İslâmîlik İndeksi: İslam Adına Gayrimüslim Hayatı İdealize Etmek

1. “İslâmilik İndeksi” Nedir?

2010 yılında George Washington Üniversitesi’nden İran kökenli Hossein Askari ve Scheherazade S. Rehman uluslararası akademik bir dergi olan Global Economy Journal’de, “Ekonomik İslâmilik İndeksi” (An Economic Islamicity Index) ve “İslam Ülkeleri Ne Kadar İslami?” (How Islamic are Islamic Countries?) başlıklı iki makale yayımladılar. Müellifler, belirledikleri “İslâmilik” kıstaslarına göre Müslüman-gayrimüslim ayrımı yapmadan bütün ülkeleri sıraladılar. İslâm’ın inanç ve ibadet ile helâl ve harama dair hükümleri dikkate almayan indeks, “ekonomi, hukuk ve yönetim, insan hakları ve siyasi haklar ile uluslararası ilişkiler” alanlarında belirlediği ölçülere göre ülkeleri değerlendiriyor.

“Doğrudan Kur’an’a müracaat” yöntemine göre yaptıkları çalışma neticesinde yazarlar, hâlihazırda yürürlükte olan Batı merkezli hâkim küresel medeniyetin değerlerinin, Kur’an-ı Kerim’in iktisat, haklar ve yönetim alanındaki ilkeleriyle örtüştüğü sonucuna ulaşmışlar. Doğrusu biyografilerine bakıldığında, üstlendikleri görevlerle küresel ekonomi ve finans sisteminin tam da merkezinde yer alan yazarların, indeksin gayelerini açıklarken kullandıkları ifadeler, onların akademisyenden ziyade küresel sistemin misyoneri olduklarını akla getiriyor. (bkz.: http://www.yorungedergi.com/2019/05/islamilik-indeksi-ne-kadar-islami/)

İki makale ile başlayan “İslâmilik İndeksi”, sonraki yıllarda Amerika merkezli bir web sitesi (http://islamicity-index.org/wp/) ve Müslüman ülkelerde de temsilcileri bulunan “İslâmilik Vakfı”yla kurumsallaşma yoluna gitmiş ve 2015 yılından itibaren her yıl “İslâmilik İndeksi” yayınlamaya başlamıştır. 

2018 yılı değerlendirme raporuna göre, 15 Mart’ta iki camiye düzenlenen saldırılarda özellikle Türkleri hedef alan mesajlar eşliğinde 51 Müslümanın katledildiği Yeni Zelanda ilk sırayı almış. Daha sonra sırasıyla; “İsveç, Hollanda, İzlanda, İsviçre, İrlanda, Danimarka, Kanada, Avustralya ve Norveç”, “en İslâmî” 10 ülke olarak sıralanmış; İngiltere 16., Amerika 23., Fransa 24., İsrail 39. sırada yer almış. Aynı rapora göre Birleşik Arap Emirlikleri (45), Arnavutluk (46), Malezya (47) ve Katar (48) en üst sıralarda yer alan “Müslüman ülkeler” olmuş. Türkiye ise genel indekste 153 ülke arasında 95. sıraya yerleştirilmiş. Ülkemizde farklı kesimlerce akademi, medya, siyaset gibi farklı mecralarda yoğun olarak gündeme gelmesi üzerine 2018 yılının Ağustos ayında Yörünge Dergisi’nde “İslâmîlik İndeksi Ne Kadar İslâmî” (http:// www.yorungedergi.com/2019/05/islamilikindeksi-ne-kadar-islami/) başlıklı bir yazı kaleme almış ve orada ne İslâmî ne de bilimsel bir kıymeti olmadığı ve “küresel bir projeye” dönüştüğü kanaatine vardığımız indeksle ilgili bir öngörüde bulunarak şu ifadelere yer vermiş idik: “Öyle görünüyor ki önümüzdeki yıllarda bu ‘indeks’in adını daha ziyade duyacağız.”

Geçtiğimiz Mayıs ayında aynı kurum, 2018 yılı raporuyla ülke sıralamalarını açıklayınca, konu ile ilgili tartışma ve değerlendirmelerin yeniden yoğun olarak gündeme gelmesi sebebiyle konuya dair bu ikinci yazıyı kaleme aldık. İlk yazının devamı olarak da okunabilecek bu yazıda, daha ziyade “İslâmilik İndeksi”nin ve Türkiye’de özellikle muhafazakâr camiada bu indekse dair bazı tasavvurların yaslandığı itikadi, felsefi, tarihi ve siyasi zemini tasvire ve değerlendirmeye gayret ettik.

Öncelikle “İslâmîlik İndeksi”nden hareketle kendimizi sorgulamamızı tavsiye edenlerin ısrarla gözden kaçırdıkları bir hususa dikkat çekmek isteriz. Bu indeksin meşruiyetini sorgulamak, günümüzde Müslümanların iyi durumda olduğunu savunmak manasına gelmemektedir. Burada tartışmanın mihverini teşkil eden husus indekse yüklediğimiz anlam ve modern Batı değerlerine dair tasavvurumuz ile bu bağlamda meselelerimizi teşhis ve tedavi önerilerimizin mahiyetidir.     

2. “İslamilik İndeksi”nin Ülkemizdeki Bazı Yansımaları:

Mayıs ayında açıklanan 2018 yılı indeks verilerini Karar gazetesi, “İslâm Âlemini Utandıran Liste” manşetiyle duyurdu. Gazete, “İslâmîlik İndeksi”nde Türkiye’nin gerilediğini, Yeni Zelanda’nın ilk sıraya oturduğunu vurgularken aynı zamanda “dünyanın en huzurlu ve mutlu ülkeleri listelerinde de ilk sıralarda yer alan Yeni Zelanda, Kanada ve Kuzey Avrupa ülkelerinin en İslami ülkeler listesinde de ilk sıralarda olmasının bu sonucu doğruladığı” yorumuyla da indeks verilerine güvenini teyit ediyordu.

Söz konusu manşetin akabinde bazı Karar yazarları bir taraftan içinde bulunduğumuz sefaletten dem vurup, indeksin verilerinden hareketle kendimize çekidüzen vermemiz gerektiği yönünde yazılar yazarken diğer taraftan da görebildiğim kadarıyla indeksin meşruiyetini sorgulayan muhalif en kapsamlı yazının sahibi olarak ismimi anmadan yazıma eleştiriler yöneltiyorlardı.

Yazarlardan biri indeksi “küresel bir proje” olarak tanımlamama içerlemiş, “oğlum” gibi hiçbir indekse sığmayacak edep sınırlarını zorlayan ifadelerle şahsımı “utanmazlık”la ve “proje” olmakla itham ederek yazısını, “Projeyse proje. Faydalı proje. ‘Müslüman’ diye anılan ülkelerin siyasilerinin, yöneticilerinin, bürokratlarının, sözüm ona eşrafının yaptıkları kötülükler daha fena proje” diyerek tamamlamış. Gazetenin bir diğer köşe yazarı hocamız ise yazımdan bazı alıntılar yaparak şu değerlendirmede bulunmuş:

Gerek İslâmî gerekse bilimsel açıdan kayda değer kıymeti bulunmamasına rağmen bu indeksin bilhassa Müslümanlar arasında bunca ilgi ve alaka görmesi izahı gereken bir hususturdiye başlayıp,Kanaatimizce bunun en önemli sebeplerinden biri, özellikle 19. yüzyıldan itibaren aydınlarımızda zuhur eden Batı’ya karşı hayranlık ve aşağılık duygusudur…şeklindeki tespit/teşhis ifadeleriyle meseleyi bir çırpıda izah ettiğini sanan zihniyet hariç, aklıselim ve sağduyu sahibi hemen hiçbir Müslümanın söz konusu indeksi “İslâmîlik konusunda dibe vurduğumuzun resmi” olarak görmemesi pek mümkün değildir.”

Akabinde hocamız yaşadığımız toplumsal dini ve ahlakî sorunlardan örnekler vererek yazısını sürdürmüş, ulemanın “‘insan hakları, özgürlük, cinsiyet ayırımcılığı, sosyal adalet’ gibi daha geniş tabanlı konuları gündeme taşımakta isteksiz” davrandığını ilave ederek “İslâmîlik liginde niçin küme düştüğümüz”ü tahlil etmiş.

Hâlbuki biz, meselenin “bir çırpıda” halledilemeyecek kadar köklü ve mesuliyetin öncelikle kendimizde olduğuna dair şu ifade ve değerlendirmelere de yer vermişiz:

“Modern dönemde Müslüman toplumlardaki çok yönlü yozlaşmanın ve sefaletin sebebi, öncelikle Müslümanların Batı’nın son yüzyıllarda gerçekleştirdiği atılım ve değişimler karşısında yaşadığı itikadi, zihni, ahlaki, tarihi ve kültürel parçalanma ve buhrandır. Aslında Batı’nın, Müslümanlar üzerindeki tahakkümünün, güç ve kudretinin sebebi de maddi ve teknolojik üstünlüğünden evvel yine Müslümanların bahsi geçen zaaflarıdır. Müslüman toplumların kendilerine mahsus tarihi, dini iddia ve davalarından vazgeçerek bütünüyle Batı merkezli küresel sisteme entegre olacak şekilde dönüşmesi, gerçekçi bir çözüm olarak görünse de hakiki bir çözüm değildir. Bu durumun, Müslümanım diyenlerin dünyadaki sefaletine ebedî olan ahiret hüsranını da ilave etmekten başka sonucu olmayacaktır.”

Aynı gazetenin bir diğer yazarı, “Rasulullah’ın yanına yakışır Müslüman”ı indekse atıfla tanımlarken şu cümleleri kurmuş:

İslam’ın sunduğu insani değerlerle farklı toplumların hangi ölçüde buluştuğunu ortaya koyan  araştırma… Diyelim o değerler Yeni Zelanda’da daha çok, şu veya bu İslam ülkesinde daha az gözüküyorsa, İslam toplumlarının İslam’la ilişkisinde bir sorun var demektir.

Öyle anlaşılıyor ki yazar, İslâm’ın sunduğu değerleri “insanî değerler”le buluşturuyor ve bu “İslâmî değerlerin” gayrimüslim toplumlarda daha çok olabilmesini mümkün görüyor.Yeni Asya gazetesinin bir yazarı ise “İslâmîlik İndeksi”ni organize eden Amerika merkezli İslâmilik Vakfı’nı, “Teknoloji ve iletişimin ‘global köy’ haline getirdiği dünyadaki ülkeleri demokrasi, özgürlükler, hukukun üstünlüğü, şeffaflık gibi konularda objektif ve evrensel kriterlere göre değerlendirip, bir anlamda her ülke için ‘karne’ hazırlayan bağımsız kuruluşlardan biri” olarak tanımlıyor. Sonuçta indeksin değerlendirdiği alanlarda “İslam’ın gereklerini Müslüman olmayan ülkelerin daha iyi yerine getirdiği” sonucuna ulaşıyor. Said Nursi’ye de atıfla, “Gayrimüslimlerin, dinimizin getirdiği değerleri sahiplenerek, kâinat kitabını ve fıtratı da çok iyi okuyarak ilerlediğini Müslümanların ise İslam’ın özünden uzaklaştıkları, istibdat rejimlerinin pençesinde manevî ve ahlâkî değerlerini kaybettikleri için bu hale düştüklerini”, çıkış yolunun “iman ve hürriyet” olduğunu ifade ediyor.

T24 internet gazetesinde “İslâmîlik İndeksi”nin sonuçlarını değerlendiren bir başka yazar “Saray İslamı”yla maruf Erdoğan Türkiyesi, AKP’nin Yeni Türkiyesi kaçıncı sırada” diyerek başlıyor ve yazısını şöyle bitiriyor:

İktidarın adını ‘İslam’ koydunuz! İşte böyle olunca Müslümanlığınız, ilk 40’ta yoksunuz! İstediğiniz kadar imam-hatip açın, Kur’an kurslarına 4-6 yaş arası 150 bin tüyü bitmemiş çocuğu doldurun; okullara Kur’an, Siyer, akaid-ahlâk dersi koyun; dinî tedris ve telkini anaokullarına kadar indirin. Yine de İslam’dan sınıfta kalıyorsunuz! Kalırsınız. Dindar değil ‘dinbaz’sınız çünkü.

Böylece yazar diğer bazı yazıların ima ettiği indeksin siyasi bağlamını doğrudan dile getirmiş oluyor. Aynı yazar “İlk 10’daki gayrimüslim ülkelerin, ‘Dâr’ül-Harb memleketlerin, İslami normları, beklentileri, idealleri karşılama yetkinlikleriyle ‘İslamlık’ta’ başını alıp gittiğini, Müslümanları geride bıraktığını, ‘Diyar-ı Küffar’ın, İslam’ın nurlu ufuklarına” açıldığını ifade ederek meselenin dini boyutunu gündeme getiriyor. Sonuçta Müslümanlara örnek alacakları İslâm anlayışlarını da söyleyerek, aslında İndekste açıkça ifade edilmeyen hedefi dile getirmek suretiyle projeyi, “Müslüman vatandaşlarına yönelik ırkçı katliam karşısında insani duruşuyla tüm dünyanın takdirini toplayan İslamîlik İndeksi’nin zirvesindeki Jacinda Ardern başbakanlığında ‘Yeni Zelanda İslâmı’nı, kadın-erkek ayrımcılığına dayalı ataerkil cami düzenlemesini cesaretle aşarak ilk kadın imam, vaiz ve müezzinleri karşımıza çıkaran Mariam Camisi’ne ev sahipliği yapan ‘Danimarka İslamı’nı ve Nakşibendi şeyhi Nazım Kıbrısî’nin Londra-merkezli olarak Britanya’da faaliyet gösteren tarikatı çevresinde ‘Britanya (İngiliz) İslamı” ideal olarak gösteriyor.

3. “İslâmîlik İndeksi”nin Dayandığı Tarihi, İtikadî ve Felsefi Zemin: 

Modern Batı medeniyeti ve kültürünün 15. ve 16. yüzyıllardan başlayan en az 5-6 yüzyıllık bir tarihi güzergâhı vardır. Batı’da Rönesans, Reform ile başlayan Aydınlanma felsefesi, Fransız İhtilâli ve Sanayi Devrimi ile devâm eden ve nihayetinde modernlik dediğimiz süreçte belki de tarihte ilk defa insan kendisini aşan her türlü akıl ve tabiatüstü dini/manevî otoriteyi, haddi-hududu reddetmiş, kendisini bütün hakikatin ölçüsü olarak vehmederek Tanrı’dan müstağni saymış ve tuğyanın en şiddetlisine saplanmıştır. Nihayetinde küreselleştirilerek kendini bütün dünyaya dayatan Batı medeniyetinin temelinde yatan inanç ve felsefeyi şöylece özetlemek mümkündür: “Varlık maddeden ibaret manası yok, insan bedenden ibaret, ruhu yok, hayat dünyadan ibaret ahireti yoktur.”

Temeli inkâr üzerine kurulu bir kültür ve medeniyetin İslâmiliğinden bahsetmek gayrimüslimin kârı olabilir fakat Müslümanın buna itibarı akıl karı mıdır!

Bir fert veya toplum, İslâm’ın temeli olan inanç ve ibadetleri benimsemeden ve uygulamadan, üstelik bu değerlere inanan ve elinden geldiğince yerine getirmeye çalışanlardan da ziyade İslâm’ın ideallerini gerçekleştirmesi mümkünse İslâm’ın, son peygamberin ve kitabın hak olduğu gerçekten izah edilebilir mi!  Veya İslâm olmadan İslâmîlik olabilir mi!

Günümüzde “Müslümanım” diyen insanların bile büyük ölçüde tav oldukları modern, bilhassa postmodern dönemde revaç bulan anlayışa göre mutlak bir hakikatin peşinde koşmaya gerek yoktur. Dinler, evrensel hakikatin mümessili oldukları iddialarından vazgeçmeli ve bu yeni düzenin kendisine tahsis ettiği sahaya göre yeni bir şekil almalıdır.

İlle de bir hakikatin peşine düşülecekse bu hakikat, “kurumsal tek bir dini yapı” gibi “dışlayıcı” zeminlerde değil de “ortak bir gelenek, insanlık değerleri, dinlerin aşkın birliği, İbrâhimî dinlerin diyaloğu, dini çoğulculuk, mevhum bir insanlık ideali” gibi “ortak” ve “kapsayıcı” zeminlerde aranmalıdır. Nihayetinde hakikat arayışında geriye doğru resmedilecek tarihî zeminin geleceğin aynasındaki yansıması, insanlığın ortak birikimi ve en ileri safhası olarak takdim edilen Batı’nın kendi dini, felsefi ve tarihi tecrübesinin hasılası olan “çağdaş Batı medeniyeti” ve onun değerleri olacaktır.  Hâlbuki hakikatin zemini konusunda, temelini Kur’an-ı Kerim ve sünnette bulan ve Müslümanların 14 asır boyunca icma ettikleri itikad şudur:

“Tarih boyunca hakikat üzere olmak ve ebedî kurtuluşa ermek İslâm’a, Hz. Muhammed’in risâletinden sonra ise İslâm ve İbrahim milleti üzere olmak Kur’an-ı Kerim’e ve son peygambere iman etmek ve tâbi olmak şartına bağlıdır.” (Bkz: Muhammet Altaytaş, Kur’an-ı Kerim’de Ehl-i Kitap, İstanbul: 2016) 

Dinlerin, hatta otantik geleneklerin aynı hakikatin temsilcisi olduğu, insanlığın kurtuluşunun, kardeşlik ve huzurunun bahsi geçen ortak zeminlerde olduğu fikri, modern dönemde dinin, Tanrı’nın ve kutsalın insan varoluşundaki ve hayattaki merkezî mevkiinden edilmesi ve böylece araçsallaştırılmasıyla mümkün olabilmiş bir kabul veya gerçekte karşılığı olmayan bir vehimdir.

Bugün emperyalist karakteri ve çıkarından başka had hudut ve ölçü tanımamasıyla sadece İslâm kültür ve medeniyetini değil, dünyadaki bütün otantik kültür ve medeniyetleri maddi olarak mağlup eden, tahrip ve tahrife uğratan, tabiata verdiği zarar ve ürettiği silahlarla, insanlığı topyekûn bir felakete doğru sürükleyen Batı medeniyeti dahi asla bazılarının ifade ettiği insanlığın şimdiye kadar sahip olduğu birikimin ortak hasılası olan evrensel bir dünya medeniyeti değil, Batı’nın kendi dini, felsefi, tarihi tecrübesinin hasılasıdır.

Bu medeniyet başka kültürlerden, mesela İslâm, Çin, Hint vs.’den tabii ki istifade etmiştir. Fakat nasıl ki İslâm başka medeniyetlerden aldığı bilgiyi ihtida ettirdiyse bu medeniyet de başka kültürlerden aldığı unsurları kendi dinî ve felsefî zeminine göre dönüştürmüş, deyim yerindeyse irtidat ettirmiştir. Kanaatimizce, “medeniyetler ittifakı ve dinlerarası diyalog” gibi “İslâmîlik İndeksi” de “aydınlanmış ve seküler” bir zihniyetin ürünüdür.

İslâm ilim geleneğinde amelsiz imanın değerine dair birtakım ihtilaflar mevcuttur, fakat modern döneme gelinceye kadar imansız amel ve “ahlak”ın dini değerini savunan görülmemiştir. İslâm’da bütün ameller, helal ile haram arasında birtakım kavramlarla değerlendirilir ve bu ameller mutlaka uhrevî selametle irtibatlandırılır. Sahih imanın eşlik etmediği amelinin salahından da sahibinin selâmetinden de bahsedilemez. 

4. Din ve Ahlak İlişkisi Açısından “İslâmîlik İndeksi”

İslâmîlik İndeksi tartışmalarında gündeme getirilen konulardan birisi de; Müslüman toplumların son bir iki asırdır içinde bulunduğu sefalet ve yozlaşma ile Batı toplumlarındaki ekonomik refah, düzen, çevre temizliği, kuralların işleyişi, tarihi eserlere verilen değer, şehircilik ve mimari gibi alanlardaki seviye karşılaştırılmak suretiyle, din ile ahlak arasında kısa yoldan acelece birtakım yargılara varmaktır.

Dinin ahlâk üretmediği iddiasıyla seküler ahlak anlayışlarına övgü, Müslüman toplumlardaki ahlâkî seviyenin faturasını İslâm’a kesme, iman-amel ilişkisine ve Emevîlere atıfla, Sünnîliğin ahlaksızlık ürettiği gibi “kısa devre” aşırı yorumlar bunlardan bazılarıdır.

Peşinen ifade etmeliyiz ki İslâm, hatta onun kabul görmüş en esaslı, sahih ve yaygın yorumu ve uygulaması olarak Sünnilik gerek fikir, gerek ahlâk, gerekse kültür ve sanat olarak, fert ve toplum hayatı üzerindeki etkinliğini hiçbir dine, millete ve ideolojiye nasip olmayacak yükseklikte eşsiz bir tarihi timsal olarak kanıtlamıştır. Her şeye rağmen “Müslümanım” diyen bir fert veya toplumda arzu edilen düzeyde “salih amel” görülmüyorsa bu durum, İslâm’ın kendisindeki veya yorumundaki zaaftan evvel Müslümanın imanındaki zaafı akla getirir.

Dikkate değer ikinci husus ise bir inanç ve ideoloji ancak kültür, sanat, örf ve adetler üzerinden insan ve toplum hayatında karşılık bulur. Dini değerler ve ahlak da zannedildiğinin aksine teorik öğretimden ziyade bizzat yaşanarak hayatın içinde edinilir ve yeni nesillere aktarılır. İslâmî hayatın hâkim olmadığı seküler bir kültürel ortamda teorik din ve ahlak eğitiminde sonuç almanız oldukça zordur. Bu sebeple yeni nesillerin küreselleştirilen kültürün hâkim olduğu iletişim teknolojilerine, internet ve sosyal medya ortamlarına mahkûm edildiği, her geçen gün okulun ve ailenin eğitimdeki rolünün hızla azaldığı bir süreç layıkıyla teşhis ve tahlil edilmeden “milli eğitim”de başarılı olmamız mümkün görünmüyor.

Dünyada nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkeler bir asrı aşan süreden beri “‘İslâmîlik İndeksi’nin üst sıralarında yer alan ülkeler” tarafından doğrudan ya da dolaylı olarak işgal edilmiş, dili, kültürü, örf-adeti, tarihi, maddi manevi kaynakları hemen her şeyi tahrif edilmiş, yağmalanmış ve sömürülmüştür. Doğrudan işgal edilemeyen Osmanlı bakiyesi Türkiye’ye gelince ise biz, yeni değil bundan yaklaşık bir asır evvel, faturayı İslâm kültürüne kesmek suretiyle büyük ölçüde İslâmî kaynak, değer ve kurumlarımızla aramıza mesafe koyarak, Batı’ya yönelme kararlığımızı göstermişiz.

Bu uğurda ferdi şahsiyet sahibi yapan İslâm’ın insana ve hayata dokunan millî ve kültürel boyutunu, meselâ alfabemizi, lisanımızı, ilim ve düşünce mirasımızı, sanatımızı, edebiyatımızı, musikimizi, mimarimizi, örfümüzü-âdetimizi… hemen her şeyimizi ya tahfif ve tahrif ya da terk etmişiz.

Bütün bunlardan sonra hâlâ Batılılaşma tecrübemizi sorgulamak yerine hâlihazırdaki sefaletimizi Müslümanlığımıza fatura etmek ve günübirlik siyasetlerle, teorik laflarla konunun bir çırpıda halledilebileceğini düşünmek samimi bir yaklaşım olmasa gerektir. Meselâ bir milletin dili, edebiyatı, musikisi vs. yerlerde sürünecek, o milletin aydınları bile daha bir asır evvelki yazılı metinlerle, ilim, kültür ve sanat eserleriyle irtibat kurmaktan aciz kalacak fakat aynı milletin din, düşünce, ahlak ve siyaset hayatı zirvelerde olacak, değilse fatura doğrudan Müslümanlığa kesilecek!

İlle bir fatura kesilecekse bunun muhatabı hâlihazırda hayatımız üzerindeki hâkim kültür olmalı değil mi! Epey zamandır eğitim sistemimizde ve hayatımızda Türk/İslâm kültürü hâkim değil, doğrusu Batı kültürü de tam manasıyla hâkim değil. Belki her iki kültürün de çoğu zaman içi boşaltılmış sembol ve şekilleriyle idare ediyoruz. “Arabesk ve Eeurobesk” kültür de diyebiliriz buna. Dolayısıyla hâlihazırdaki durumumuzu belki de en iyi açıklayan kavramlardan birisi “yozlaşma” olabilir.

Meselâ 2018 yılında yaklaşık 500 kadın yakınları tarafından katledilmiş ve bu sayı her geçen yıl artıyor. Osmanlı/Türk/İslâm geleneğinde böyle bir cinnet halinin misali var mıdır! Çağımızda Batı her şeye rağmen kendi tarihi ve felsefi zemininde Müslümanlardan daha nitelikli hayat formları üretiyorsa bunun en önemli sebeplerinden biri kültürel devamlılıkları, başka bir deyişle onların bizler gibi, Teoman Duralı’nın ifadesiyle bir nevi “kültür soykırımı”na ve yozlaşmaya maruz kalmamalarıdır. Öyle görünüyor ki “bir millet ya kendisi olur ya da hiçbir şey olamaz.” Başkasını idealize etmek idealize ettiğine kölelik, onun sömürgesi olmak ve onda buharlaşarak yok sonucunu doğuracaktır. 

5. “İslâmîlik İndeksi” İslamcılığın ve Muhafazakârlığın Neresine Düşer?

Yaklaşık bin yıldır İslâm milletinin mümessili olarak tarihin mihverine yerleşen Selçuklu-Osmanlı çizgisinin son iki yüzyılda etkinliğini yitirip, dağılmaya yüz tutması ve Batı medeniyetinin etkin bir güç olarak ve ilk anda gözleri kamaştıran felsefî ve bilimsel atılımlarıyla tarihin merkezine yerleşmesi sürecinde Müslümanların, hem vatanları hem de zihinleri itibarıyla yaşadıkları parçalanma ve bunalımın etkileri hala derinleşerek devam etmektedir.

İşte geçen yüzyılın başlarında bu olağanüstü, zor ve kritik koşullarda bir çözüm önerisi olarak doğan İslâmcılık, asırlık macerası ve bugünü ile değerlendirilirken, başarıları yanında önemli birtakım eleştirilere de muhatap olmuştur. Konuya dair nitelikli çalışmalarıyla tanınan İsmail Kara Hoca’nın da ifade ettiği üzere (bkz: İsmail Kara, Müslüman Kalarak Avrupalı Olmak, İstanbul: 2017) “Türk/iye merkezli” bir bakışı temin edememesi, hatta yer yer gölgelemesi bu eleştirilerin başında gelir.  Osmanlı’nın parçalanması sürecindeki bunalıma ilaveten hilafetin kaldırılmasından sonraki süreçte, özellikle tek parti dönemi uygulamalarıyla kesintiye uğrayan o zengin ilmi, edebî ve kültürel miras ile sıhhatli bir irtibat kurulamamıştır.

Akabinde bilhassa 1960 darbesi sonrasında İslâmcılık söylemi bir yandan sömürge coğrafyalarda şekillenen fikri hareketlerin diğer yandan da oryantalist fikirlerin tesiri ile tarihi bağlamından ve mihverinden biraz daha uzaklaşmış, şuur bunalımını derinleştirmiştir. Bu dönemde İslâmcılık’ta ümmetçilik, milliyetçilikte Turancılık, solda ise enternasyonalizm parlatılarak, evrenselcilik söylemleriyle vatanından uzaklaştırılan hemen bütün dini ve ideolojik hareketlerin merkezindeki idealler de Türkiye dışına taşınmış, yerli ve milli bir şuur geriletilmiştir.

Bu süreçte özellikle Mısır, Hindistan ve İran’dan yapılan tercümelerle yükseltilen radikal İslâmcılık, R. Geunon ve Seyyid Hüseyin Nasr tercümeleriyle revaç bulan gelenekçi ekol ve özellikle Fazlurrahman çevirileri ile revaç bulan yenilikçi/modernist anlayışlar, yarattığı fikri canlılığın yanında, bir açıdan da Türkiye’nin tarihi rolünü ve hususiyetini perdelemiş, diğer yandan ise İstiklâl Marşı ve Mehmet Akif Ersoy, Nurettin Topçu, Necip Fazıl, Sezaî Karakoç, İsmet Özel gibi isimler öncülüğünde şekillenen mukaddesatçı, yerli ve milliyetçi dalganın etkisi kırılmıştır.

Nihayet 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında Türkiye’de İslâmcılık, dünya sistemi ve Batı medeniyetiyle uyum ve entegrasyon sürecine yönlendirilmiştir. Bu dönemde “kültürel, ılımlı, çoğulcu ve liberal İslâm”ın önü açılmıştır.

Bu bağlamda 90’lı yıllardan sonra “Medine Sözleşmesi, bir arada yaşama ve hoşgörü edebiyatı, çok hukukluluk, dinlerarası diyalog, medeniyetler ittifakı, insan hakları, etnik çeşitliliklerin canlandırılması” gibi söylemler küreselleşme programlarına, serbest piyasacılığa ve Avrupa Birliği ve değerleri taraftarlığına zemin teşkil etmiştir.

Meselâ bu bağlamda radikal İslâmî oluşumların özellikle 90’lı yılların sonlarına doğru “ümmetçilik” söylemiyle milliyetçiliği öteleyip, kavmiyetçiliğe göz kırparak, etnik unsurları canlandırmak üzere raporlar hazırlayan “insan hak ve özgürlükleri ile uluslararası yardım” konulu “sivil toplum kuruluşları”na dönüştürülmesi ve artık “ümmetçi” söylemi de aşarak “evrenselci” söylemlere yönelmesi dikkate değer bir misaldir. İşte “İslâmîlik İndeksi” tam da bu uyum sürecinin son halkalarından biri olarak görülebilir. Özellikle FETÖ’nün öncülüğünü yaptığı, “insanlık değerlerinde birlik, dinlerarası diyalog” gibi projelerin ifşa olması ve geri plana itilmesiyle Müslümanların ve Türkiye’nin küresel sisteme entegrasyonu noktasında muhafazakâr kesimlerin teşvik edilmesi bakımından “İslâmîlik İndeksi” yeni bir enstrüman olarak devreye sokulmuştur.

Söylemini Batı menşeli küresel “insanlık değerleriyle” örtüştüren bir İslâmî söylemin sadece kendisini değil, İslâm’ı tahrif ve Türk milletinin tarihi rolünü örtmek suretiyle, dini de milleti de tüketmeye hizmet edeceği kanaatindeyiz. Küresel değerlerle ortak ideallere sahip olduğuna inanıldığında gerçekte artık İslâm, aktüel değerini bütünüyle yitirmiş ve çağdaş değerler içinde eritilmesi gereken bir yükten başkası olmayacaktır.

Hâlihazırda bütün yerküreye dayatılan ve hemen hepimizin maruz kaldığı gayrimeşru ve gayri İslâmî hayatı, en azından kerih görmek ve dünyada tek başımıza dahi kalsak İslâmî bir hayatın imkânına dair iman ve umudumuzu yitirmeden, yarın öleceğimizi bilsek elimizdeki fidanı dikme şuuruyla yaşamak, bu gayrimeşru hayat dolayısıyla yüklendiğimiz ağır vebalin affına bir vesile teşkil edebilir. Bu hasletimizi de yitirdiğimizde artık Müslümanlık iddiamız tarihi ve fiilî karşılığını yitirmiş olacaktır.

6. “İslâmîlik İndeksi”nin, İş Gördüğü Siyasi Bağlam:

Önceki yazımızda da yaptığımız tespite göre adı geçen indeksi hazırlayanlar, hâlihazırda yürürlükte olan Batı merkezli hâkim küresel medeniyetin siyasi ve hukuki değerlerini Kur’an-ı Kerim’in iktisadî ve idari ilkeleri diye takdim etmişlerdir. Yazarlar, ister Müslüman ister gayrimüslim olsun bütün ülkelerin, ancak bu “İslâmî” ilkelerle ilerleyebileceği iddiasındalar.

Müslüman ülkelerin temel sorununun bahsi geçen prensiplerden uzaklaşmak olduğu tespitini yapan yazarlar, Batı’nın başarıyla uyguladığı bahsi geçen ilke ve kıstasları yerine getirdiğinde Müslümanların da onlar gibi hem gelişeceklerini hem de Kur’an’ın hedeflerini gerçekleştirmiş ve İslâm’ın gereklerini yerine getirmiş olacaklarını ihsas ediyorlar.

Hedeflerinin de Müslüman ülkelerde bilhassa ekonomi ve finans alanında etkili kurumları cesaretlendirerek barışçıl bir reformun önünü açmak, Müslüman toplumların kendi kaderine sahip çıkmak suretiyle, yönetimlerini değişime zorlayarak (küresel sisteme uyum) yönünde kurumlar ve politikalar geliştirmeye teşvik etmek olduğunu ifade ediyorlar. 

Aslında bu indeksin adı mesela “Hıristiyanlık, Hinduizm veya Sosyalizm İndeksi” olsaydı da muhtemelen sıralama tablosu pek farklı olmayacaktı. Zira bütün dinlerin ve ideolojilerin hasılası olarak takdim edilen küresel medeniyete uyum, bütün dinlere ve ideolojilere gösterilen nihaî ölçü ve hedeftir.

Eğer bu indeks gerçekten samimi ve dini kaygılarla yapılıyor olsaydı, Amerikan ve Batı üniversiteleri öncelikle kendi hayatlarının, Kitab-ı Mukaddes’e uygunluğunu ölçmeleri, meselâ Hıristiyanlık veya Yahudilik indeksi yapmaları gerekmez miydi! Böyle bir konuyu gündeme bile getirmezken niçin inanmadıkları bir dinin ve kitabın ölçülerine göre ülkelerini sıralamakla meşgul oluyorlar ve buna itibar ediyorlar!

Kanaatimizce bu “İslâmîlik İndeksi”nin umumi hedefi, sahih kaynaklarını koruyan yegâne hakiki din olması sebebiyle İslâm, hususi hedefi ise İslâm adına yüklendiği tarihi rol ve sahip olduğu müstesna potansiyel sebebiyle hâkim medeniyete ve dünya sistemine tehdit olarak değerlendirilen Türkiye ve Türk milletidir.

Zira “İslâmîlik İndeksi”nin üst sıralarında görülen küresel sistemin çarkını çeviren ülkelerin, kendi menfaatleri doğrultusunda çıkardığı krizler ve yaptığı müdahalelerle gerçekleştirdikleri işgaller, darbeler ve saldırılar neticesinde genç, yaşlı, kadın, erkek ve çocuk ayrımı yapmadan zulmettiği, yerinden yurdundan ettiği milyonlarca insana sığınak olan, her daim mazlum ve mağdurların yanında olmaya gayret eden, bu sebeple dünyada en çok mülteciyi barındıran ve bu konuda en ağır bedeller ödeyen Türkiye, son yıllarda, hâkim güçlerin kendi vatanı ve milleti üzerindeki operasyonlarına karşı çıkması sebebiyle indeksin uluslararası ilişkiler sıralamasında 153 ülke arasında 148. sıraya yerleştirilmiştir.

Varlığı Müslümanlara zulüm ve haksızlık üzerine kurulu İsrail’i bütün Müslüman kabul edilen ülkelerden daha İslâmî olarak değerlendiren bu indekste, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkeler arasında ilk sıraya Birleşik Arap Emirlikleri ile Arnavutluk’un yerleştirilmesi de gösteriyor ki “İslâmîlik İndeksi”, bir ülkenin, küresel kapitalist sisteme uyum ve hizmetinin derecesini gösteriyor. Öyle görünüyor ki bu indeksin verilerini tersinden okumak daha isabetli sonuçlar verebilir. Bu manada şahsen böyle bir indekste ülkemin geri sıralarda yer almasından onur duyduğumu söyleyebilirim.

Türkiye’de “İslâmîlik İndeksi”nin güncel siyaset bağlamında doğrudan ya da dolaylı olarak iktidar partisine muhalefetin bir aracı olarak da kullanıldığını yukarıda örneklendirmiştik. Öte yandan yukarıda temas ettiğimiz İslamcılığın küresel sisteme uyum sürecinde iktidar partisinin rolü asla küçümsenemez. Fakat burada dikkate değer olan husus şudur ki gerek iktidar partisinin kendi içinden üreyen muhalefet, gerekse kendini Milli Görüş’le irtibatlandıran siyasi hareket olsun, iktidar partisini hak ve İslâm adına muaheze ettiği görüntüsü veren muhafazakâr muhalifler, eleştirilerini İslâmî, yerli ve milli zaviyeden değil de mutlak doğrularmışçasına idealize ettikleri küresel değerler zaviyesinden yapıyorlar. Müslümanı İslâm değil de Batı değerleri üzerinden hesaba çekmek her şeyden evvel oryantalistik bir tavırdır.

Meselâ iktidar partisini “kuruluş ilkelerinden, demokrasiden, insan haklarından, özgürlüklerden, çoğulculuktan, Avrupa Birliği normlarından…” uzaklaşmakla suçluyorlar.

Bu bağlamda AK Parti’nin ilk dönemlerini idealize ederek, bilhassa 2010 sonrası küresel sistem tarafından onaylanmayan politikalarını eleştiri konusu yapıyorlar. Fakat aynı çevreler Türkiye’nin “küresel değerlerle” niçin sorun yaşadığını sorgulamaya pek istekli değiller.

Zira özellikle 2010 sonrasında Türkiye’nin başına gelenler, “Avrupa Birliği projesinin, Türkiye’yi yekpare bir vatan ve millet olarak kabul etmeye değil, büyük Ermenistan ve Kürdistan’a,  İstanbul’un Konstantinopol’e dönüştürülmesine zemin hazırlamak, nihayetinde şekli ve kimliği parçalanmış bir Türkiye’yi kısmen kabul amacına yönelik bir proje olduğu” şeklindeki teorileri kuvveden fiile çıkarmıştır.

Bu sebeple Türkiye’nin Gezi olaylarını “anlayışla karşılamayarak” akamete uğratması, iç savaşa dönüştürülmeye çalışılan açılım sürecini sonlandırması, 15 Temmuz darbe girişimine milletçe karşı koyması, güney sınırlarını güvenceye almak üzere operasyonlara girişmesi, terörle mücadelede kararlılık ve göstermesi gibi sebeplerle Avrupa Birliği, ilerleme sürecini askıya almış ve “İslâmîlik İndeksi”nin uluslararası ilişkiler notunda Türkiye’ye, 153 ülke arasında ancak 148. sıra layık görülmüştür.

Türkiye bütün bu hususlarda kendi varlığını, şeklini, rolünü ve kimliğini feda etmek uğruna Avrupa ve Amerika’nın arzu ettiği şekle rıza gösterseydi ya da gösterdiği vakit, hiç şüphe yok, “İslâmîlik İndeksi”ndeki yeri hızla zirvelere tırmanacaktır. “Kendi varlığını feda ettiği oranda makbul görülen Türkiye’nin Küreselleşen dünyada kimliğini ve varlığını koruyarak kendini nasıl konumlandıracağı” meselesini muhaliflerin bilerek ya da bilmeyerek gözden kaçırdıkları anlaşılıyor. 

İslâm’ın ve Türkiye’nin selâmetinin, gerek siyasi gerekse entelektüel açıdan olsun, dini, milli ve yerli zaviyeden esaslı ve seviyeli bir muhalefeti zorunlu kıldığı tartışmasızdır. Özelde dindar ve muhafazakâr camianın, genelde ise Türkiye’deki bütün ideolojik kesimlerin bir vazifesi ve sorumluluğu olan böyle esaslı bir muhalif duruşun, maalesef, her geçen gün önemi arttığı ölçüde biraz daha cılızlaştığı da bir vakıadır.

Fakat “İslâmîlik indeksi” gibi millî değil de küresel zaviyeden yapılacak ister fikri isterse siyasi bir muhalefetin, hayrı bir yana, milletimizin ve memleketimizin potansiyel imkânlarını bütünüyle tüketmeye vesile olacağı kanaatindeyiz. İşte mazinin anti-emperyalist, halin evrenselci İslâmcılarının manidar kabullenişi karşısında, meselâ Posta gazetesi yazarı Nedim Şener’in kendi zaviyesinden İslâmîlik İndeksi’ne verdiği ibretâmiz tepkiyi kayda değer görüyoruz:

“Orta Doğu’yu işgal, tecavüz, işkence ile kana bulayan, petrolüne çökmek için yozlaşmış gazeteci katili tipler ile iş tutan ABD’de, iki Müslümana, Hristiyanların Müslümanlardan daha İslami olduğunu gösteren bir rapor hazırlatılmış ve yayınlanmış. Bize de bunu manşet yapıp utanmak kalmış… İslam ülkelerinin elbette eleştirilecek yanı çok. Zaten başka raporlarla bunu yapıyorlar. Bir de İslami kriter diye hem de iki Müslümana rapor yazdırıp, emperyalist ülkeleri üste çıkarıyorlar. Batılı emperyalistler, İslami İndeks adı altında Müslümanları bir kez daha aşağılıyor kendi kirli geçmişlerini ve bugünkü işgal, katliam ve tecavüzlerini perdeliyorlar.”

7. Sonuç Yerine

Şimdiye kadar Batılıların “ekonomi, insan hakları, demokrasi, basın özgürlüğü, kadın hakları, toplumsal cinsiyet eşitliği” gibi hemen her alanda hazırladıkları yıllık ve aylık indeks ve raporlarla bizi kendi değerlerine göre hesaba ve hizaya çekmelerini kanıksamıştık. Fakat bundan böyle bizi kendi tasavvurlarındaki İslâmî anlayış ve değerlere göre de hizaya sokmaya çalışacakları anlaşılmaktadır.

Öte yandan bu indeksin meşruiyetini kabul etmek ve buradan hareketle hiza almak; gayrimüslim dünyanın “gerçek İslâm budur” diye bize öğretmeye yeltendiği şeye rıza gösterme zilletini de ihtiva ediyor.  Son olarak kastımızın Batı kültür ve medeniyetini bütünüyle ret veya kendimizi bu medeniyetin ürettiği bilgi ve kültüre kapatmak olmadığını ifade etmek isteriz.

Kanaatimiz odur ki geleneğimizde her daim yapageldiğimiz gibi, ele aldığımız meselenin Batı’daki, hangi tarihi, ontolojik ve epistemolojik zeminden neş’et ettiğini teşhis edeceğiz, sonra onu gerekirse ayıklayarak veya yeniden şekillendirerek kendi zeminimize uygun şekle sokarak ihtida ettireceğiz. Kemal Tahir’in de ifade ettiği üzere, bizde Batılılaşma, bilmediklerimizi alarak bilgimizi zenginleştirmek yoluyla işimize yarayacakken, kendi milli bilgi ve kültürümüzü bırakmak, unutmak biçiminde uygulanmak istenmiştir. (İsmet Bozdağ, Kemal Tahir’in Sohbetleri, İstanbul 2003, s. 223)   

Batı’dan istifade etmek ancak ‘biz’ deyince kastettiğimiz şeyi hem tarih hem de bilgi tarafıyla sarahatle tanımamıza ve aynı zamanda modernliği iyi teşhis etmemize bağlıdır. Kanaatimizce bunu başaramadığımız takdirde Batı bilgi-bilim ve kültürünün bizim için hakikatin üzerine bir “örtü” (küfr) işlevi görmesi kuvvetle muhtemeldir.

Cevap Yazın