Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Cuma, Kasım 27, 2020

Milli Mücadelede Din Adamları ve Mehmet Rifat Börekçi

Çanakkale, Millî Mücadele ve 15 Temmuz başta olmak üzere kendini canı pahasına vatanına ve milletine adayan bütün şehitlerimizi rahmetle ve minnetle yâd ediyoruz.

Yörünge

 Giriş

Türk Millî Mücadele tarihini inceleyen, hacimce küçük fakat içerdiği tezler bakımından önemli çalışmalardan biri Sabahattin Selek’in Anadolu İhtilâli adlı iki ciltlik eseridir. Eserde konumuzla ilgili pek çok bilgi bulunmaktadır.

Sabahattin Selek, Millî Mücadelede Türk toplumunun dört sosyal gruba ayrıldığını söyler: 1. Ağalar ve eşraf, 2. Şeyhler, din adamları, 3. Aydınlar ve 4. Halk. Her bir sosyal grup, farklı gerekçelerle Millî Mücadelede yer alır. Ona göre “Devrin aydınları arasında sayı ve fonksiyon bakımından subaylar önemli bir yer tutmaktadır. Millî Mücadelenin asıl aydın kadrosunu subaylar teşkil etmiştir.” Çünkü “Türkiye’nin ilk aydın kadrosunu subaylar teşkil eder. İlk Batı tipi okullarda subaylar okumuşlar, ilk Batılı öğretmenlerden onlar ders görmüşler, tahsil veya staj için Batıya ilk gidenler yine subaylar olmuştur. Bu sebeple ve mesleğin aşıladığı yüksek duygularla subay kadrosu, Türkiye’de daima ilericiliğin temsilciliğini ve bütün ileri hareketlerin öncülüğünü yapmıştır. Millî Mücadele de böyle oldu. Birinci Dünya Harbinde dağılan ordunun yeniden kurulması ve İstiklâl Harbinin kazanılması, aslî ve tabiî görev olarak birinci derecede şüphesiz Türk subayının eseridir. Bundan başka Millî Mücadelenin açılmasında ve Anadolu İhtilâlinin başarılmasında da subaylar kadrosu esas unsuru teşkil eder. Aydın kadronun sivil kanadına kıyasla subaylar, Anadolu İhtilâline kolayca katılmışlardır. Tereddüt geçirenler pek azdır.”

Diğer taraftan “Kuva-yı Milliye edebiyatının renkli bir İslâmî tarafı vardır. Beyannameleri ve nutukları süsleyen dinî sözler, sıkıştıkça kaleme alınan fetvalar, metinlerin başındaki besmeleler, kongrelerin sonundaki dualar, bu edebiyatın zengin örnekleridir. Millî bir davranışın bu derece dinî bir kılığa sokulması, cahil halk yığınlarına ne şehitlik, gazilik gibi sade inançların ne de dini yükseltmek gibi büyük iddiaların telkin edilmesi için değildir. Eğer o günlerde din, tesirli bir silâh idi ise bunu Müslümanlar, düşmandan çok birbirlerine karşı kullanmışlardır.” diyen Sabahattin Selek, halkın aydınlardan daha çok din adamları ile ağa ve eşrafın etkisi altında olduğunu belirtir. Bundan dolayı aydınlar, halkı mücadele içine çekebilmek için diğer sosyal grupların yanında yer alır. Bu sebeple Millî Mücadele, temelde “topyekûn ve sadece bir halk hareketi” sayılmaz. “Halk, bu mücadelenin ihtilâl cephesine de, savaş cephesine de başta subaylar olmak üzere aydın zümre tarafından zaman zaman zorla sürüklenmiştir. Millî Mücadele, hele bazı tehlikeli dönemeçlerde halka rağmen yapılmıştır.”

Sabahattin Selek’in tezlerinde büyük ölçüde gerçeklik payı bulunmakla birlikte Türk toplumunda sosyal gruplar arasında Batılı toplumlardaki gibi derin farklılıklar olmadığı, bu sebeple grupların çoğu defa iç içe girdiği, subayların ise diğer gruplardan ayrı bir sınıf teşkil etmediği; aile olarak onların da toplumun içinden geldiği gibi hususlar dikkate alındığında konunun çok yönlü tartışılması gerekir. Yine de Türk Millî Mücadelesinin, başta subay kadronun bir eseri olduğu şüphesizdir. Halk, birçok şeyi devletten bekleyen geleneksel bir anlayışa sahip olduğundan Millî Mücadelenin önemini başlangıçta kavrayamamış olabilir. Ancak mücadelenin önemi anlaşıldıktan sonra her şeyiyle onun içinde yer almıştır. Din adamlarının bu işte etkili olması, halkın dinî hassasiyetlerine bağlanmalıdır. Nitekim subay kadrosu da bunu görmüş ve onlardan yararlanma yoluna gitmiştir.

Başka bir anlayış Millî Mücadeleyi, başlangıç safhasında “isimsiz kahramanlar”ın bir hareketi olarak görme eğilimindedir. Onlara göre Mustafa Kemal, bizzat Padişah Vahdeddin tarafından halkı uyandırmak ve teşkilâtlandırmak üzere Anadolu’ya görevli olarak gönderilmiştir. Mustafa Kemal, bu amaçla gittiği her yerde vatanın, dinin ve hilâfet merkezinin tehlikede olduğunu anlatarak din adamlarını ve halkı etrafında toplamaya çalışmıştır. Doğuda Ermenilerin saldırıları, batıda İzmir’in işgali, Erzurum ve Sivas Kongrelerinin toplanmasını kolaylaştırmış, bu da dağınık hâldeki Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin, “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında birleşmesinin zeminini hazırlamıştır. Böylece Ankara’da millî bir meclis oluşturmanın yolu açılmıştır.

Din adamlarının meclisin kuruluş çalışmalarında da rolü büyük olmuştur. Bundan dolayı birinci dönemdeki milletvekilleri arasında meslek grubu itibarıyla sayıca çoğunluktadırlar. Ne var ki ikinci dönemden itibaren, özellikle inkılâplar döneminde dine, din adamlarına ve dinî kurumlara karşı olumsuz bir tavır sergilenmiştir. Bu tarzda düşünenler arasında kuşkusuz çeşitli din adamları olduğu gibi İttihat ve Terakki mensubu kimseler de bulunmaktadır. Mustafa Kemal Paşanın şahsına muhalefetten kaynaklanan bu tür görüşler, esasında eşyanın tabiatına aykırıdır. Çünkü hiçbir toplumsal hareket lidersiz düşünülemez!

Millî Mücadeleyi bugün, halkı veya Mustafa Kemal Paşayı geri plâna iten birbirine karşıt bu iki görüşle değerlendirmek gerçekçi bir yaklaşım olmasa gerektir. Çünkü Millî Mücadele, bütün toplum kesimlerinin yenileşme arayışlarına bağlı bir sürecin son aşamasıdır. Her kesim belli oranda bu sürece katılmıştır. Elbette başı Mustafa Kemal Paşa ve subaylar çekmiştir ama toplumun diğer kesimlerinin rolünü de inkâr etmek mümkün değildir. Nasıl ki din adamları arasından Mustafa Kemal Paşayı sonuna kadar destekleyenler çıkmışsa, görüş ayrılığı sebebiyle sonradan onunla yolları ayrılan silâh arkadaşları da olmuştur. Bütün bunları kendi şartları içinde değerlendirmek gerekir. Çünkü tarihî olaylar ancak kendi zamanı ve şartları içinde bir bütün olarak değerlendirilirse doğru yorumlara ulaşılmış olur.

 

Millî Mücadele ve Din Adamları

Türk Millî Mücadele tarihinde din adamlarının inkâr edilemez bir rolü vardır. Cami kürsülerinden miting meydanlarına, cephelerden kongrelere hemen her alanda onları görürüz. Canlarıyla ve mallarıyla vatan müdafaasında en ön safta yerlerini almışlardır.

Sayıları az olmakla birlikte bazı din adamları İstanbul Hükûmetinden yana tavır almış, Kuva-yı Milliyeye karşı çıkmıştır. Bunların en tanınmışları arasında Hürriyet ve İtilâf Fırkası Konya mebusu olarak siyasî hayata atılan ve sonra âyan azalığına seçilmiş bulunan Konyalı Zeynelâbidin ile Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi başta gelenlerdendir. Din adamlarının çoğunluğunun Millî Mücadele saflarında yer aldığı bilinen ve tarih araştırmalarının kaydettiği bir gerçektir.

Meselâ Denizli Müftüsü Ahmet Hulûsi Efendi, İzmir’in işgalinden kısa bir süre sonra halkı etrafında toplamış ve fiilî bir savunma teşkilâtı kurmuştur. Aydın halkını direnişe ikna eden Hacı Süleyman Efendi adında bir imamdır. Ayrıca Demirci Mehmet Efenin Millî Mücadele saflarında yer almasında bu imam önemli rol oynamıştır. İzmir Müftüsü Rahmetullah Efendi, Manisa Müftüsü Salim Efendi, Balıkesir Müftüsü Hacı Ahmet Efendi ve Batı Anadolu’nun bütün müftüleri Millî Mücadeleye öncülük etmiş din adamlarındandır. Adana, Maraş, Antep ve Urfa’da da halka mücadele düşüncesini aşılayan yine din adamları olmuştur. Konya’da Millî Mücadele düşüncesini Müderris Ali Kemali, Mehmet Vehbi, Müftü Ömer Vehbi, Seydişehir Müftüsü İsmail Hakkı ve Abdülhalim Çelebi gibi din adamları başlatmıştır. Aynı şekilde Anadolu’nun bütün bölgelerinde başta müftüler ve din âlimleri olmak üzere bütün bir camia Millî Mücadelenin temel taşı olmuştur.

Din adamı olmadığı hâlde halkın din duygusundan yararlanarak vatan savunmasında etkin rol alan Mehmet Âkif ve Celâl Bayar gibi aydın şahsiyetleri de unutmamak gerekir. Mehmet Âkif şiir ve vaazlarıyla bütün milleti, Celâl Bayar da “Galip Hoca” takma adıyla Batı Anadolu halkını direnişe hazırlayanlardandır.

Millî Mücadele düşüncesini hayata geçirmek amacıyla Anadolu’nun hemen her yerinde çeşitli cemiyetler kurulmuş ve kongreler tertip edilmiştir. Yine bu faaliyetlerin en aktif şahsiyetleri din adamlarıdır. Meselâ Mustafa Kemal Paşanın Erzurum Kongresine üye kabul edilmesi ve sonra kongre başkanlığına seçilmesi Hoca Raif Efendinin gayretleriyle mümkün olmuştur. Sivas Kongresinde, Millî Mücadelenin önde gelen birçok ismi manda düşüncesini benimseyen bir tavır içindeyken, Erzurum delegesi ve Heyet-i Temsiliye üyesi olarak kongreye katılan Hoca Raif Efendi, manda düşüncesine sert tepki göstermiş ve Mustafa Kemal Paşanın yanında yer alarak ona maddî ve manevî destek olmuştur.

Ayrıca din adamları, vatanın esaretten kurtulması için silâhlı teşkilâtlar kurmuştur. Elde mevcut silâhın azlığı veya çokluğuna bakmadan vatan savunması için ne gerekiyorsa yapmaktan geri durmamışlardır. Meselâ Isparta’da Hafız İbrahim Efendi “Demiralay” adıyla ve Afyon’da da Hoca İsmail Şükrü Efendi “Çelikalay” adıyla tamamen gönüllülerden oluşan alaylar teşkil etmişlerdir. Daha sonra düzenli ordunun kurulmasıyla bu alaylar orduya katılmıştır.

Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, Türk Millî Mücadelesinin sembolü olan kuruluşlardır. Başlangıçta sadece Yunan işgaline, Ermeni saldırılarına; Fransız, İngiliz ve İtalyan işgallerine karşı başlayan mücadele, Sivas Kongresinden sonra (7-11 Eylül 1919) ülkenin bütününe yayılmış ve böylece Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında birleşmiştir. Din adamları, bu cemiyetlerin kuruluşunda yer almış ve aktif faaliyet göstermiştir. İçinde din adamı olmayan hiçbir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti yoktur.

TBMM’nin açılmasından hemen sonra İstanbul Hükûmeti, Şeyhülislâm Dürrizade Abdullah Efendinin hazırladığı bir fetvayla Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki Anadolu hareketine karşı açıkça tavır almış ve Anadolu hareketi, bir çeşit iç isyan olarak değerlendirilmiştir. Bunun üzerine Ankara Müftüsü Mehmet Rifat Efendi, “İstanbul fetvası” olarak bilinen bu fetvaya karşı, Anadolu hareketinin meşruluğunu ilân eden bir fetva hazırlamış ve Anadolu ulemasına imzalattırmıştır. “Ankara fetvası” veya “Anadolu fetvası” olarak bilinen bu fetva, halkın üzerinde İstanbul’un fetvasından daha tesirli olmuştur.

Millî Mücadelenin her safhasında görev alan din adamları, TBMM kurulduktan sonra da mecliste görev almıştır.

 

Mehmet Rifat Börekçi

Mehmet Rifat, 1860’da Ankara’da doğmuştur. Babası Ankara ulemasından Börekçizade Ali Kâzım Efendidir. İlk ve orta tahsilini Ankara’da, yüksek tahsilini İstanbul Beyazıt Medresesinde tamamlamıştır. Burada Müderris Atıf Efendiden yüksek din ilimleri ve alet ilimleri tahsil ederek icazetname almıştır.

1890’da Ankara Fazliye Medresesinde müderris olarak göreve başlayan Mehmet Rifat, 1898’de Ankara İstinaf Mahkemesi üyeliğine getirilmiştir. 1907’de Ankara müftülüğüne tayin edilmiş, 1911’de bir müddet Sivrihisar kaymakamlığına vekâlet etmiştir.

Çeşitli hizmet ve başarı ödülleri bulunan Mehmet Rifat, 23 Nisan 1920’de toplanan TBMM’ye Menteşe (Muğla) Milletvekili olarak girmiş ancak müftülüğü tercih ederek Ekim 1920’de milletvekilliğinden istifa etmiştir. Ayrıca 1922’de Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti Heyet-i İftaiyye üyeliğine getirilmiştir. 3 Mart 1924’te kurulan Diyanet İşleri Reisliğinin ilk başkanı olmuş ve ölümüne kadar da (5 Mart 1941) bu görevi sürdürmüştür.

 

Millî Mücadeleye Katılışı

1919 yılı Kurban Bayramında Ankara’nın ileri gelenleri ve Müftü Mehmet Rifat Efendi, padişaha bir telgraf çekerek Kurban Bayramını kutlamak istemişlerdi. Fakat Sadrazam Damat Ferit Paşa, “Padişahla vasıtasız görüşülemez.” gerekçesiyle bu telgrafı reddetmişti. Bunun üzerine Müftü Mehmet Rifat Efendi, ikinci bir telgraf çekerek padişahı ve onun hükûmetini tanımadıklarını bildirdi. Ardından Sivas’taki Heyet-i Temsiliye ile daha sıkı ilişkilere girdi ve Kuva-yı Milliyeye katıldı.

Ankara Valisi Muhiddin Paşa, millî hareket aleyhindeki faaliyetlerden dolayı 28 Ekim 1919’da Keskin’de Kuva-yı Milliye tarafından tutuklanınca, yerine İstanbul Hükûmeti Ziya Paşayı vali tayin etmek istedi. Ancak Ankaralılar, Müftü Mehmet Rifat Efendi ve Belediye Başkanı Kütükçüzade Ali Beyin öncülüğünde İstanbul’a bir telgraf çekip Ziya Paşanın valiliğini tanımak istemediklerini bildirdi. Ziya Paşa, Eskişehir’e kadar gelmesine rağmen tekrar İstanbul’a geri dönmek zorunda kaldı. Bütün bunlar İstanbul Hükûmetini ve Harbiye Nazırı Cemal Paşayı oldukça rahatsız etmişti. Cemal Paşa, o sırada Amasya’da bulunan Mustafa Kemal Paşaya duyduğu rahatsızlığı bir telgrafla bildirdi. Neticede Ziya Paşa İstanbul’a çağrıldı ve Ankara Defterdarı Yahya Galip Bey, vekâleten Ankara valiliği görevini yürütmeye devam etti. Böylece Mehmet Rifat Efendi, Millî Mücadelenin Ankara lideri olarak kendini kabul ettirmiş oldu.

Ankara’da halkın ilk uyanışı, Mondros Mütarekesinin hemen ardından (1918) İngiliz ve Fransız güçlerinin şehri yer yer işgal etme girişimlerine bir tepki olarak başlamıştı. Sonra Anadolu’da çeşitli bölgelerin, özellikle İzmir’in işgaline duyulan tepki ve düzenlenen mitingler halkın uyanışında önemli bir rol oynadı. Cuma namazlarında camilerde toplanan halka din adamlarının yaptığı uyarıcı konuşmalar ve okudukları hutbeler millî direnişin zeminini hazırladı. Mehmet Rifat Efendi, bütün bu faaliyetlerde başı çekiyordu. Ayrıca Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti reisi olarak yurt içi ve yurt dışında çeşitli yerlere telgraflar çekerek Anadolu’daki işgalleri protesto ediyordu.

Sivas’tan ayrılan Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları, 27 Aralık’ta Ankara’ya geldi. Vali Vekili Yahya Galip Beyle Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Mehmet Rifat Efendi, Ankara’daki İngiliz ve Fransızlara Kuva-yı Milliyenin gücünü göstermek amacıyla Mustafa Kemal Paşayı büyük bir törenle karşıladı.

Sivas Kongresinden sonra Anadolu’daki bütün cemiyetler, “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında birleştirildi. Bunun üzerine Ankara’da da Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurulması için çalışmalara başlandı. 1919’da kurulan cemiyetin başına Müftü Mehmet Rifat Efendi getirildi. Heyet-i Temsiliyenin Ankara’daki çalışmalarına en büyük destek bu cemiyetten geldi. Mehmet Rifat Efendi, halktan topladığı yardımları Mustafa Kemal Paşaya götürüp teslim etti. Hatta kendisi ve eşi Samiye Hanım için ayırdığı cenaze parasını bile Millî Mücadele için Mustafa Kemal Paşaya verdiği söylenir. Ankara halkının bu yardımlarının Millî Mücadele için unutulmaz bir değeri vardır. Böylece Ankara, Mehmet Rifat Efendi gibi vatanını seven insanlar sayesinde Millî Mücadelenin önemli mukavemet merkezlerinden biri hâline gelmiş oldu.

 

İstanbul’un Fetvasına Karşı Ankara’nın Fetvası

Damat Ferit Paşa başkanlığındaki İstanbul Hükûmeti, Mustafa Kemal Paşa ve Anadolu hareketini bastırabilmek için birtakım teşebbüslere girişmişti. Bu amaçla millî ordu kurulması yasaklandı ve Sivas Kongresinin toplanmasına engel olunmak istendi.

Ayrıca Anadolu’daki bağımsızlık hareketlerini kırmak düşüncesiyle İstanbul fetvası olarak bilinen bir fetva hazırlandı. Şeyhülislâm Dürrizade Abdullah Efendi imzasıyla ilân edilen bu fetvayla Kuva-yı Milliyeye karşı fiilen savaş açılmış oldu. Böylece Kuva-yı Milliyenin işi daha da zorlaştı. Artık İstanbul’la Ankara’nın yolları birbirinden tamamen ayrıldı. Olayın en tehlikeli yönü ise işgal altındaki bir ülkenin kendi içinde ikiye bölünmüş olmasıydı.

Bunun üzerine Ankara Müftüsü ve Ankara Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Mehmet Rifat Efendi, müftü ve din âlimi arkadaşlarını toplayarak bir karşı fetva hazırlığına girişti. Tarihe Ankara veya Anadolu fetvası olarak geçen bu fetva şöyledir:

“Dünya nizamının sebebi olan İslâm halifesi hazretlerinin hilâfet makamı ve saltanat yeri olan İstanbul, müminlerin emîrinin varlığının sebebine aykırı olarak, İslâmların düşmanları olan düşman devletler tarafından fiilen işgal edilerek İslâm askerleri silâhlarından uzaklaştırılıp, bazıları haksız olarak katl ve hilâfet yerinin korunmasına yarayan bütün istihkâmlar, kale ve diğer harp vasıtaları zapt edilmiş, resmî işleri görmeğe ve İslâm askerlerini teçhize memur olan Babıâli ve Harbiye Nezaretine el konularak halifeyi, milletin gerçek menfaatlerini hedef tutan tedbirler almaktan fiilen men ve örfî idare ilân ve divan-ı harpler kurmak suretiyle İngiliz kanunlarını tatbikle muhakeme etmek ve cezalandırmak suretiyle halifenin yargılama hakkına müdahale ve yine yüksek halifelik makamının maksatlarına aykırı olarak Osmanlı memleketi parçalarından İzmir ve Adana ve Maraş ve Ayıntap ve Urfa bölgelerinde düşmanlar tarafından tecavüz edilerek gayrimüslim tebaa ile birleşip İslâmları katliam ve mallarını yağmalamak ve kadınlara tecavüz ve İslâm’ın kutsal saydığı hususları tahkir eder olduklarında açıklandığı veçhile hakaret ve esirliğe maruz kalmış bulunan İslâm halifesinin kurtarılması için elden gelen gayreti sarf etmek bütün iman sahiplerine farz olur mu? Beyan buyrula:

El-Cevap: Gerçeği Allah bilir ki olur.

Bu suretle meşru haklarını ve halifeliğin gasp edilmiş olan kudretini kurtarmak ve fiilen tecavüze maruz kaldığı zikredilen memleketleri düşmandan temizlemek için mücadele eden ve savaşan İslâm halkı şeriatça eşkıya olurlar mı? Beyan buyrula:

El-Cevap: Gerçeği Allah bilir ki olmazlar.

Bu suretle düşmanlara karşı açılan savaşta ölenler şehit, hayatta kalanlar gazi olurlar mı? Beyan buyrula:

El-Cevap: Gerçeği Allah bilir ki olurlar.

Bu suretle savaşan ve dinî vazifesini yerine getiren İslâm halkına karşı düşman tarafını tutarak İslâmlar arasında fitne çıkararak silâh kullanan Müslümanlar, şeriatça günahların en büyüğünü işlemiş ve fesada yönelmiş olurlar mı? Beyan buyrula:

El-Cevap: Gerçeği Allah bilir ki olurlar.

Bu suretle düşman devletlerinin zorlamaları ve kandırmalarıyla olaylara ve gerçeklere aykırı olarak çıkarılmış bulunan fetvalar İslâm halkı için şeriatça muteber olurlar mı? Beyan buyrula:

El-Cevap: Gerçeği Allah bilir ki olmaz.”

Müftü ve ulemadan oluşan 153 kişilik kalabalık bir heyet tarafından imzalanan bu fetva, bütün Anadolu’ya gönderilmiş, ayrıca Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin 5 Mayıs 1920 tarihli nüshasında yayımlanarak dünya kamuoyuna duyurulmuştur. Böylelikle İstanbul fetvasına karşı daha güçlü bir fetva ortaya konularak Anadolu hareketinin meşruluğu sağlanmıştır.

Ankara fetvası, Damat Ferit Paşa ve hükûmetinin işini oldukça zorlaştırdı. Bu sebeple fetvayı hazırlayanların cezalandırılması yoluna gidildi. Bu amaçla 8 Haziran 1920’de İstanbul Birinci İdare-i Örfiyye Divan-ı Harbi, Kuva-yı Milliye adı altında çıkarılan fitne ve fesadın tertip ve teşvikçilerinden biri olduğu gerekçesiyle Mehmet Rifat Efendiyi gıyaben ölüme mahkûm etti. Karar, Padişah Vahdeddin tarafından 15 Haziran 1920’de, ele geçirildiğinde tekrar muhakeme edilmek üzere onaylandı.

Mehmet Rifat Efendinin önemli hizmetlerinden biri de Anadolu’daki isyanların bastırılmasında almış olduğu görevdir. Meselâ 1920’de Beypazarı isyanını bastırmak üzere TBMM tarafından görevlendirilen heyette yer almış; Müfit Efendi ve Abdülhalim Çelebi Efendi ile birlikte Beypazarı’na giderek halkı teskin etmiştir.

Millî Mücadelenin her safhasında aktif rol alan Mehmet Rifat Börekçi, Diyanet İşleri Başkanı olarak da büyük hizmetlere imza atmıştır.

 

KAYNAKÇA

Sabahattin Selek, Anadolu İhtilâli, C. 1-2, 1965.

Kadir Mısıroğlu, Kurtuluş Savaşında Sarıklı Mücahitler, Sebil Yayınevi, 1977.

Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, C. 1-3, Millî Eğitim Basımevi, 1982.

Cevat Dursunoğlu, Millî Mücadelede Erzurum, Dergâh Yayınları, 1998.

Süleyman Necati Güneri, Hatıra Defteri, Dergâh Yayınları, 1999.

Prof. Dr. Ali Sarıkoyuncu, Atatürk, Din ve Din Adamları, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2002.

 

MEHMET ERDOĞAN

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir