Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Salı, Temmuz 7, 2020

Arketip Din-Gelenek Farkı: İslam

Dinler Tarihi’ne göre dinler fenomenler dediğimiz canlı, somut, tarihsel, dinamik ve mahiyeti belli unsur, parça, olgu veyahut görüngülerden (fenomena) oluşmaktadır. Her dini fenomen, tarihte ilk kez ortaya çıktığı zaman, metafiziğin fiziksel aleme yansıtması olduğundan basit olsun karmaşık olsun dini anlamda bir “Kutsal karşılaşması” vermekte iken, seküler anlamda ise aslında masum, en saf haliyle dünyevi bir ihtiyacın karşılaşması demektir. Söz gelişi bizim Safa ile Merve arasında koşmamız bizim için kutsal bir eylem olurken Hz. Hacer ve Hz. İsmail(as) için naif bir ihtiyaçtan ortaya çıkan bir eylem olabilmektedir. Her fenomen, asli formunu korumamakta; tarihsel gelişimlerle kendini daha karmaşık ve tarihsel bir mahiyete büründürerek gittikçe çoklu anlamlar kazanabilmektedir. Kabe’nin Hz. İbrahim zamanında ortaya çıkışı, Hz. Peygamber’in dönemindeki Kabe ve ona zaman içinde eklenen figüratif eylem veya şahsiyetlerle dinamik bir fenomene dönüşmesi süreci ilgi çekicidir. Bu noktada Mümine düşen Kuran ve sünnet gibi kendi kaynaklarına tamamen vakıf olabilmesidir.
Bu bağlamda kendi fenomenler dünyasını inşa etmede İslam dini dinler tarihi açısından altı boş olmayan, kutsal- profan ilişkisinde gerçek verilere sahip bir din olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu aynı zamanda “arketip (asli, ilk, birinci formuyla kurucusu tarafından inşa edilip yaşanan) din” ile tarih içinde dindarlar tarafından bağlarından koparılarak oluşturulan ve bir tradisyon veya kutsal bir geleneğe dönüştürülen formu arasındaki bariz farkları da gözler önüne serecektir.

Dindeki her gerçek mümin, ilk naif müminin imanını taklit eder
Müslüman birey, bir imanını güçlendireceği, kendinden bir şeyler bulacağı ilk, gerçek ve yaşanmış bir imanı, feda edici, kurban verici, söz ve davranışlarıyla praxis olabilmiş, kalbini diri tutabilecek somut bir iman örnekleri bulabilecektir. Bu noktada “cinse dayalı fenomen” ayrıntısı ile cinsiyet kategorisi de devreye girebilecektir. Söz gelişi kadın dindar (mümine) için bu ilk örnek Hz. Hatice (ra) olurken erkek dindar (mümin) için Hz. Ebu Bekir es-Sıddık (ra) öne çıkabilecektir.

Her tövbekar, ilk tövbekarın tövbesini tekrarlar
Dindar, günah işlediğinde doğal olarak kendi imanını güçlendirecek ve fabrika ayarlarına geri döndürecek bir günah – tevbe sürecini kutsal zamanında aramaya koyulur. Bu kimileri için çoğu kez ilk ebeveyn Adem- Havva ikilisinde onların günaha yaklaşmaları ve Şeytan’ın onları ayartması arkasındaki ilk hale geri dönmeyi ( tövbe)ifade eder. Bu ilk tövbe, tüm karmaşık metafizik ifadelerin bir tezat olarak en saf dil formu olan etimolojik anlamlarla değer kazandığı bir süreçtir.

Her asi, ilk isyankarın eyleminden geri dönülmez kopuşudur
Dindar için tövbe etmek kadar isyankarlık da beşeri/antropolojik bir eylem olarak karşımıza çıkmaktadır. İsyan, tövbenin aksine tamamen ipleri koparmak köprüleri atmaktır. İblis’in günahkarlığı, Rabbi bilmesine rağmen tövbe etmeyip tekrar geri dönmemesi, ondaki isyanın gittikçe çoğalması fikrini zihinlerde çağrıştırmaktadır.

Her dindar kadın ilk dindar kadını rol model görür (Şia- Fatima, Sünni Asiye/Meryem)
Cinsiyet, yaş, ilim veya hikmet farkı gibi konularda detaylandırmalar mezhepsel farklıların, çeşitli dini görüşlerin ortaya çıkmasını hızlandırabilmektedir. Şia kendi ilk aile formunda Hz. Fatıma’yı rehber ve imame olarak benimserken, Sünni Müslüman dindar için ilk kadın tipolojilerinde seçenekler oldukça fazladır, ilk kadın örneklerindeki rol modellerin çokluğu olayların detaylandırılmasını ve çeşniliğie bağlı zihinsel dünyayı şekillendirebilmektedir; kafir ve zalim bir koca ile evli dindar kadın modeli ( Hz. Asiye), bir peygamberle evli genç kadın modeli ( Hz. Musa’nın eşi), kız, genç kadın ve anne bir kadın modeli (Hz. Meryem) vb.

Her galibiyet ilk galibiyetin anahatlarıdır
Müslümanlar için barış zamanları olduğu kadar savaşlar da en doğal haliyle Müslümana rehberlik yapan tarihsel vakalardır. Galibiyet aldığı zaman benzeteceği en saf form Bedrin Aslanları kadar şanlı olma fikridir. Onlar gibi savaşta kemiyette azınlıkta keyfiyette çoğunlukta olabilmek onlar kadar vakur bir şekilde taşkınlıklara sebebiyet vermeden savaş esirlerine insanca muamele ederek zafere nail olmak esastır.

Her mağlubiyet ilk mağlubiyetin ızdırap dolu yeniden yaşanmasıdır
Müminler, tarih boyunca galibiyet kazanmalarının yanında aynı zamanda din düşmanlarına karşı aldıkları mağlubiyetleri de anlamlandırmak isterler. Bunun için düşmanlık( adavet) fikrinin, muhalif veya hasım gördüklerinin fikri, politik, milli veya dünyevi bir husumetine dayanmaması tamamen Allahın kelamında ifadesini bulan benim ve senin düşmanın tarifine uyması gerekmektedir. Müslümanlar dolayısıyla düşmanlara karşı giriştikleri savaştaki mağlubiyetlerinde ilk çekirdek mümin topluluğun aldığı yarayı mesela (Uhud’u, şehitlerini, Hz. Hamza’yı vb) düşünerek, intikam hırsıyla ağıtlar yakmamayı, vakur sessiz ve derinden hissettikleri ızdırapları yaşarlar.

Dindeki her kutsal, Kuddüs’ün ilk yansıması veya tehayyülüdür
Din, tanım olarak bir boyutuyla dindarın kendi kutsalıyla( mukaddesatıyla) karşılaşmasıdır. Din kurucuları Metafizik bir atmosferde Kuddus doğrudan veya dolaylı olarak tecellleriyle karşılaşırken, dindarlar ise Kuddüs’ün tezahür ettiği mukaddesat ile yüzyüze geldiklerinde dini tecrübeleri artarak imanlarının tatlılığına ulaşırlar. Hz. Musa’nın Sina’daki Kutsal ile karşılaşması (tecella) veya Hz. Peygamberin Hira’da Cebrail’e muhatap olması gibi. Müminler mübarek ve mukaddes gördüğü dini fenomenlerle karşı karşıya gelmelerinde daima bu ilk örneklerdeki karşılaşmaları zihinsel olarak yaşar ve tıpkı onlar gibi tepkiler vermeye çaba gösterirler. Bu formuyla aynı zamanda mukaddesat hem ibadetlere hem de dini duygulara da yansıyabilecektir; mesela her şehit kendinde ilk mübarek şehidin örnekliğine kavuşurken müminlerin Kuran okurken mukaddes ilahi kelam ile karşılaşma bilincine sahip olmaları tarihte ilk okuyanın arketip tecrübesine bizleri götürecek; Hz. Peygamberin Cebrail ‘den oku nidası ile okuma süreci hatıra gelecektir.

Her dindar hayat, ilk yaşanmış gerçek hayat olan SIYER’den parçacıklar taşır
Din bir boyutuyla tarihsel bir olgu, buna karşın tarih de dini bir olgudur. Din tarihte yaşanmış ve dindarın hayatına yansımalar sunmaktadır. Her peygamber aslında kendi kavminin acılarını, sevinçlerini, mutluluklarını veya hüzünlerini önceden ve ilk elden yaşamaktadır. Bunu ters bir ifadeyle de şöyle söyleyebiliriz. Her insan mutlaka ilk dindar hayatı olan peygamberinin hayatından parçacıklar taşıyarak kendi hayatını dini açıdan değerli ve anlamlı kılar. Hz. Musa’nın sarayda kalması, kendi kavminin zülm görmesine dayanamayarak Mısırlıyı öldürmesi kaçarak Medyen’e kaçışı, mahrumiyetleri çöldeki durumlar, İsrail tarihine ileride hep yaşamış ve peygamberinin kaderi kaza haline dönüşmüştür. Bu bakımdan Müminlerin hayatları sıradan değil anlamlıdır; ümmetin tarihi makro olarak siyer iken siyer ise makro formuyla bir İslam tarihine çevrilmiştir.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir