Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Cumartesi, Haziran 6, 2020

Edebiyat ve Eleştiri Yazıları’nın Serüveni

Kopernik Kitap’tan Mart 2020’de çıkan ve 1983’ten 2019’a 36 yıl boyunca deneme-eleştiri türünde kaleme aldığım yazıları içeren Edebiyat ve Eleştiri Yazıları / Toplu Yazılar adlı kitabımın varoluş serüveniyle ilgili duygu ve düşüncelerimi kısaca okuyucuyla paylaşmak istiyorum. Amacım içerik değerlendirmesi yapmak değil (kuşkusuz bunu okuyucu ve eleştirmenler yapacak), kendi hikâyemle kitabın hikâyesi arasında bir çeşit köprü kurmaya çalışmaktır. Yapacağım şey, biraz hatıra, biraz iç muhasebe, biraz arka plân tahlili, biraz da geleceğe dair tasarıların karışımı bir şey olacak.

Önce şunu söylemek istiyorum: Edebiyatı, onunla ilgilenmeye başladığım lise yıllarından itibaren çok ciddîye aldım. Merak ettiğim konularla ilgili etraflı ve dikkatli bir okuyucu olmaya gayret ettim. Sorularım cevap bulana kadar konunun peşini bırakmadım. Yazarken de sadece bütün dikkatimi konu üzerinde topladım. Nasıl anlaşılır, ne derler, başım belâya girer mi gibi hiçbir kaygım olmadı. İnandığımı özgürce yazmanın keyfini yaşadım. Yayımlatmadan önce de mutlaka bir iki dostuma/arkadaşıma yazılarımı okuttum, varsa gerekli düzeltmeleri yaptıktan sonra dergi veya gazetelere gönderdim.

Yazılarımı kitaba girene kadar birkaç kez elden geçirdim. Onları her okuduğumda mutlaka tashih edecek bir şey buldum. Cümlelere dokundum; çok az da olsa aslını bozmamak kaydıyla ilâve ve çıkarmalar yaptım ya da dipnotlar ekledim. Yazılarım güzel olsun, muhkem olsun istedim. Bir yazının hazırlık safhası benim için en zor olanıdır. Günlerce, haftalarca, bazen aylarca hatta yıllarca kafamda taşıdığım, yoğurduğum konular olmuştur. Bunun tersi de olmuştur tabiî. Fakat bir konuyu yazarken hızlı yazarım; başlarım ve araya hiçbir şey sokmadan bitiririm. Sonra metnin üzerinde yoğunlaşır ve çalışırım; zamanla onu olgunlaştırır ve elimden geldiğince güzelleştiririm.

Kütüphanem; ansiklopedi, kitap, dergi, gazete ekleri ve özel arşivim her zaman düzenli olmuştur. İlgilendiğim konulara dair dosyalarım veya zarflarım vardır. Önemsediğim yazarların bütün eserlerini satın alırım. Okurken de peş peşe bütün eserlerini okurum. Yüksek tahsilimi İlâhiyat Fakültesinde yapmış olmama rağmen kütüphanemde dinî içerikli kitaplar çok azdır. Hele temel kaynak sayılabilecek hiçbir kitabım yoktur. Bence tefsir, hadis, fıkıh ve İslâm tarihi alanında cilt cilt kitaplarla kütüphane doldurmak manasızdır. Zaten bu tür eserler baştan sona okunmaz. Herhangi bir konuyla ilgili bu tür eserlere bakma ihtiyacı duyarsam kütüphanelere gitmeyi tercih ederim. Bu alanlarla ilgili benim kütüphanemde olanlar ya ilmî araştırma veya özgün fikrî kitaplardır. Kütüphanemde daha çok edebiyat, tarih, felsefe, sosyoloji ve hatırat türünde seçme kitaplar ile küçük çaplı birkaç dergi koleksiyonu vardır. Hayatımda edebiyat her zaman öncelikli ve ağırlıklı bir yere sahiptir. Edebiyattan sonra en çok siyasî tarih ve düşünceyle ilgilendim. Siyasete ilgim ise edebî düşünüşle ilgilidir. Bu bağlamda baştan beri din, siyaset ve edebiyatı birbiriyle yakın ilişkili alanlar olarak gördüm. Eleştirel/diyalektik düşüncem buralardan besledi. İlâhiyat tahsili yapmam edebiyata olan ilgimi zenginleştirip derinleştirdi.

Dünya görüşümün şekillenmesinde kurmaya çalıştığım din-siyaset-şiir ilişkisinin önemli bir rolü vardır. Daha Yeni Devir gazetesinde 18 Temmuz 1981-20 Eylül 1984 tarihleri arasında yayımlanan edebiyatla ilgili ilk yazılarımda bile “siyasal bilinci” önemseyen bir tavrım vardı. Tabiî bunu İmam-Hatip Lisesindeki öğretmenlerime (merhum Mehmet Akkaya, Mehmet Besim Özsüer, Fahri Şirin, Mithat Yaylı, Fikri Günay, Ali Türkmen vb.) borçlu olduğumu söylemeliyim. İdealist ve fedakâr bu güzel insanları her zaman minnetle ve şükranla yâd ediyorum. Ardından Samsun’da çıkan Yeni Doğu gazetesinde Ekim 1983-Nisan 1984 tarihleri arasında hazırladığım gençlik-edebiyat sayfalarında edebiyat, düşünce ve siyaset iç içeydi. Ayane dönemine gelince dünya görüşüm büyük ölçüde şekillenmişti. Artık din, siyaset ve edebiyat ilişkisine daha derin anlamlar yüklüyor, bir davanın mensubu ve taraftarı olarak yazıp çiziyordum. O yıllarda Ayane’deki bir söyleşide dile getirdiğim düşüncelere bugüne kadar bağlı kaldığım için şükrediyorum: “Şair, kendini ve çağını yakalayabilen insandır. Benim için bu, din-siyaset-şiir üçlüsüyle mümkündür. Yaşama bilincini ve duyarlığını ancak böyle kuşanabiliyorum. Bu üçlüyü hiçbir zaman birbirinden bağımsız düşünmedim. Varoluşumu ve yaşamı ancak böyle kavrayabildim çünkü. Tabiî dini ‘din’, siyaseti ‘siyaset’ ve şiiri de ‘şiir’ bilmek koşuluyla. Bence bu, insanı ‘insan’ bilmek demektir.” (Ayane, S. 23, Kasım 1989) Dinin gösterdiği istikamet, siyasetin sağladığı şuur ve edebiyatın/sanatın kazandırdığı duyarlık kendimi, dünyayı ve hayatı tanımama kapı açtı.

Düşünce ve tavır olarak Yeni Devir gazetesi, Mavera dergisi ve Dergâh Yayınları çevresine yakın oldum. Diriliş ve Edebiyat dergilerini uzaktan takip ettim. Hiçbir grup, oluşum, çevre ya da anlayışın gözü kapalı mensubu olmadım ama yakın olduğum çevrelere karşı da her zaman samimî davrandım. Ayane ile kendi arkadaş çevremizi oluşturmaya çalışırken Dergâh, Atlılar ve Kökler’de içeriden biri olarak yazdım. Bugünden geriye dönüp baktığımda kendimi “bağımsız”, “arada kalmış” veya “bireysel” olarak görüyorum.

Eleştiri, ta ilk yazılarımdan itibaren temel eğilimim olmuştur. 1981’de Rize’de daha 20 yaşında tıfıl bir gençken Yeni Devir’de yayımlanan ilk yazım edebiyatla ilgili bir denemeydi. O yıllarda Yeni Devir’de yazan İsmet Özel’e mektup yazarak onu eleştirmiştim. O da köşesinde “Bir Molla Kasım’a Cevap” başlığıyla eleştirilerimi cevaplamış ve beni eleştirmişti. Yine Yeni Devir’de Attilâ İlhan’ı gençlik heyecanıyla ve büyük bir cesaretle eleştirirken son derece haklıydım. İlk dinî düşünce yazılarım da eleştireldi. Müslümanların samimiyetini sorguluyor ve yetersizliklerini eleştiriyordum. Sonra Ayane’yi çıkarırken eleştiriye ağırlık vermek istiyorduk. Çünkü edebî tavrımızı ortaya koymada eleştiri çok önemliydi. Bu yüzden Ayane’deki eleştiri yazılarım ses getirdi. Meselâ “Yitik Şairler” bunlardan biriydi. Turgut Uyar ve Sezai Karakoç üzerine yazdığım yazılar iyi bir okumaya dayanıyordu. Şiir ve eleştirilerimizle Cemal Süreya’nın dikkatini çekmiştik. Sonraki yıllarda eleştiri, temel uğraş alanım oldu. Yazı ve şiirlerim ekseriyetle Ayane, Dergâh, Ülke, Hece, Atlılar, Kökler ve Fayrap ile Yeni Devir ve Yeni Şafak’ta yayımlandı. Kitaplarım ise Dergâh Yayınlarından çıktı. Bu arada “Üzüm Yemek ya da Bağcıyı Dövmek” başlıklı yazımın Hece’de, “Hüseyin Cöntürk’ün Divan Şiiri Üstüne Denemeler’i” başlıklı yazımın Fayrap’ta, “İsmet Özel ve Martın Buber” ile “Türk Hikâye ve Romanının Namusu Bir Yazar: Sabahattin Ali” ve “Eleştiride Üslûp Meselesi ve Bir Üslûp Üstadı Olarak Abdülhak Şinasi Hisar” başlıklı yazılarımın Dergâh’ta yayımlanmadığını, “Bir Yazar Olarak Nuri Pakdil” başlıklı yazımın ise Dünya Bizim Kültür Portalinde yayımlandıktan bir gün sonra yayından kaldırıldığını üzülerek söylemeliyim.

Bugün 40 yıldır yazı yazdığım camiada yazılarımı yayımlayacak bir mevkute bulamamam çok hazin ve manidardır. (Bu yazıyı bile kimse yayımlamak istemedi.) Kimsenin en küçük bir eleştiriye tahammülü yok. Bu, eskiden de böyleydi. Fakat günümüzdeki eleştiriye tahammülsüzlük başka bir şey; insanlar, gerçek yüzlerinin ve gizli niyetlerinin açığa çıkacağı korkusuyla paniğe kapılıyorlar. İnançlar ve idealler hikâye, asıl dert vaziyeti korumak. Yazık! Yaşarsak göreceğiz; bu trajik hâlin bedelini çok ağır ödeyeceğiz, bugünleri çok arayacağız ve çok keşke diyeceğiz!

Evet, 36 yılın birikimi olan Edebiyat ve Eleştiri Yazıları / Toplu Yazılar’a böyle bir sürecin sonunda gelindi. Kitabın Birinci Bölümü şiir üzerine yazılmış kuramsal nitelikli yazılardan oluşuyor. Ancak yazıların hareket noktası yine eleştiridir. Ya bir kitap tanıtılıyor ya bir konu tartışılıyor ya da bir tavır eleştiriliyor. Bu bölümde Ali Göçer, Ali Günvar ve “Hayranlık Zaafı” başlıklı yazıda isim vermeden Hakan Arslanbenzer (ki kendisi bunu yayımlanmadan önce okumuştu) eleştirilmiştir.

Kitabın gövdesini oluşturan İkinci Bölümde şairler, Üçüncü Bölümde hikâye ve hikâyeciler ve Dördüncü Bölümde eleştiri ve eleştirmenler üzerine yazdığım yazılar yer almaktadır. Ana hatlarıyla modern Türk şiir tarihi ve edebî akımları/anlayışları ile büyük şairlerimizden Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl üzerine yazdığım yazılar da iyi bir okumaya dayanıyordu. Bu vesileyle Beşir Ayvazoğlu’nu sıkı bir şekilde eleştirdim. Hece şairlerinden Faruk Nafiz Çamlıbel, Ahmet Muhip Dıranas, Ziya Osman Saba ve Cahit Sıtkı Tarancı’yı ciddî bir okumaya tâbi tutarak yazdım. Atatürk şiiri yazanlar ile Fazıl Hüsnü Dağlarca, İlhan Berk, Cahit Külebi ve Ataol Behramoğlu’nu değerlendirip eleştirdim. Orhan Veli ve Garip şiiri ile Attilâ İlhan’ın şiir anlayışı üzerine yazdıklarımın iddialı olduğunu düşünüyorum. Turgut Uyar üzerine derli toplu bir yazı yazdım. Sezai Karakoç’un şiirini ve Monna Rosa’sını; Cahit Zarifoğlu’nun şiirini ve şiire dair düşüncelerini özenle ve emek vererek yazdım. Zarifoğlu’nu yazarken Ramazan Kaplan’ı eleştirdim. İsmet Özel’in şiirinin köklerini ve Özel-Martın Buber ilişkisini yazdığım yazılar çok geniş çevrelerin ilgisine mazhar olmasına rağmen hiç kimsenin bunlar hakkında olumlu-olumsuz ne düşündüğünü açıkça ortaya koymaması ya da koyamaması tarafımızdan bir kenara not olarak kaydedilmiştir. (Bu konuda ileride yazmayı düşünüyorum.) Edebiyat çevrelerinin edebî tutum ve insan ilişkilerine dair bazı yazılarımdaki gözlem ve tespitlerin edebiyat sosyolojisi açısından değerlendirilmesi gereken veriler olduğunu düşünüyorum.

Hikâye üzerine yazarken Rasim Özdenören ve Mustafa Kutlu’yu karşılaştırarak değerlendirdim. Özdenören’i ve Özdenören yorumu sebebiyle Necip Tosun’u eleştirdim. Sabahattin Ali’nin bütün eserlerini Kopernik Kitap için yayına hazırlarken yeniden okudum ve farklı bir bakış açısıyla yorumlayıp yazdım. Recep Seyhan’ın hikâyeleri ile romanını uzun soluklu bir yazıyla inceledim. Bu yazının sonunda Necip Tosun ve Alâattin Karaca’yı edebî tutumları dolayısıyla eleştirdim. “Bir Öykü Kitabı: Kamçı” başlıklı deneme ise ilk eleştiri yazım sayılır ve 1983’te Yeni Devir gazetesinde yayımlanmıştır. Taşra imkân ve şartlarında 22 yaşında yazılmış bir ilk yazı olmasına rağmen eleştiriye olan ilgi ve istidadımı göstermesi bakımından oldukça ilginçtir.

Eleştiri ve eleştirmenler üzerine yazarken uzun bir yazıyla modern eleştiri yöntemlerini ele alıp edebiyatımızda eleştiri ve şiir eleştirisinin tarihsel seyrini yazdım. Eleştirmenler olarak Hüseyin Cöntürk, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Abdülhak Şinasi Hisar hakkında emek mahsulü ciddî ve iddialı yazılar yazdım. Cöntürk’ün divan edebiyatı kitabını ilk ve en oylumlu bir şekilde ben eleştirdim. Divan edebiyatı üzerinden ekmek yiyen akademik camianın bu kitaba ve edebiyat çevrelerinin bu yazıma ilgisiz kalması son derece düşündürücüdür. Tanpınar’ın eleştirmenliğini inceledim ve bağımsız bir kitap olarak yazdım (Bir Eleştirmen Olarak Ahmet Hamdi Tanpınar, 2009). M. Orhan Okay’ın Tanpınar monografisini eleştirel bir okumayla değerlendirdim. Hisar’ı yazarken eserlerini derleyip yayına hazırlayan Necmettin Turinay’ı özensizliği dolaysıyla eleştirdim. Nuri Pakdil’i ilk defa adam gibi ben yazdım ve eleştirdim. Yazdıklarını değerlendirdim, bilinmeyen/gizlenen yönlerini kaynaklarıyla ortaya koydum. Adı etrafında oluşan efsaneyi sorguladım. Tıpkı İsmet Özel hakkındaki yazılarım gibi bu da derin bir sessizlikle karşılandı.

Beşinci Bölümde muhtelif yazarlar ve konular üzerine kaleme aldığım yazıları bir araya topladım. Bazı kitapları değerlendirerek tanıttım. Düşünce hayatımızdaki ağırlığı dolayısıyla Niyazi Berkes, İdris Küçükömer ve Aliya İzzetbegoviç’i yazdım. İdris Küçükömer’i yazarken Nuray Mert’in ona yaklaşım mantığını eleştirdim. Edebî tutumları dolayısıyla Ferit Edgü, Hilmi Yavuz ve Yücel Kayıran eleştirdiğim yazarlardan bazılarıdır. Bu bölümde edebiyat ve hayat ilişkisi üzerine yazdığım bir dizi denemeye yer verdim. Edebiyat penceresinden hayat ve hayatın gerçeklerini yorumlayan duygusal yazılardır bunlar.

Son bölümde de söyleşileri bir araya getirdim. Tarih sırasına göre bakarsak ilk iki söyleşi şiir ve şiir tutumumla ilgilidir. Sonraki iki söyleşi eleştiri ve Tanpınar merkezlidir. Son iki söyleşide ise yazar kimliğim ve dergiciliğim üzerine durulmuştur. Şiir, eleştiri ve dergicilik; heyecan, fikir ve eylem!… İlginç bir çıkarsama oldu. Hayat ve edebiyat ilişkisini üzerine inşa ettiğim kavramlardır bunlar. Yazarlık hayatım boyunca benimle yapılmış söyleşiler aşağı yukarı buradakilerden ibarettir. Söyleşi vermeyi, konferans ve programlara katılmayı, gazete ve televizyonlarda boy göstermeyi, imza günü düzenlemeyi sevmem. Herhangi bir sosyal medya hesabım da yoktur ve hiç kimseyi de buralardan takip etmem. SMS ayarları kapalı olduğundan telefonuma kısa mesaj gelmez ve ben de kısa mesaj göndermem. (Eskiden mektup yazar ve mektup alırdım.) Bana sözü olanlar selâm verip sesimi duymalı, birine bir şey söyleyeceksem onunla konuşmalı veya görüşmeliyim. Tarihe karışsa da böyle bir ilişki biçimini sürdürmekte kararlıyım. Bir de haber salmak veya haber göndermek yöntemini korumaya, fırsat buldukça işletmeye çalışıyorum. Yadırgansa da tekeffülü icbar ettiği için önemsiyorum bunu. Kendimi bildim bileli kitap ve dergiler dışında bir dünyam olmamıştır. Kendi küçük dünyamda mutluyum yani…

Sohbetlerimizle birbirimizi beslediğimiz küçük bir dost/arkadaş çevrem vardır, onlardan da söz etmeliyim. Onlar benim hayatımın kahramanlarıdır. Onlarla zaman zaman buluşur; dinî, siyasî ve edebî konularda son derece samimî, seviyeli ve hararetli bir şekilde tartışırız, beyin fırtınası yaparız. Gündemdeki konuları değerlendirir ve geleceğe dair tahminlerde bulunuruz. Birbirimizin düşüncelerini eleştirirken de gayet rahatız çünkü birbirimizi yanlış anlamaktan korkmayız; birbirimize nazımız geçer. Stratejik yazılarımın ilk okuyucuları bu arkadaşlarımdır. Onların eleştiri, uyarı, katkı, düşünce ve yönlendirmelerini her zaman dikkate almışımdır.

Neticede “Yitik Şairler”, Nuri Pakdil ve İsmet Özel üzerine yazdıklarım eleştiri yazılarıma bütünsel bakışı gölgelese de Hüseyin Cöntürk, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Abdülhak Şinasi Hisar hakkında yazdıklarımın uzun yıllar önemini koruyacağı kanaatindeyim. Eleştiriye bakışım ve edebî tutumum, samimiyetim, açık sözlülüğüm ve yazarken verdiğim emek beni tanıyanların malûmudur. Bunun bir bedeli/mükâfatı olacaktır elbette. Ne olursa olsun yazı bittikten sonra yaşadığım iç huzuru ve öz güveni hiçbir şeye değişmem. Benim için en büyük mükâfat budur. Zira bana göre eleştiri, sorumluluk şuuruyla kaleme alınan ve sorumluluk duygusu uyandırmayı amaçlayan bir yazı türüdür. İnsanın görevini yapmış olmasından daha güzel ne olabilir ki…

Bundan sonra Sezai Karakoç’un hatıraları ve siyasî düşünceleri; İsmet Özel’in Necmettin Erbakan, Turgut Özal ve Recep Tayyip Erdoğan eleştirisi; Rasim Özdenören’in ANAP, RP ve AK Parti bağlamında siyasî yazıları ve ilişkileri; 1980 sonrası edebiyat, siyaset ve çıkar ilişkileri; üstatlar ve fikirlerinin iflâsı, edebiyatta ahlâk ve şahsiyet sorunu, öz güven sorunu ve eleştiri korkusu, dergi ve yayınevi çevrelerinin fikir ve edebiyat hayatına kattıkları ve götürdükleri, edebiyat mahfilleri ve ahbap çavuş ilişkisi, yazar-yayınevi ilişkileri, edebiyat ödülleri, gazete yazarlığı ve edebiyat, akademi ve edebiyat, sosyal medya ve edebiyat, popüler yazarlar ve edebiyat tüccarları ile FETÖ’den beslenen yazarlar ve yayınevleri gibi edebiyat tarihi ve sosyolojisinin incelemesi gereken mayınlı konular üzerine yaşadıklarımı ve gördüklerimi, bildiklerimi ve duyduklarımı, duygularımı ve düşüncelerimi yazmak isterim, belki yazarım da. Birilerinin bu adımı atması ve yolu açması gerekiyor çünkü. Kim bilir belki tarih bu görevi bize verir!…

Bir de 15 sene görevlendirmeyle Diyanet İşleri Başkanlığında Başkan Danışmanı olarak özel kalem hizmetlerinde çalıştım (2003-2017). Tayyar Altıkulaç ve sonrası bütün başkanlara dair yaşadıklarımı ve gördüklerimi, bildiklerimi ve duyduklarımı, duygularımı ve düşüncelerimi de yazmam gerekir. Özellikle son çalıştığım başkanla ilgili yazacaklarımın ezber bozacak nitelikte olduğunu düşünüyorum. Aklıselimle hareket etmek için hissiyatımın biraz daha durulmasını bekliyorum. Diyanetle ilgili tecrübe ve hatıralarımı yazarken İsmail Kara’nın da bütün kitaplarını eleştirel bir gözle değerlendirmek istiyorum. Zira din-diyanet-devlet-siyaset ilişkileri ve tarikat/cemaat konularında İsmail Kara’nın hüküm cümleleri ve bunların yaslandığı gerekçeler ilginç bir şekilde hedef büyüten veya küçülten bir özelliğe sahiptir. Kimsenin yazmadığı veya az yazdığı konularda yazmanın avantajını kullanarak “derin siyaset” yapıyor! İma ederek konuşuyor, bu yolla bir tavır ortaya koymaya ve bir algı oluşturmaya ya da bazı algı odaklarına destek olmaya çalışıyor. Oysa düşünce ve tavrını açıkça ortaya koyabilirdi. Tabiî bu bir karakter ve cesaret işidir. Suyu bulandırarak iş yapmak daha risksiz görünüyor! Bu sebeple İsmail Kara’nın da eleştirel bir bakışla yazılması gerekiyor.

MEHMET ERDOĞAN

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir