Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Cuma, Haziran 5, 2020

Kuruluşunun 96. Yılında Diyanet İşleri Başkanlığı

Diyanet İşleri Başkanlığı 3 Mart 1924’te kurulmuştur. Cumhuriyet Türkiye’sinin bu temel kurumunun kuruluşunun üzerinden tam 96 yıl geçti; 100. yıla yaklaşılıyor. Bugün geldiğimiz bu süreçte Diyanet İşleri Başkanlığını yeniden masaya yatırmak, konuşup tartışmak gerekiyor. Özellikle 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra Türkiye’de değişen yönetim zihniyeti, devlet kurumları ve uluslararası ilişkiler dikkate alındığında bu kaçınılmazdır. Kurumun geçmişi ve misyonu, yeni dönemde değişimin yansımaları ve gelecek vizyonu bakımından Diyanet İşleri Başkanlığının ciddî bir eleştiriye/değerlendirmeye tâbi tutulması elzemdir. Biz bu yazıda kısaca Diyanetin geçmişine ve geçmişteki misyonuna değinmekle yetineceğiz. Bugüne yönelik düşünce ve değerlendirmelerimizi zaman içinde bu perspektifle yapmaya çalışacağız.

Türkiye’de modernleşmenin tarihsel mutfağı, XIX. yüzyılın ikinci yarısı ile XX. yüzyılın ilk çeyreğinde şekillenir. Üç çeyrek yüzyıllık bu dönem, Türk tarihi ve modernleşmesi açısından bir milât kabul edilir. Tarihçilerin ifadesiyle XIX. yüzyıl, Osmanlı Devletinin en uzun yüzyılıdır! Bir taraftan yıkılışa karşı direniş, diğer taraftan da yeni arayış ideolojilerinin neşvünema bulduğu bu dönemde; bilim, düşünce, sanat, eğitim, hukuk, bürokrasi, uluslararası ilişkiler, askerlik, sağlık, ulaşım, haberleşme, şehirleşme vs. bütün alanlarda yeniden yapılanma hareketlerinin ciddî temelleri atılır. Bu dönemin bilim adamı, aydın ve bürokrat olan öncüleri, sadece kendi zamanlarının iyi birer temsilcisi olmakla kalmaz, geçmişi ve kendi çağlarını geleceğe taşıyan birer köprü görevi de görür. Cumhuriyet, bu dönemin birikimlerinin yeni bir forma dönüştürülmesidir. Bu çetin dönüşümün gerçekleştirildiği XX. yüzyılın ilk çeyreği ise geçen yüzyılın en uzun dönemi sayılmalıdır.

Günümüz meseleleri karşısında doğru bir istikamet sahibi olmak ve yeni atılım girişimlerini sağlam temellere oturtabilmek için modernleşme mutfağının şekillendiği bu üç çeyrek yüzyılı; bu dönemin arayış, refleks ve birikimlerini doğru okumak lâzım. Aslında bu dönem, sadece Türk tarihi açısından değil, dünya tarihi açısından da bir milât kabul edilmelidir. Çünkü bugünkü modern dünyanın temelleri, üç aşağı beş yukarı aynı dönemde atılır.

Burada iki tarihî hususa daha işaret etmek gerekir. Bunlardan biri, Diyanet İşleri Başkanlığının, Şeyhülislâmlığın misyonunu tahsis edilmiş bir alanda, din işleri alanında sürdürmek üzere kurulmasıdır. Diyanet, teşkilât olarak Cumhuriyetin yeni bir kurumu olmasına rağmen tarihsel yönden Şeyhülislâmlığın devamı sayılır. Bilindiği gibi Osmanlı Devletinde, başında şeyhülislâmın bulunduğu meşihat makamı, din işleriyle birlikte kendisine bağlı ve ilmiye teşkilâtı tarafından yürütülen yargı ve eğitim görevlerini de deruhte ediyordu. Bugünkü anlamıyla Vakıflar Genel Müdürlüğü, Adalet Bakanlığı, Millî Eğitim Bakanlığı ve Yükseköğretim Kurulunun (YÖK) görev ve hizmetleri, başında şeyhülislâmın bulunduğu meşihat makamı tarafından yürütülmekteydi.

Tanzimatla başlayan ve Cumhuriyetle son bulan bu misyonun yaşadığı daralma, kırılma ve dönüşüm evreleri, Türkiye’de modernleşmenin oluşum, eğilim ve yapılanma biçiminin tanınması açısından son derece önemli bir süreçtir. Bu sürecin etki alanı ve yankıları günümüzde de kendini belli ölçüde hissettirmektedir. Öyleyse Şeyhülislâmlıktan Diyanete geçiş sürecini, bu süreçte birbiriyle çatışan paradigmaları kendi bağlamlarında çok iyi değerlendirmek icap eder.

İkincisi, Cumhuriyetin pozitivist kimliğinin, dönemin aydınları tarafından ideolojik bir proje olarak tasarlanmış olmasıdır. Kurumsal anlamda ise Cumhuriyet modernleşmesinin diyanet, adalet ve eğitim olmak üzere üç temel ayağı vardır. Bunlar, Şer’iyye ve Evkaf ve Erkân-ı Harbiyye-i Umumiyye Vekâletlerinin İlgasına Dair Kanun, Türk Kanun-ı Medenîsi ve Tevhid-i Tedrisat Kanunuyla tarih sahnesine çıkar ve kurumsallaşır. Dikkat edilirse bu üç alan, Osmanlı Devletinde meşihat makamına bağlı alanlardır. Buradan hareketle Türk modernleşmesini dinî anlayışların ve geleneksel kurumların bir dönüşümü olarak görmek de mümkündür. Böylece Cumhuriyet modernleşmesi, bir Batılılaşma projesi olmaktan çok Tanzimat ve Meşrutiyet süreçlerinden geçen ve kendi içinde yenilenen bir hareket olarak gün ışığına çıkar. Demek ki Türkiye’de modernleşme denilen hâdise; tarihsel kökeni yerli olan, dış dünyadan etkilenen ama kendi içinde evrilen ve temel özelliklerini günün ihtiyaç ve şartlarına göre şekillendiren sosyal bir harekettir. Esasında din ve diyanet, Türkiye’de modernleşme ve Cumhuriyetin kendini inşa ettiği ana zemindir. Tarihsel süreç, ön yargılardan uzak ve doğru okunursa bunu görmek mümkündür.

Bu bağlamda Diyanet İşleri Başkanlığının kuruluşuyla ilgili 3 Mart 1924 tarih ve 429 sayılı kanunun 1. maddesi oldukça ilginçtir. Bu kanun, hem tarihsel irtibat hem de modernleşme hamlesi açısından birçok detayın şifresini içermektedir.

Bunlardan birinci şifre, “muamelât-ı nassa dair olan ahkâmın teşri ve infazı”nın TBMM ve onun kabul ettiği hükûmete ait olmasıdır. Kanun koyma yetkisi meclise, dolayısıyla seçilmişlere verilmektedir; yürütme ve sorumluluk ise meclisin oluşturduğu hükûmete aittir. Esasında demokrasinin temelini burada aramak lâzım.

İkinci şifre, eğer din, sosyal hayatın vazgeçilmez bir unsuru ise din işlerinin yürütülmesi kurumsal bir hüviyete kavuşturulmalıdır. Burada Şeyhülislâmlıkla tarihsel bir irtibat söz konusudur.

Üçüncü şifre, bu kurumsal hüviyetin iki temel niteliği vardır: İslâm dininin “itikadat ve ibadata dair bütün ahkâm ve mesalihinin tedviri” yani “yürütme” ve “müessesat-ı diniyyenin idaresi” yani “yönetme”. Lâikliğin temeli de buradan başlatılabilir.

Ayrıca 22 Haziran 1965 tarih ve 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunun 1. maddesi bu nitelikleri yeniden düzenler: “İslâm dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek.” Buradaki yeni şifre kavram “aydınlatma”dır.

1982 Anayasasının 136. maddesi ise Diyanete hem tarihsel hem de yeni bir misyon yükler. Buna göre “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, lâiklik ilkesi doğrultusunda bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.” Burada da “dayanışma” ve “bütünleşme” kavramları birer yeni şifre olarak ortaya çıkar.

Böylece kanunların Diyaneti, hem tarihsel kökenine bağlı kalarak hem de lâiklik ve demokrasiyi kendine katarak dinle ilgili işleri yürüten, ibadet yerlerini yöneten, toplumu aydınlatan, dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinen bir kurumdur.

Bu genel nitelikler bağlamında Diyanet İşleri Başkanlığının kurumsal tarihi incelendiğinde dört ana dönem öne çıkar: 1924-1965 yılları arası birinci dönem, 1965-1982 yılları arası ikinci dönem, 1982-2010 yılları arası üçüncü dönem ve 2010’dan sonrası dördüncü dönem. Dördüncü ve son dönem, 1 Temmuz 2010 tarih ve 6002 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunda köklü değişikliklerin yapıldığı tarihten başlar. Birinci dönem inşa, ikinci dönem kurumsal kimliğin oluşumu ve üçüncü dönem toplumsal meşruiyet dönemidir. Dördüncü dönemin hizmet dönemi olması beklenirdi. Diyanet İşleri Başkanlarından Ahmet Hamdi Akseki’nin birinci dönemi, Tayyar Altıkulaç’ın ikinci dönemi ve Mehmet Nuri Yılmaz’ın da üçüncü dönemi temsil ettiğini söyleyebiliriz. Dördüncü dönem henüz gerçek temsilcisini bulmuş sayılmaz. Bu arada birinci dönemin süresi, ikinci ve üçüncü dönemin toplamına yakındır. Nitelikler sıralamasına göre birinci dönem yürütme ve yönetmeye, ikinci dönem aydınlatmaya, üçüncü dönem ise dayanışma ve bütünleşmeye tekabül eder. Tarihsel perspektiften bakılırsa niteliklerin işlerliği kendi dönemiyle paralellik göstermez. Birinci dönemde aydınlatma öne çıkar, ikinci dönemde yürütme ve yönetme ağırlık kazanır, üçüncü dönemde ise bazı istisnaî girişimlerin dışında hiçbir nitelik birinci derecede temsil edilemez.

Diğer taraftan üçüncü dönem, din-devlet-siyaset ilişkilerinin düzeyli/düzeysiz sıkça tartışıldığı bir zaman dilimine denk düşer. Bu tartışmalardan her üç olgu da derin yaralar alır. Oysa bu olguların kendi aralarında doğal bir ilişkiler zemini bulunmaktadır. Diyanetle ilgili kanunlarda bu durumu açıkça görmek mümkündür. Kanunlarda sınırlar ve ilişkiler biçimi, tarihsel tecrübelerin bir yansıması olarak yer alır. Sorunlar biraz da kanunların sağladığı imkânların yeterince kullanılamamasından kaynaklanır. Eğer Diyanet, sözü edilen birinci tarihsel döneminde ortaya koymuş olduğu aydınlatma görevini üçüncü döneminde yeterince yerine getirebilmiş olsaydı, din eksenli birçok tartışma gündemi boş yere meşgul etmeyebilirdi.

Diyanette yeni bir dönem, niteliklerle tarihsel dönemlerin kesiştiği ve Türkiye’de modernleşmenin kendini inşa ettiği ana zemine yani dinin sosyal niteliğine, seçime bağlı iradeye, kurumsal hüviyete ve bu hüviyetin yürütme, yönetme, aydınlatma, dayanışma ve bütünleşme niteliklerine dönmekle, buradan geniş soluklu bir bireşime dayalı yeni bir açılım sağlamakla başlayacaktır. Yeni dönem, geçmiş üç dönemin anayasal metinlerinin verdiği görevleri ve ihsas ettiği nitelikleri yeniden tanımlama ve bunların birleştirilmesi dönemi olacaktır. (Gelgelelim 2010 sonrası döneme zaman, kaynaklar/imkânlar ve talepler/beklentiler israf edilerek girilmiştir. Bunda FETÖ’nün rolünü göz ardı etmemek gerekir. Eğer Cumhuriyetin 100. yılına doğru Diyanet İşleri Başkanlığı konuşulacaksa bu, FETÖ’den ve 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden bağımsız olamaz. Eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in ikinci beş yıllık dönemini tamamlamadan emekliye ayrılma süreci öncesi ve sonrasıyla konuşulmadan Diyanet gerçeği anlaşılamaz!)

Bu bağlamda yürütme ve yönetme nitelikleri, modern dünyadaki gelişmeler dikkate alındığında daha özerk bir hâle getirilmelidir. Çünkü modern yönetim bilimi özerklik anlayışı üzerine inşa edilmiştir. Özerk olmayan yönetimler, modern toplumların ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kalmaktadır. Ayrıca modern yönetim, hiyerarşi yerine içe dönük ahlâkî boyutu öncelemeli ve insanı merkeze koymalıdır. Bilimden sanata, iktisattan siyasete hemen her alanda insanın merkeze konulduğu bir dünyada, onu geri plâna iten anlayışların başarılı olma şansı çok zordur.

Aydınlatma niteliğine gelince, sadece bilgi vermek ve bu amaçla yayın yapmak toplumları aydınlatmak için yeterli değildir. Doğru bilgi üretmenin yanında, bu bilginin sunumunun da yeni bir biçime kavuşturulması icap eder. Bir toplumu din konusunda yeterince aydınlatabilmek için başta onun durumunu, gidişini, eğilimlerini, dolayısıyla sosyal psikolojisini iyi bilmek lâzımdır. Sonra yapılacak aydınlatmayı bu çerçeveye uyarlamanın yöntemi belirlenmelidir. Aydınlatma faaliyetlerinin toplumda nesnel bir karşılık bulabilmesi, yapılacak sunumun öz ve biçim yönünden toplumun ilgi ve beklentilerini karşılayabilecek ve ona yeni ufuklar sunabilecek bir özelliğe sahip olmasına bağlıdır.

Dayanışma ve bütünleşme nitelikleri ise bir toprağı vatan kılan bütün değerlerle birlikte ele alınmalıdır. Parçalanmış veya bütün içinde birbiriyle ilişkisi zayıflamış değerlerle toplumsal dönüşüm sağlanamaz. Değerler manzumesi içinde toplumsal hayatın vazgeçilmez temel harcı din ve dinî değerler olduğuna göre, toplum hayatında dinin rolünü daha işlevsel hâle getirmek gerekir. Çünkü toplumsal dayanışma ve bütünleşme din üzerinden slogan üretmekle sağlanamaz. Bunun için herkesin şikâyet ettiği yabancılaşma ve kültürel değerlerle çatışma olgusu dikkate alınarak, ülkemizde topluma ve toplumun değerlerine yaklaşım biçimlerinin yeniden gözden geçirilmesi, bu çerçevede din anlayışlarının sağlıklı bir zemine oturtulması aydından bilim adamına, bürokrattan iş adamına herkesin görevi olmalıdır. Kendi değerlerini harcayan değil, yeniden üreten bir toplum hâline gelebilmemiz için buna acilen ihtiyaç vardır.

İşte bugün Diyanet, bütün nitelikleri birleştirmeyi ve kendi önünü açarak toplumsal gelişmeye katkı sağlamayı ana hedefi kabul etmelidir. Böyle bir açılım sosyal, kültürel ve tarihsel açıdan kaçınılmazdır. Türkiye kendi içinde, bölgesinde, Avrupa Birliği ve modern dünyayla ilişkilerinde kendini yenileme eğilimine girmiş bir ülkedir. Elbette din ve diyanet alanının bundan uzak kalması düşünülemez. Diğer taraftan geride kalan yılların muhasebesini yapmak, din alanıyla ilgili gerek akademik gerek kültürel gerekse de yönetsel faaliyette bulunan herkesin görevidir.

Son olarak yeni dönemde Diyanet, din hizmeti adı altında yapılanan ve toplumun maneviyatını kirleten her türlü tarikat, cemaat, grup, oluşum ve örgütlere karşı önce bağımsızlığını, sonra da ağırlığını ortaya koymalıdır. Bunu yapamadığı sürece tarihsel ve toplumsal misyonunu icra edemeyecektir.

Tarih kendi mecrasında akmaya devam ediyor. İlerleyişe ayak uyduran veya uyduramayanlar, dün olduğu gibi bugün de olacaktır. Önemli olan tarihin akışına ayak uydurmak değil, ona katkıda bulunmak ve onu hızlandırmaktır.

Mehmet Erdoğan

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir