni yetenek ve ortaklıklarla yeni tehditlere karşı Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği ile yakın işbirliği içerisinde mücadele edecekti. NATO İttifakı’nın temel değerleri dünya değişse bile asla değişmeyecekti. Özgürlük, barış ve ortak değerler toplumu her daim ayakta tutulacaktı. Yeni güvenlik riskleri ise terörizm, uyuşturucu ticareti, insan kaçakçılığı, siber tehdit, enerji güvenliği, sağlık riskleri, iklim değişikliği ve su kıtlığı olarak belirlendi. Bireysel özgürlükler, demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü kararlılık beyanıyla korunacak parametreler olarak tadat edildi.
Ancak kâğıt üzerinde oldukça iddialı ve idealist olarak tasvir edilen bu değerlere uymayan NATO, Türkiye başta olmak üzere müttefik ülkelerde rejim değiştirmek ve darbeler yapmak için terör örgütleriyle işbirliğinden hiç geri kalmadı. FETÖ ve PKK maalesef NATO için çok daha güvenilir müttefikler oldu. Bunun temelinde yatan sebep, NATO’nun üyelerinin her birinin şiddet, radikalleşme, terör, kitle imha silahlarının yayılması ve çöken devlet otoritelerinin yarattığı coğrafyalar gibi istikrarsızlıklara bakışının birbirinden farklı olmasıydı. Bu nedenle NATO’nun en başarısız olduğu alan, terör ve göçle mücadele hususuydu. Oy birliğiyle karar alınan ve ülke egemenliklerinin esas alındığı –hükümetler arası- bir örgüt olan NATO, asimetrik tehditlere karşı ortak yaklaşım geliştirememekte ve farklı algıları kendi bünyesinde birleştirmeyi becerememektedir.
Nitekim virüsün tesirinin gün geçtikçe artmasıyla beraber işsizlik artacak, gıda tedarik zinciri bozulacak, işletmeler kapanacak, küresel büyüme dramatik oranda düşecek ve tüm bu sebeplerle dünya devletlerinde iç istikrarsızlıklar ve çatışmalar uluslararası gündemin merkezine oturacaktır. Maalesef NATO’nun bu problemlerle boğuşacak bir mekanizması ve hazırlığı mevcut bulunmamaktadır. Daha da vahimi NATO üyesi ülkelerde de – bu yapının ataleti ve etkisiz kalması nedeniyle – ırkçı, şoven, marjinal ve ideolojik akımlar güçlenecek ve NATO –zaten yerle bir olan – itibarını daha da fazla oranda yitirecektir. Pandemi sürecinde hiç varlık göstermeyen ve çözüm adına en küçük bir hamlede dahi bulunmayan bu örgüt, salgın hastalıklar ve küresel ısınmayı da içine alan yeni bir güvenlik anlayışı ve bu anlayışa bağlı yeni bir teşkilatlanma modeli geliştiremezse yerini –büyük ihtimalle- çoklu liderlik mekanizmalarına bırakacaktır.
Ulus-üstü bir yapılanma modeli olan Avrupa Birliği de köhnemiş yapısı, iç tartışmaları ve pandemi sürecinde sergilediği performans bakımından NATO’dan pek de farklı bir profil sergilememektedir. Öncelikle pandemi krizine müdahalede geç kalması, bu kabil bir tehditle mücadele için elinde uygun bir mekanizmaya sahip olmaması ve üyelerin -birliğin değer ve ruhunu bir kenara bırakıp- sadece kendi ulusal güvenliklerini öncelemeleri, salgına karşı Avrupa’nın büyük bir hezimete uğramasının önde gelen sebepleri olarak görülmektedir. Öte yandan küresel sorunlara küresel çözümler üretme vadinde bulunan Avrupa değerler sistemi ve neo-liberalizm, Avrupa’da koronadan dolayı vefat haberlerinin gelmeye başladığı ilk andan itibaren ciddi anlamda yara almıştır. Zira bu aşamada tüm Avrupa Birliği üyesi ülkeler hızla sınırlarını kapatmışlar, “Tek Avrupa” idealini ayaklarının altına almışlar ve hatta birbirlerinin sağlık malzemelerini gasp ederek korsanlık yapmışlardır.
Birliğin patronu konumunda olan Almanya bu süreçten başarıya çıkacak gibi görünmektedir. Bunun yanı sıra Fransa, İtalya ve İspanya Covid-19’un tetiklediği ekonomik, sosyal ve siyasi travmayı kolayca atlatacak gibi görünmemektedirler. İngiltere’nin Birlik’ ten ayrılmasının (Brexit) yarattığı şok henüz yaşanmakta iken hantallığıyla maruf karar alma mekanizmasını küçük ülkelerin ucuz taleplerine rehin bırakan Avrupa Birliği, üyelerini kendi kaderleriyle baş başa bıraktığı bu dönemde olduğu kadar hiç zaaf içerisinde olmamıştı. Stratejik ufku olmayan zayıf liderliğe hapsolan, parasal zenginliğini bürokratik çarkların ağırlığı altında heba eden Avrupa Birliği, henüz yapılan seçimler neticesinde kurumların başına yeni atanan ve henüz ne yapacağını bilmeyen acemi bürokratların kurbanı olmuştur.
Pandemi sonrasında Avrupa Birliği ile Türkiye’nin ilişkilerinin düzelmesi pek de kolay olmayacaktır. Avrupa Birliği’nin mimarisinde ve oy sisteminde değişiklik olmadıkça Türkiye’nin üyelik müzakereleri akamete uğramaya devam edecek gibi görünmektedir. Hele hele Brexit’in yaşandığı bu dönemde, özellikle İngiliz basını Türkiye aleyhinde ciddi algı operasyonları yapmakta, Birliğin İngiltere’nin bıraktığı boşluğu Türkiye ile doldurmasının ne kabil problemlere yol açacağını uzun uzadıya aktarmak suretiyle Türkiye ile muhtemel bir ivmenin yaşanmasına baştan ket vurmaktadırlar. Ancak Libya ve Doğu Akdeniz konusunda Birlik, -istemeye istemeye de olsa- Türkiye ile aynı hizada konumlanmaya başlamışlardır. Ayrıca Türkiye’nin pandemi sürecinden başarıyla çıkan ender ülkelerden birisi olması ve Avrupa ülkeleri başta olmak üzere pek çok ülkeye yardımda bulunmasını da övmek zorunda kalmışlardır. Nitekim ülkemiz pandemiye karşı verdiği mücadele bakımından çok değerli bir itibar ve olumlu bir imaj kazanmış durumdadır.
Ne var ki, şu an itibarıyla Avrupa Birliğiyle ilişkilerimiz, Gümrük Birliği Anlaşması’nın güncellenmesi ve göç meselesiyle sınırlandırılmış gibi görünmektedir. Ne yazık ki Avrupalı dostlarımız, Suriye başta olmak üzere bölgesel problemlerin yarattığı göçü göğüsleyen ülkenin tek başına Türkiye olduğunu ve beş milyonun üzerinde göçmene Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı gerçeğini kavramak ve takdir etmekten özenle uzak durmaktadırlar. Buna mukabil Türkiye, pandemi sonrasında Almanya, Fransa, Polonya, İspanya ve İtalya’yla özel ve ikili ilişkiler geliştirmeyi daha tercih edilir görecektir.
Cumhurbaşkanımızın “dünya beşten büyüktür” ihtarıyla yüzleşmek durumunda kalan Birleşmiş Milletler, Güvenlik Konseyinde yer alan beş büyük ülkenin (ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa) rehini konumundadır. Bu ülkelerin kendi aralarında oluşturdukları mevcut denge ve sahip oldukları münhasır veto yetkisi, Birleşmiş Milletler sistemini kilitleyen en önemli parametredir. İngiltere’nin Birlikten ayrılmasının akabinde Avrupa Birliği’ni temsil görevi, tek başına Fransa’ya verilmiştir. Fransa gibi güçsüz ve zaaf içinde kıvranan bir ülkenin temsil edildiği ama Almanya gibi kudretli bir ülkenin yer almadığı bir karar mercii ne kadar adil ve ikna edici olabilir? İçinde Türkiye ve Japonya gibi Soğuk Savaş dönemi sonrası güçlenen ülkelerin yer almadığı ve hala yetmiş yıl önceki dünyada takılı kalmış bir örgüt, dünya sorunlarını nasıl çözebilecektir? IMF örneğinde de görüleceği gibi, bu yapıların ülkelerin siyasi gücü ve ekonomik zenginlikleri esas alınarak adil bir temsiliyet imkânı tanımadığı ortadadır. Bu bakımdan Birleşmiş Milletler, kendisine havale edilen hiçbir sorunu çözememiş ve ajandası adeta tarihin çöplüğü haline dönüşmüştür.
Günümüzde en çok tartışılan sorun ise, pandemiyle birlikte, Birleşmiş Milletler ’in birer parçası konumunda olan ihtisas kuruluşlarıdır. Öyle ki bu müesseseler, zamanla bürokratik, katı ve kendi kendini besleyen kurumlar haline dönüşmekle itham edilmektedirler. Kuşkusuz bunların başında Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) gelmektedir. DSÖ pandeminin gündeme geldiği günden itibaren sorunu teşhis etme ve bu salgına karşı mücadele taktik ve tekniklerini tespit etme hususunda kendi içinde ciddi bir anlaşmazlık yaşamış ve dünya kamuoyunun zihnini devamlı karıştırmıştır. Özellikle başta ABD ve İngiltere tarafından Çin’in çarpıtılmış verileri üzerinden politika belirlemek ve Çin’in diplomatik bir misyonu gibi çalışmakla zan altında bırakılan bu örgütün tüm çalışmaları şaibeli bulunmaktadır. Korona virüsüne karşı aşı ve ilaç geliştirmesi beklenen bu organ, hala maske takılıp takılmaması gibi trajik bir tartışma zeminin dışına çıkamamaktadır. Öte yandan, ilginç bir biçimde DSÖ, Çin’in sahiplendiği ve Çin tarafından baskı altına alınan edilgen bir figür konumundadır.
Diğer taraftan Trump da iktidara geldiği günden beri Birleşmiş Milletlerin uzmanlık kuruluşlarını önemli ölçüde radarına almış durumdadır. UNESCO’dan ayrılan, DSÖ’ye verdiği 50 milyon dolarlık desteği geri çeken ve Dünya Ticaret Örgütü’ne (WTO-DTÖ) savaş açan Trump, bu mecrada alanı Çin’e bırakmış görünmektedir. Bu arada Çin, bu yapılara karşı kendini dengelemek amacıyla varlığını tam olarak hissettirdiği kuruluşlara destek sağlamaktadır. Bunların başında veto yetkisini elinde tuttuğu Asya Altyapı Yatırım Bankası (AIIB) ve içinde Rusya, Brezilya, Hindistan ve Güney Afrika’nın da kurucusu olarak yer aldıkları Yeni Kalkınma Bankası (NDB) gelmektedir.
Tüm bu bilgilerin ışığında uluslararası örgütler ve kuruluşlarla ilgili genel bir değerlendirme yaptığımızda şu gerçekle karşılıyoruz: İkinci Dünya Savaşı’nın akabinde ve Soğuk savaş mantığıyla inşa edilen bu kurumlar, başından beri ABD’nin kontrolünde olmuşlar ve hiçbir zaman uluslararası topluma hizmet etme mantığı ve niyeti taşımamışlardır. Bu nedenle bu örgütlerin küresel barışa, küresel güvenliğe ve kolektif refaha katkıları oldukça sınırlı olmuştur. Nitekim Birleşmiş Milletleri kurma aşamasında dönemin ABD Başkanı Roosevelt, yakın çevresine, “tüm dünyaya hizmet ediyormuş gibi görünen ama sadece Amerikan çıkarlarını koruyacak bir yapı inşa ediyoruz” diyerek gerçek niyetini deklare etmiştir. Daha da vahimi Birleşmiş Milletler, NATO ve Avrupa Birliği gibi uluslararası örgütlerin kurucu babalarının makaleleri okunduğunda, hepsinin zihinlerinin arkasında ABD’nin tek devlet olarak varlık göstereceği küresel bir imparatorluk kurma hayali olduğu gerçeğini kolayca sezinleyebiliriz. Nitekim pandemi sonrası, söz konusu örgütlere yakın etkili medya organlarında bu salgınla mücadelenin yegâne yolunun Birleşmiş Milletler ‘in tek yönetici olduğu yeni bir sistem modelinin önerildiği görülebilecektir.
Söz konusu örgütlerin hayatiyetini sürdürebilmeleri için evleviyet kesp eden husus, bu teşkilatların günümüzde salgınla birlikte ortaya çıkan dünyayı isabetli bir biçimde algılamaları, problemleri doğru tespit etmeleri ve çözüm önerileri sunabilecek kolektif akla dayanan güvenilir bir mekanizmayı geliştirebilmeleri gerekmektedir. Örneğin, kendini insan hakları, hukukun üstünlüğü, demokrasi ve çokkültürlülük prensipleriyle meşrulaştırmaya çalışan Avrupa Birliği, küresel salgınla birlikte hayatımıza giren olağanüstü hal uygulamaları, sokağa çıkma yasakları ve vatandaşların/bireylerin konuşan dronlar, belirli sınırlar dışına çıkılınca ikaz eden aplikasyonlar ve mobil telefon takip sistemleri gibi “özgürlükleri kısıtlayan” yöntemlere karşı bir önerisi var mıdır? Ya da devletin daha otoriter, daha ulusalcı ve daha korumacı bir yapıya dönüşme ihtimaline karşı Avrupa Birliği hangi mekanizmalarını devreye sokacaktır? Gene aynı Avrupa Birliği –bundan sonra daha yoğun bir biçimde hayatımıza gireceği anlaşılan- kimyasal-biyolojik tehdide karşı güvenlik planlamalarını hala gerçekleştirmiş değil midir?
Diğer yandan dijital alanda bir bir hayata geçen devrim niteliğindeki gelişmelerin küresel planda ele alınması ve düzenlenmesi elzem hale gelmiştir. Yapay zeka, big data, eşyaların interneti, nano teknoloji ve insanların bundan böyle çiple ve yüz okuma sistemiyle takibi yaygın hale gelecektir. Madem öyleyse, uluslararası sistemi domine etme iddiasında kurum ve kuruluşlarında bu gerçekliğe göre kendilerini revize ve reforme etme mecburiyetleri bulunmaktadır.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir