Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Cuma, Ekim 30, 2020

Eşitsizliğe karşı nerede duruyoruz?

Bütün mesele, eşitsizliği insanlık onuruyla ilgili bir problem haline getirip getirmemekte. Getirebilirsek eğer kapitalizmin kaybetmemesi için bir neden belki de olmayacaktır. İnsanlığın ihtiyacı olan ahlakileşme süreci böylelikle devrimci bir kıvama kavuşabilecektir. Kapitalizm güç arzusu sayesinde bugün sınır tanımaz bir makineye dönüşmüştür.Bu yüzden, yukarı kesimdeki en zenginlerin ekonomik farkını ‘işverenlik’ işlevleriyle açıklayanlar konuyu ya safdilce ve tek taraflı ya da büyük bir kurnazlıkla yerinden etmektedirler. Böyle bir tuzağa düşmemeliyiz.

Çelişkilerle yüzleşmeye niyetimiz var mı bilemiyorum. Biraz daha ileri gidelim: İnsana olan saygı ve sevgimizden, dolayısıyla hepimiz için en iyiyi istediğimizden emin miyiz? Yoksa herkesin herkesle savaş halinde olduğu bir dünyanın doğal olduğu kadar değişmez bir gerçeklik olduğunu düşünerek kah üretmeye çalıştığımız kah sahiplendiğimiz söylem ve değerlerin aslında bir kamuflajdan ibaret olduğu kanaatiyle mi hareket ediyoruz? Doğruyu söylemek gerekirse, birbirimize itiraf etmek istemediğimiz hakikat, kendisini genel itibariyle bu şekilde gösteriyor. Üstelik burada sadece doğamızla değil, aklımızla da hareket ediyor, büyük değer ve idealler adına kendimizi aptal konumuna düşürmek istemiyoruz. Aklımız bize imkansızı istemenin absürt olduğundan dem vuruyor. Evet ama, tarihin aynı zamanda imkansızı cisimleştirmek üzere cereyan eden birtakım gelgitler ve belirsizliklerle neşv-ü nema etmediğinden kim emin olabilir. İlerlemeciliğe yönelik eleştirilerimiz tarihin gelişme seyrini anlamaktan bizi alıkoymamalı. Ne yazık ki bu büyük hataya genellikle düşüyor, tarihi hala bir vakalar yığınından ibaret zannediyoruz.

Kırılgan zemin

Sistem dediğimiz ve içinde yaşadığımız büyük aygıtın son derece kırılgan bir zemin üzerinde durduğunu, arka plandaki tarihsel eğilimi göz ardı ettiğimiz için çoğunluk itibariyle fark edemiyoruz. Halbuki tarih, kim veya hangi güçler ne yaparsa yapsın insanlığın tümel planda özgürleşmesi ve eşitlenmesi doğrultusunda bir seyir izlemekte. Tarihin gidiş istikametini idrak etmekten aciz sağcı-statükocu zihniyet, sistemle barışmakta ve sistemin payandası haline gelmekte fazla beis görmüyor. Sistemin verili kültürel, ahlaki ve geleneksel değerler muvacehesinde rehabilitasyonunu kabule şayan bir hedefe dönüştürmekle ayırt edilebiliyor. Nitekim post-modern felsefe de -en azından konjonktürel bağlamda- statükocu zihniyete odun taşımak suretiyle sistemin devr-i daimine belli bir imkan sağlamakta. Kolektif ruhun ve siyasetin (ideolojilerin) kısa devre yapmasına sebebiyet vererek tarihin “seyir yolu”nda yeni türbülanslar meydana getiriyor. Burada, insanlık tarihinin bütün zamanlar boyunca dikenli ve meşakkatli bir değişim süreci olduğunu tabii ki göz ardı ediyor değiliz. Değişimi her zaman doğrularla yanlışların birbirine karıştığı/karıştırıldığı yeni bağlamlar içinde yaşamaya devam edeceğiz. Üstelik sağ zihniyet öz değiştirerek de olsa yeni kimlik ve söylemlerle varlığını gösterecek.

Eşitsizliğin doğallaştırılması, bilhassa sağ zihniyetin -liberal versiyonu da dahil olmak üzere- alameti farikalarından biri. O kadarla da kalınmadığını, küresel kapitalizmin hegemonyası sonucu bugün, eşitsizliğin zorunlu ve kaçınılmaz olduğu konusunda bir tür ideolojik bir mutabakatın oluştuğunu görebiliyoruz. Adeta eşitsizlikle kaim bir dünya sisteminin içindeyiz. Bunu sorgularken bile eşitsizliğin zorunluluğuna dair inancımızdan asla şüphe etmiyoruz. Fırsat eşitliği etrafındaki konsensüsü ve kazanımları yeterli saymak bir yana, bunu neredeyse tarihin sonu ve nihai hali olarak belleyen bir dünya tasavvuru içine sıkışıp kalıyoruz. Tam burada, doğallaştırmanın en büyük, en tahripkar ideolojik yanılsamalardan (işleyişlerden) biri olduğunu hatırlatmamız gerekir. En sinsi haliyle ideoloji adını verdiğimiz “yanlış bilinç” budur. Bunun daha da tehlikeli olanı ise, yanılsamaları bilimsel ve dini argümanlarla destekleyen anlayış/yorum biçimleri olsa gerektir. “Dine karşı din” nitelemesinin ardındaki gerek devrimci gerekse hakikatçi hassasiyet ve farkındalıkları dikkate almanın mecburiyeti de burada yatıyor. Dinin devrimci temeli, yanlış bilince, başka deyişle hurafelere, dolayısıyla sosyal, kültürel şartlanmışlıklara karşı özgürleştirici ve ayağa kaldırıcı bağlamından neşet eder. Bu yüzden, verili plandaki bütün olumsuzluklarına karşı, din, aynı zamanda sistemin bir çeşit yumuşak karnı niteliğindedir. Dinin evrensel ahlak temelindeki asli hüviyetine ve misyonuna sahip olması, diğer taraftan bilimsel ve rasyonel değerlerle mürekkep bir ontolojiyle hayatiyet kazanması, mevcut kapitalist sistem açısından bir karabasan olacaktır. Din, kapitalizmin baş edemeyeceği bir varoluş kabiliyetini ve üstünlüğünü insana-insanlığa sunma potansiyeli ve ufkuyla önümüzdedir. Burada tedarik edilmesi gereken bir imkan ve güç olarak durmaktadır. Biz bu tedariki yapmadığımız sürece sistem yani kapitalizm, dinin kendi ister ve emelleriyle uyum içinde olmasından haliyle memnuniyet duyacak, bununla da kalmayarak İslamofobi gibi illüzyonist ve hedef saptırıcı yöntemlerle bilakis kendi güvenliğini sağlamaya devam edecektir.

Tek boyutlu insan

Sistemin, bugünkü ifadesiyle küresel kapitalizmin koruyucu ve kollayıcıları, esas itibariyle iki temel argümana dayanarak bir hegemonya ve manipülasyon faaliyeti yürütmektedir. Bunlardan biri, az önce işaret etiğimiz gibi sosyal, ekonomik eşitsizliğin doğallaştırılarak fırsat eşitliğinin “yeter koşul” haline getirilmesidir. Buna göre, fırsat eşitliği herkes için en iyiyi temin etmenin biricik yolu ve formülüdür. Sosyal, ekonomik eşitsizlikler çalışmanın ve yaratıcılığın koşuludur. “Ekonomik inanışa göre, kuvvetli dozda eşitsizlik daha hızlı ve daha etkili büyüyen ekonomiler yaratır” (Zygmunt Bauman, Azınlığın Zenginliği Hepimizin Çıkarına mıdır?, 20, Ayrıntı y.). Çünkü insan, her türlü değerler dünyasına rağmen kendi menfaati için mücadele eden bir varlıktır. Eşitsizlikler bu yönde bir motivasyonun oluşması için gereken zemini oluşturmaktadır. Bu zeminin ortadan kalkması halinde, insanlık yavaş yavaş durağanlığa sürüklenecektir. Rekabet ve yarışma olmazsa ilerleme ve kalkınma da olmayacaktır. Yaklaşık 300 yıllık kapitalizm tecrübesinden sonra bugün, bu savın bize oldukça inandırıcı geldiğini biliyoruz. Ancak bunun, Marcuse’un tabiriyle kapitalizmin boyunduruğuna girmiş “tek boyutlu insan” tipini evrenselleştirmekten mütevellit bir yanılsama olduğu/olabileceği konusunda temkinli olmamız gerekir. Kapitalizmin insan doğasındaki menfaat ve rekabet hırslarını tırmandırarak bir başarı temin ettiği aşikar. Fakat bunun insanoğluna alternatif bir varoluş imkanı tanımayacak düzeyde baskın bir sabite olduğunu ileri sürmenin ne bilimsel ne rasyonel ne de dini dayanaklarından söz edilebilir. Dayanışma, paylaşma, güven ve işbirliğine dayalı bireysel ve toplumsal bir varoluş, bir yaşam tasavvuru sadece mümkün değil, belki insanlığın “yaratıcı tekamül”ü ve huzuru açısından çok daha iyileştirici olabilecektir. Kapitalizmin bizi doğamız hakkında körleştirdiği ve şartlandırdığı, hatta kötürümleştirdiği hususunda şüphe içinde olmamız lazım. O açıdan, başka bir dünyanın mümkün olup olmayacağını sorgularken, cevabını vermemiz gereken daha temel soru şudur: Başka insan mümkün mü? İnsan başka türlü olabilir mi?

Sistemin kendisini dayatan ve meşrulaştıran ikinci argüman ise eşitsizliğin herkesin yararı doğrultusunda işlediğidir. Eşitsizliğin iktisadi verimliliği sağlaması yanı sıra, aynı zamanda kalkınmayı ve genel refahı artırdığı da iddia edilmektedir. Ancak Dünya Bankası baş yardımcılığı görevinde bulunmuş Joseph Stiglitz gibi sistemin çalışma kurallarını çok iyi bilen iktisatçılar bile, bize bunun gerçek olmadığını söylüyorlar. Eşitsizliğin Bedeli kitabında Amerikan ekonomisinin geldiği noktayı analiz eden Stiglitz, “aşağı sızdırma ekonomisi” denilen refah toplumu mekanizmasının asılsız bir varsayım olduğunu belirtmektedir: “[Y]üksek eşitsizlik oranları daha fazla büyümeye yol açmamıştır; hatta bu süreçte birçok Amerikalının gelirleri azalmış veya sabit kalmıştır. ABD’de son yıllarda yaşananlar aşağı sızdırma ekonomisinin tam tersidir: Üst kesimdekilerin servetleri alt kesimdekilerin pahasına artmıştır” (50, İletişim y.). Kalkınmayla sosyal refah arasında simetrik, doğru orantılı bir ilişki olduğu iddiasına karşı dünyanın birinci büyük ekonomisi olan ABD’yi örnek olarak almamız herhalde yanlış olmaz. Stiglitz’in yaptığı da bu. ABD’de eşitsizlik bu süreçte azalacağına artmış ve daha da derinleşmiştir. “Zenginler zenginleşmekte, zenginlerin en zenginleri daha da zenginleşmekte, yoksullar sayıca artmakta ve giderek daha da yoksullaşmakta ve orta sınıfın içi boşaltılmaktadır” (Age, 51). Durum sadece Amerika’da böyle değil. Görülen o ki, küreselleşme adı altında aynı zamanda şu vakayı yaşıyoruz: Kapitalizmin nimetleri bütün dünya ülkelerinde daha eşitsiz bir yapıyı doğuruyor. Hatta bu süreç, beraberinde paradoksal bir sonuca yol açmakta: “Uluslar arasında artıp ulusların kendi içinde sabit kalan veya azalan eşitsizlikten, uluslar arasında azalıp ulusların kendi içinde artan bir eşitsizliğe geçiş trendi” (Bauman, Age, 15). Sözkonusu eşitsizliğin küresel düzeyde derinleştiğini gösteren pek çok rakam vermek mümkün. “John Galbraith, Birleşmiş Milletler Gelişim Programı’nın 1988 tarihli İnsani Gelişim Raporu’nun önsözünde, dünya nüfusunun yüzde 20’si dünya çapında üretile tüm mal ve hizmetlerin yüzde 86’sını tüketirken, en yoksul yüzde 20’nin sadece 1,3’ünü tükettiğini” (Bauman, Age, 15) belirtiyor. Bauman, “Günümüzde durum daha da kötü” diyerek devam ediyor: “Nüfusun en zengin yüzde 20’si üretilen malların yüzde 90’ını tüketirken, en yoksul yüzde 20’lik kesimde bu oran yüzde 1’dir” (Age, 15).

Sosyal devlet kalkanı

Kapitalizm bu eşitsizliği üretirken bir taraftan kendi güvenlik kalkanını da oluşturmuyor değil. Aksi halde kendi ipini çekeceğinin farkında. Sosyal güvenlik ve sosyal yardım politikalarıyla toplumdaki olası fay hatlarına karşı gereken tedbirleri almayı ihmal etmiyor. Sistem kendisini böylelikle hem meşrulaştırıyor hem de sürdürülebilir bir zemine oturtuyor. Ancak eşitsizliği derinleştirmekten de sarfı nazar etmiyor. Eşitsizliği artırma arzusu kapitalizme içkin bir sevk-i tabii ve ontolojik kuvve olarak etkisini her daim gösteriyor. Ayrıca, gıda güvenliğinin sağlanması, mutlak yoksulluğun azaltılması gibi asgari düzeydeki kimi iyileştirici unsurlarla toplumun/insanlığın faydasına sayacağımız birtakım gelişmeleri kendisinin büyük mucizesi diye lanse etmekten de geri kaldığı yok. Sosyal devlet bize kapitalizmin büyük başarısı olarak sunuluyorsa, aslında bundan işkillenmemiz gerekiyor. Bunu tabii ki sosyal devlete karşı çıkarak değil, bu çünkü tam anlamıyla ideolojik bir taassup, irrasyonel bir radikalizm olacaktır, ancak sosyal devletin perdelediği kapitalist makinenin bize neye mal olduğunu faş ederek etkili, dönüştürücü bir yol alabiliriz. Sosyal devlet tecrübesini daha eşitlikçi ve ahlaki bir dünya görüşüyle temellendirmemiz halinde kapitalizmin yolundan ayrılarak başka bir yola girebiliriz.

Tabii bunun için, “Çoğunluğun iyiliğini sağlamanın en iyi yolunun çok sayıda insanın yeteneğini cilalayıp parlatmak ve destekleyip ödüllendirmek olduğu” (Age, 57) yönündeki liberal-kapitalist savı sahiplenmekten ve evrensel bir doğru yerine koymaktan vazgeçmek zorundayız. Gerçi bireysel ve sosyal refah nihai amacımız olsaydı buna belki ses çıkarmayabilirdik. Fakat öyle değil; eşitsizlik olgusu sosyal piramidi ve hiyerarşiyi süreklileştiren belirlenimleriyle bizatihi sorunun kendisi haline gelmektedir. Hatta Stiglitz’e göre eşitsizliği iktisadi verimsizliğin sebeplerinden biri olarak dahi tespit etmek mümkün. Bauman da bunu doğruluyor: “Gittikçe artan sayıda araştırmacı ve analist eşitsizliğin, yaşam kalitesi üzerindeki olumsuz etkilerine ek olarak, ekonomik performans üzerinde de yan etkileri olduğunu, performansı artırmak yerine yavaşlattığını belirtiyor” (Age, 21). Buna karşılık daha anti-kapitalist bir yaklaşımla burada verimliliğin canı cehenneme diyebiliriz, doğrusu diyelim isterim. Zira, kapitalizme karşı en büyük şansımız güçlü bir adalet tutkusunu vicdanlarımızda kökleştirmek olacaktır. Birinci Ferdinand’ı bu tutkuyu dillendirmiş bir kral olduğu için belki de alkışlamalıyız: “Adalet gerçekleşsin de varsın dünya batsın.”

Güç arzusu

Sistem sosyal refahı artırsa bile, bir taraftan da ihtiyaçları ve açlık seviyesini artırarak eşitsizliği kalıcı bir yapıya dönüştürmekte. Dahası mesela en fakir yüzde 10’la en zengin yüzde 10 arasındaki fark sadece mal ve gelire ilişkin bir farklıkla sınırlı kalmıyor. Sosyal, kültürel bir imgelem, bir statü farklılaşması olarak da günlük hayat pratiklerinde kendisini gösteriyor. “En fakir yüzde 10, çocukları için en temel eğitimi bile zar zor sağlarken, en zengin yüzde 10, çocuklarının sadece kendi düzeyindekilerle ve hatta daha üsttekilerle kaynaşabilmesi için gerekli okul ücretlerini ödemeye hazır; çünkü çocuklarının diğer çocuklarla kaynaşmasından korkar hale geldiler” (Age, 19). Çünkü sosyal varlık olan insan, rekabet hırsı ve üstünlük duygularıyla ekonomiyi bir güç olarak kullanıyor. Kapitalizm bu güç arzusu sayesinde bugün sınır tanımaz bir makineye dönüşmüştür. Bu yüzden, yukarı kesimdeki en zenginlerin ekonomik farkını “işverenlik” işlevleriyle açıklayanlar konuyu ya safdilce ve tek taraflı ya da büyük bir kurnazlıkla yerinden etmektedirler. Böyle bir tuzağa düşmemeliyiz. Eşitsizliğin meydana getirdiği sosyal travmalara karşı daha hassas ve uyanık olmak gerekiyor.

Bütün mesele, eşitsizliği insanlık onuruyla ilgili bir problem haline getirip getirmemekte. Getirebilirsek eğer kapitalizmin kaybetmemesi için bir neden belki de olmayacaktır. İnsanlığın ihtiyacı olan ahlakileşme süreci böylelikle devrimci bir kıvama kavuşabilecektir.

Ali K. Metin/Açık Görüş

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir