Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Pazartesi, Haziran 29, 2020

Emeğin Öteki Yüzü

Emek dayanışması, özgürleşmeye ve saygınlığa yönelik bir eşitlik arzusuyla temellendiği nispette kapitalizmin kuşatamayacağı bir ufka kendisini yerleştirmiş olacaktır. Çalışma kutsaldır! Ayılana bayılana kadar çalış. İş olsun da hani ne olursa olsun… Kölelik modern dünyada artık form değiştirmekle kalmayıp alabildiğine içselleşmiştir. Kölenin köle olma bilinci, sosyal, kültürel, ekonomik yanılsamalar yoluyla iğdiş edilmiştir. Köleler güya özgürleşmiştir.

“Bağlam her şeydir” gibi kendi içinde yine mutlakçılığa düşen paradoksal bir klişeden yola çıkmak istemem, ancak ister hakikat isterse değerle ilgili yargılarımızın bir bağlama mebni olabileceğini gözden kaçırdığımızda büyük hatalar yapmamız işten değildir. İdeolojiyle hakikat dili arasındaki farkı da genellikle bu nüansta bulmak mümkün. Emek veya çalışmayla ilgili söylemlerimizde söz konusu karıştırmanın toplumsal bilinç ve kültür kodlarımıza neredeyse bütünüyle hakim olduğunu tespit edebileceğimizi sanıyorum. Buna dini söylem ve argümanlar da dahil. “İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır” ayet-i kerimesini tutup çalışmanın kutsallığına dair bir anlama tevil ediyorsak, burada biraz yavaş olmak gerekir. Bunun arkasına Hazreti Peygamberin “Kıyametin kopacağını bilseniz bile elinizdeki fidanı dikiniz” hadisini getirerek çalışma övgüsüne tavan yaptırılmasına, bugün bilhassa muhafazakar, dindar kesimlerin çokça alışık ve meyyal olduklarını biliyoruz. Oysa bu yorum ve anlama biçiminin Hıristiyanlığın püriten düşüncesiyle büsbütün örtüştüğünü fark ettiğimizde, buraya doğal olarak bir mim koymak gerekmez mi? Fakat bu mimi koymakta çok geç kalmış bir medeniyetin varisleriyiz.

Pragmatik cambazlık

Batı medeniyetinin ana direklerinden biri olan terakki ve onun zorunlu unsuru çalışma, büyük değerler olarak İslam dünyasındaki toplumsal, siyasal ve aynı zamanda entelektüel akla mündemiç hale geldi. Gerçi tarihin hakim akışı ve gerçekliği içinde başka türlü de olamazdı. Tarihin öznesi olma imkanı elimizden çıkmıştı; yine de her şeye rağmen bu konudaki farkındalığımız ve elde ettiğimiz gelişmeler sayesinde bugün hiç değilse siyasi bir özne olma iddiamızı taşıyabiliyoruz. Fakat tarihin öznesi olmak için gereken ahlak ve medeniyet üstünlüğüne sahip olmak çok başka bir birikimi ve niteliği gerektirmektedir. Bununla ilgili ip uçlarını siyasi ve entelektüel alandaki eleştirel söylemlerimizde kısmen veriyor olabiliriz, ancak bütüncül bir perspektifin halihazırda çok uzağındayız. Belli duyarlıklar, ahlaki dokunuşlar düzeyinde işi götürdüğümüz bir gerçek.

Bunlar da hiç şüphesiz küçümsenecek dokunuşlar değil. Ancak esas soruna dair bir tespiti ve farkındalığı ortaya koyamadığımız takdirde, bütüncül ve radikal bir değişimi temin etme şansımız yok. Hatta belirttiğim gibi, hakim değerler sistemini dini argümanlar marifetiyle tahkim etmek gibi sakat bir ruh, bir düşünce tarzı geliştirebiliyoruz. Oysa ayetteki “çalıştığının karşılığı” ifadesinin adaletten başka bir vurgusu olmadığı çok aşikar olmalı. Bizim pragmatik zekamız eğer ayetin anlamını yerinden (bağlamından) söküp çıkartarak çalışmayı bizatihi kutsallaştıran bir muhakeme tarzı izlemeye başlıyorsa, burada tabir caizse bir katakulinin olduğundan emin olabiliriz. Pragmatik aklın alamet-i farikası hep zaten bu tür yerinden etmeler olmuştur. Sözle anlam arasındaki illiyetsizlik, pragmatik düşüncenin büyük bir cambazlığıdır. Burada kabul edelim ki tam anlamıyla bir illüzyon işlemi gerçekleşmektedir. Fakat dil dediğimiz şey kültürel kodlarla öylesine organik hale geldiğinden, yapılan mantık illüzyonunu görmeyiz bile. Ayeti doğrudan genel geçer anlam çerçevesi içine yerleştirir geçeriz. Şartlı algı dediğimiz hadisenin bir veçhesi de tam budur. “Fidan dikiniz” tavsiyesini çalışmanın kutsallığına yormaya başladığımızda da yine aynı cambazlığı yapıyoruz. Buradaki tavsiyeyi dünyayı imar etmekle ilgili “genel bağlamı”ndan çıkararak her türlü çalışma biçiminin övülmesine teşmil ettiğimizde işin rengi değişiyor.

Dananın kuyruğu da işte burada kopuyor diyebilirim. Çalışma realitesini (emek olgusunu) onu sarıp sarmalayan ilişkiler ağından soyutlayarak bizatihi bir değer haline getirecek olduğumuzda yaptığımız şeyin adı kutsallaştırma, başka deyişle bir fetişletirme olmaktadır. Oysa bu noktada can alıcı bir ayrımı yapmamız gerekiyor: Çalışmanın ontolojik boyutuyla sosyolojik, ekonomik ve ekonomi-politik boyutu birbirinden bambaşka şeylerdir. Ontolojik açıdan çalışmanın önemini yadsımamız söz konusu olamaz. Biliyoruz ki, biz insanoğlu sadece tüketici varlıklar olarak kalamaz, çalışmadan insani bir varlık haline gelemeyiz. “Bir şey” yapma yolundaki her emek sayesinde -müteşebbislerin de bu kategoriye dahil edilmesinde bir beis olmadığını belirtmek isterim-kendimizi ve dünyayı deneyimliyoruz. Böylelikledir ki fikri ve ruhsal tekamülü gerçekleştiriyor, şahsiyetimizi kazanıyoruz. Dolayısıyla burada çalışma dediğimiz şey, bizim aslında doğrudan “kendimizi gerçekleştirme” etkinliğimize takabül etmekte. Bir bakıma muhayyel bir dünya cennetini tasvir ediyoruz denebilir. Ahiretteki cennet hayatı için de aynı şey söylenebilir mi, Allah-ü alem. Her şeyin hazır ve nazır olduğu, tatminsizliğin söz konusu olmadığı bir varlık dünyası içinde kendini gerçekleştirme diye bir ihtiyaç herhalde vaki olmayacaktır. Ne ki Adem aleyhisselamın cennetten kovulmasıyla başlayan sürgün hayatımız, bir tarafıyla biz insanların çalışmayla cezalandırılması, -teşbihte hata olmaz- bir tür kürek mahkumluğu anlamına gelmektedir. İnsan var olmak için artık çalışmaya mahkumdur. Başka deyişle özgürlüğünü kaybetmiştir.

Devamı İçin

https://www.star.com.tr/acik-gorus/emegin-oteki-yuzu-haber-1538016/

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir