Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Salı, Ağustos 4, 2020

Felaket Kapitalizmi Rusya’yı da Yuttu

Gorbaçov, Haziran 1991’de ilk defa yer alacağı G7 zirvesine katılmak için Londra’ya giderken Nobel dâhil bir sürü daha ödülü toplamaya devam ediyordu.
Rusya’nın çok hızlı bir ŞOK Tedavi programı ile Polonya’nın takip ettiği yola sokulması konusunda İngiliz Başbakanı John Major, ABD Başkanı George Bush, Kanada Başbakanı Brain Mulrony ve Japonya Başbakanı Toshiki Kaifu arasında konsensüs sağlanmıştı. Gorbaçov toplantının ardından IMF, Dünya Bankası ve diğer büyük kredi kuruluşlarından talimatlar aldı.
The Ekonomist Dergisi, “ciddi ekonomik reformları engelleyen direnişi kırmak için… Güçlü Adam Yönetimi’ni” tavsiye diyor ve ona “Mikhail Sergeevich Pinochet?” yazısında Şili diktatörünün yolunu tavsiye ediyordu. Washington Post daha açık sözlüydü: Ağustos 1991’de “Sovyet Ekonomisi için Pragmatik bir Model olarak Pinochet Şili’si” başlığı altında bir yorum yazısı bile yayınlanmıştı.
Ancak Gorbaçov bu role daha giremeden yolu, Komünist Parti Başkanı Boris Yeltsin tarafından kesildi. Ancak, Yeltsin’in de Chikago Boys tarafından teslim alınması çok sürmedi. Yeltsin Ekonominin başına Şok Terapi’nin mucidi Milton Friedman’ın hayranı Yegor Gaidar’ın başlarında olduğu bir liberal ekibi getirdi. “Güçlü ekonomik” kararları desteklemek için Ordu, Uluslararası İşler Bakanlığı ve Devlet Güvenlik Komitesinin başına da oldukça güçlü bir tek isim getirildi, Yury Sokokov. Sokokov ordudan ve toplumdan gelebilecek itirazları ezmek için ideal bir isim olarak görülüyordu.
Gaidar, İşe fiyat denetimlerinin ve sübvansiyonların kaldırılması ile başladı. Hemen ardından devlet denetimindeki 225.000 şirketin mümkün olan en hızlı şekilde elden çıkarılması geldi.
Daha 1992 yılında ortalama harcama %40 düştü. Artık ülke halkının 3’te biri yoksulluk sınırın altındaydı. Orta sınıfın birikimleri eritilmiş, kişisel eşyalarını cadde kenarlarına kurdukları tezgâhlarda satmaya başlamışlardı.
Parlemento Yeltsin’e karşı harekete geçince, Yeltsin hamleyi, Parlemento’yu iptal ederek karşıladı. Bu mümkün değildi. Ama ABD Başkanından IMF başkanına kadar herkes arkasındaydı. Bir Tiananmen hadisesi daha yaşandı. Askerler, meclise, meclise sığınmış vekillere ve onlara destek için gelenlerin üzerine ateş açtı. Moskova 1917 Kızıl Devrimden sonra en kanlı gününü yaşadı. Ölen insan sayısı 500’ü geçti.
Washington Post, “ABD parlamentoların askıya alınmasını desteklemez. Ancak bugünler olağanüstü günler” diyerek Yeltsin’i selamladı.
Newsweek, “Rusya’da demokrasi, piyasa planına daima engel oluyordu: Parlamentonun engel olmaktan çıkarılması ile reformcular adına muhteşem bir fırsat doğmuştur… Şimdi gece gündüz demeden çalışıyorlar” diyerek not düştü.
Fırsat çok başarılı bir şekilde değerlendirildi:
Fransa’nın 178 milyar dolara satılan TOTAL şirketine denk Rus petrol şirketi, küçük bir fabrika fiyatına, 88 milyona,
Dünya nikel üretiminin 5 te 1’ini gerçekleştiren Norilsk Nickel (yıllık karı 1,5 Milyar dolar) 170 milyona,
Kuveyt’ten daha büyük petrol denetimine sahip dev petrol şirketi Yukos (yıllık cirosu 3 milyar dolar) 309 milyona,
Petrol devi Sidanko’nun beşte 1’i 130 milyona,
Dev bir silah fabrikası olan Apsen ise bir tatil evi fiyatına 3 milyon dolara,
satılarak değerlendirildi.
Peki, bütün bunlar halktan nasıl gizlenecekti? Yeltsin’in aklına ÇEÇENİSTAN geldi.
Felaket Kapitalizmi Rusya’yı da yutmuştu.

Zincirin, boynumuzdan çıkarıp ayağımıza taktılar: Güney Afrika
26 Haziran 1955’te Johannesbourg’ta toplanan Halk Kongresi isimli bir topluluk, yaklaşık 3000 kişiye İngilizce, Sesoto’ca ve Xhosa’ca “Özgürlük Sözleşmesi”nin maddelerini okudular.
Beyazların hâkimiyetine son vermek için, ne gerekiyorsa yapmak amacıyla saflarını sıklaştıran genç radikaller, korkusuzlukları ile anne babalarını şaşkınlığa uğrattılar. Hiç bir korkuya kapılmadan sokaklara dökülüp, “Ne kurşunlar ne de göz yaşartıcı bombalar bizi durdurabilir” diye bağırdılar. Peş peşe katliamlara uğrayıp arkadaşlarını gömüyor, sloganlar atıyor ve sonraki olayı bekliyorlardı. Onlara ne uğruna mücadele ettikleri sorulduğunda “Özgürlük Sözleşmesi” için diyorlardı.
Sözleşmede, sağlıklı şartlarda çalışma, iyi bir ev sahibi olma, ifade özgürlüğü, su ve elektriğin bedava olması, dünyanın en büyüğü olan altın madenleri, bankalar ve diğer tekel endüstrilerin halkın mülkiyetine geçirilmesi, ticaretin ve diğer alanların halkın refahına kullanılması gibi maddeler vardı.
45 yıl sonra 11 Şubat 1990’da ırkçı Apartheid rejimi Mandela’yı “gökten gelen kutsal bir aziz gibi”serbest bıraktığında kalabalık büyük bir zaferi kutlamaya başlamıştı.
Mandela2nın ekibinde olan iktisatçı Padatachee, sömürgeciler ve onların yerli ortakları ile “Pazarlığa oturduğumuzda tamamen hazırlıksız yakalanmıştık. İnsanlarımıza yapılan katliamların ve işkencelerin sona ermesinden, insan olarak kabul görmekten fazlasına odaklanamayacak haldeydik. İmzaladığımız maddelerin ne anlama geldiğini anlamayacak kadar devlet mekanizmasına yabancıydık… Demokrasiye İşlerlik Kazandırma planı daha başlamadan ölmüştü. Tasarı tamamlandığında, yeni bir oyunun içindeydik” diyerek geçiş günlerini tanımlıyordu.
Mandela’nın genç kuşak öğrenci liderliğini yapan William Gumede yıllar sonra öfkeyle “Kaçırdık! Asıl meseleyi kaçırdık” diye söyleniyordu. O günlerde meseleye “Hükümet olacağız, nasıl olsa o zaman hallederiz diye bakıyordum. Şimdi, bu kadar saf olmanın hayal kırıklığını yaşıyorum.”
Hükumet etmeye başladıklarında aslında iktidarın başkalarında olduğunu fark ettiler. Güney Afrika’da Şok Terapiyi uygulamak için görevlendirilen Londra’da yıllarca Thatcherizmi solumuş Thabo Mbeki’ydi.
-Fakirlere bedava toprak mı vermek istiyorsunuz? Mümkün değil. Zenginlerin İnsan Haklarını ihlal etmiş olursunuz. Dünya tepemize biner.

İşsizlere iş mi vermek istiyorsunuz? Yapamazsınız. Dünya Ticaret Örgütü ile yaptığımız anlaşma sebebiyle yabancı sermaye buradaki tüm fabrikalarını kapatır ve işi olanlar da işsiz kalır.

AIDS tedavisi için ilaç yapıp bedava ilaç mı dağıtmak istiyorsunuz? Olmaz. Patent Yasasını ihlal etmiş olursunuz. Dünya Bankası hem yeni kredi vermez hem alacaklarını hemen ister.

Fakirlere daha büyük evler yapmak ve elektrik dağıtımını bedava mı yapmak istiyorsunuz? İmkânsız. Ödenmesi gereken muazzam borçlarımız var.
-Daha fazla para mı basmak istiyorsunuz? Sanırım Merkez Bankasını buna razı edemezsiniz.
-Suyu bedava mı yapmak istiyorsunuz? Bu da mümkün değil. Dünya Bankası Hizmet Formu bunu uygun bulmuyor.

-Para spekülasyonuna ve enflasyona karşı tedbir mi almak istiyorsunuz? Buda olmaz. Çünkü seçimlerden önce aldığımız 850 milyon dolarlık kredi bu şarta bağlandı.

-Asgari ücreti mi artırmak istiyorsunuz? Yeni alacağımız kredi için IMF’in “Ücret Sınırlaması Taahhüdünü” bilmiyor musunuz? Mümkün değil.
Süreci Rassoul (Resul) Snyman şöyle özetliyordu: “Onlar bizi özgür bırakmadılar. Boynumuzdaki zinciri çıkarıp ayak bileklerimize taktılar.”
Yasmin Soka ise “Geçiş denen şuydu: Biz her şeyi kontrol edeceğiz ama siz yönetici görüneceksiniz. Biz her türlü pisliği işlemeye devam edeceğiz ancak siz bunun bedelini ödeyeceksiniz. Yani evin anahtarlarını verip kasanın anahtarlarını ellerinde tutuyorlardı.”
Bankalar, madenler ve diğer tekel endüstriler özeleştirilemedi. Johannes Borsasının %’inin Apartheidcı yönetimi 4 şirketi hala elinde tutuyordu. 2005 yılında Borsadaki işlemlerin sadece %4’ünü siyahlar yapıyordu. 2006’da tüm toprakların %70’i %10’luk beyazların tekelindeydi. 1990’da Mandela’nın cezaevinden çıkmasından beri siyahların ortalama ömürleri 13 yıl daha azalmıştı. 1,2 milyon toplu konut yapılmış buna karşılık 2 milyon insan evsiz kalmıştı. Merkez şehirleri çevreleyen naylon kaplı gecekondu şehirler her gün daha fazla büyüyordu.
Güney Afrika İnsan Hakları Vakfı başkanı olan Sooka yıllar sonra o devrim günlerini değerlendirirken “Apatrheid politikasının sistematik etkilerine bakardım ve işkence konusuna sadece tek bir oturum ayırırdım; çünkü sanırım işkence üzerine yoğunlaşıp onun neye hizmet ettiğine bakmadığınız zaman ancak gerçek tarihi revize etmeye başlıyorsunuz” diyordu.
Gece kondu ayaklanmacılarının liderlerinden biri olan S’bu Zikode, Güney Afrikalıların çoğunun hükümet destekli devrim yıldönümü kutlamalarını boykot etmesini değerlendirirken “Özgürlük Sözleşmesinde çok güzel şeyler var fakat şimdi onda gördüğüm tek şey ihanet” diyordu.
Devam Edecek…

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir