Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Perşembe, Ağustos 6, 2020

Havadaki Stratejik Savaş

Gelelim konunun ABD için daha mühim olan küresel ticari boyutuna ve F-35’lerin Trump yönetiminin inşa etmeye çalıştığı “Büyük Amerika” hedefindeki rolüne. Çin Halk Cumhuriyeti’ne ticaret savaşı açan ABD, enerji sektörünü abluka altına alarak İran’ı, savunma sanayinin uluslararası pazardaki payını daraltarak ise Rusya’yı jeopolitik düzlemde geriletmeye çalışıyor. Tam bu noktada, ABD silah sanayinin bugün için en gelişmiş teknolojileri temsil eden ürünü olan F-35 savaş uçakları, yalnızca konvansiyonel savaş alanının değil, ticaret savaşının da en etkili silahı haline geldi.

F-35 savaş uçakları bir silah olmanın ötesinde, bugün Trump’ın “Amerika’yı yeniden büyük yapma” iddiasının en önemli halkalarını oluşturan istihdamı ve refahı artırma hedeflerini temin edecek stratejik bir ürün. Üretici firma Lockheed Martin’in yalnızca proje ortağı 13 ülkeye satmayı planladığı, çoğunluğu A tipi F-35 uçaklarının sayısı 4 bin 500. En ucuz model olan F-35A tipi savaş uçağının birim fiyatının 89 milyon dolar olduğunu göz önüne alınırsa, Amerikan savunma sanayiinin, Amerikan ekonomisinin ve Trump’ın 2020 başkanlık seçimi için bu projeden beklentilerinin boyutu da daha iyi kavranabilir.

Bu noktada, geçirdiği kazalar nedeniyle üretimi azaltılan Boeing 737 Max 8 uçaklarının birim fiyatının 2018 yılında 117 milyon dolar olduğunu da belirtelim. Boeing’in Airbus karşısındaki pazar kaybından duyduğu öfkeyle Trump geçen hafta Avrupa Birliği’ne 11 milyar dolar ek vergiyi yükledi.

İster sivil ister askeri olsun, havacılık sektörünün günümüzde nasıl bir stratejik ticari savaş aracı haline geldiğini, bu iki uçak modelinin içinden geçtiği süreç net bir şekilde anlatıyor. Uçaklar ve silahlar artık bir savaşın enstrümanı olmaktan çıkarak esas çatışma sahası olan ekonominin bir aracı haline geldiler. Türkiye’de bugün hâlâ üzerine fazla düşünülmeyen “güvenlik ekonomisi” alanı üzerine yapılacak analizler, en az yerli ve milli silah projelerinin hayata geçirilmesi kadar önem taşıyor.

ABD F-35 uçaklarını bir yandan ticari bir üstünlük vasıtası olarak kullanırken bir yandan da bu silah üzerinden Kuzey Atlantik İttifakı’nın (NATO) dayanışmasını sembolize edecek bir medya propagandası yürütüyor. Eş zamanlı olarak S-400 füze sistemleri de yine Washington yönetimi tarafından Rusya’yı şeytanileştirmenin bir aracı olarak kullanıyor.

 

Geçmişe Kısa Bir Yolculuk

Peki, bu silah, geçmişte S-300 füze sistemi alan Yunanistan tarafından Türkiye’ye karşı alınacak olsa, ABD’den bugün izlediğimiz tepkileri görür müydü sorusunu da sormak lazım. Bu sorunun yanıtı için geçmişe kısa bir yolculuk yapıp 2002 yılında, Irak’ın işgalinden önce İzmir’de düzenlenmiş olan bir toplantıya göz atalım.

ABD’nin çeşitli bürokratik heyetleri, Türkiye’nin ve 15 Arap ülkesinin temsilcileri bu toplantıda hazır bulundu. Toplantıda ABD tarafı “Önleyici Müdahale Doktrini”nin tanıtımını yaptı; Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu iddiasını gündeme getirdi. Katılımcı ülkelerin itirazlarıyla karşılaşan bu iddianın ardından, Amerikan tarafı “Önleyici Müdahale Doktrini” konusunda ev sahibi ülkenin, yani Türkiye’nin görüşlerini sordu. Devamını Prof. Dr. Hasan Köni’nin anılarından (Son Küresel Kart Amerikan Turanı/sayfa 40) okuyalım:

“Dedim ki, ‘Anladık… Bir düşmanın elinde bize karşı saldıracak silahlar var, kendi boyunu aşacak şekilde silahlanmaya devam ediyor, büyük bir çatışma olmasın, can kaybı ortaya çıkmasın diye biz buna müdahale etmek zorundayız. Nasıl anlamış mıyız?’ ‘Evet,’ dediler ‘anlamışsınız’. ‘Güzel,’ dedim; ‘Biliyorsunuz, Güney Kıbrıs, Rusya’dan S-300 füzeleri almıştı. Bu garip ve büyük bir silahlanmadır, zaten tek düşman da biziz, aradaki mesafede sizin gibi 2 bin 500 kilometre değil 75 kilometre. İzninizle biz bunları…’ Ayağa fırladılar ‘Bu mümkün değildir’ diye. O zaman ABD’nin tek taraflı düşman tarifi yapıp, hedef seçip, belirli birtakım koşullar ileri sürüp buralara müdahale edeceği anlaşıldı.”

Günümüzden 17 yıl önce ABD tarafından müttefiklerinin silahlanmasına dair ortaya konan bu çifte standart bugün de değişmiş değil.

 

Trump’a Beyaz Saray’ı İkinci Kez Açmak

Rus ekonomisinin uluslararası silah pazarındaki payını azaltmak için ABD’nin neleri göze aldığına dair taze bir örnek daha Nisan ayında yaşandı. Darbeyle iktidara gelişinde ve iktidarını korumasında ABD’den her türlü desteği alan Mısır lideri Sisi, Washington ziyareti sırasında ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun açıklamasıyla soğuk bir duş aldı.

Pompeo kısa süre önce anlaşması imzalanmış olan Rusya’dan 20 adet Su-35 savaş uçağı alımını gerçekleştirmesi halinde Mısır’ın yaptırımlarla karşı karşıya kalabileceği uyarısında bulundu. Diplomatik kaynaklar, bu baskı karşısında Mısır’ın “Arap NATO’su” projesinden çıkma kararı aldığını iddia ediyorlar.

2017 yılında uluslararası silah pazarının yüzde 57’sini elinde bulunduran ABD, yüzde 9,5 pay ile ikinci sırada yer alan Rusya’nın pastadaki payını küçültmek için NATO içi ya da dışı ülkeler arasında hiçbir ayrım yapmamakta kararlı görünüyor. Bu “saadet zinciri” ile sağlanan istihdam ve refah, Trump Amerikası’nı yeniden “büyük” yapıp, ABD Başkanı’na ikinci kez Beyaz Saray’ın kapılarını açarken, müttefiklerini de çok uzun vadeli şekilde kendisine bağlayacak bir hegemonyanın temellerini atacak. Dahası, F-35’lerin teknolojik donanımı, ABD’ye dünyanın her yanından veri akışı sağlayarak Pentagon’a benzeri görülmemiş bir askeri bilgi arşivine sahip olma imkânı da tanıyacak.

 

Kapıya Dayanan İlk Sınav: S-400

Türkiye’nin savunması ve enerji güvenliğiyle doğrudan bağlantılı olan F-35 uçakları ile S-400 füze sistemlerinin alımı karmaşık bir denklemin merkezinde yer alıyor. Bu denklemi çözmek için ABD’nin yaptırım tehditlerine bir defa kapıyı aralamak, o kapıyı bir daha kapama ve milli çıkarları koruma fırsatına bir daha kavuşamamak anlamına gelebilir. Bu konudaki ilk sınav S-400’lerden de önce kapıya dayanmış durumda.

ABD, Türkiye dahil 8 ülkeye İran’dan petrol alımlarına dair tanıdığı muafiyete Mayıs ayı itibarıyla son verdi. İran’dan petrol alımına son vermek Türkiye’nin bu enerji kaynağı için (İran’ın 3 liranın biraz üzerinde kabul ettiği dolar kuru nedeniyle) iki katı ödeme yapmaya başlaması anlamına gelecek. Yine ABD’nin İran yerine kaynak için adres olarak gösterdiği Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin düşük kaliteli petrolünün rafine edilmesinin masrafı da cabası.

Türkiye’nin mevcut konjonktürde bölgesel çıkar çatışmaları yaşadığı Suudi Arabistan ve BAE’ye enerji güvenliğini teslim etmesinin Washington tarafından beklenebilmesi ise Ankara’nın alenen bir kumpasa itilme gayreti ile karşı karşıya olduğu konusunda fazla söze gerek bırakmıyor.

Rusya’dan S-400 alımından vazgeçilmesi halinde Türkiye’nin karşı karşıya kalacağı tehdidin kalıcı olarak giderilmesine yönelik ne ABD’den ne de bir başka NATO üyesinden ikna edici bir teklif gelmiş değil. F-35 uçaklarının geleceği ise bir başka karadelik haline dönüştü. Türkiye’ye bu uçaklar verilse dahi, bu araçların kabiliyeti bugün ABD yönetimi tarafından da sorgulanmakta.

 

ABD Kongresi’ne Sunulan Rapor

ABD Hükümet Sorumluluklar Ofisi, Nisan ayının ikinci yarısında 81 sayfalık bağımsız bir rapor hazırlayarak ABD Kongresi’ne sundu. Rapor, Türkiye’yi F-35 parçalarının üretiminde tedarik zincirinden ve Malatya’da kurulacak bakım-ikmal tesisi projesinden çıkarabileceklerini zanneden Amerikalı siyasetçileri kendi silahları ile vuran cinsten.

Özetlemek gerekirse raporda, F-35’lerin uçuş için ihtiyaç duyduğu 4 bin 300 parçanın tedarik edilmesi konusunda da sıkıntı yaşandığı, daha önce satın alınan F-35’lerin konuşlandırmalarda ihtiyaç duyduğu destekleyici parçaların yüzde 44’ünün zaman içinde uçakta yapılan güncellemeler sebebiyle artık ihtiyaca cevap veremediğine dikkat çekildi.

Gerekli parçaların tedarik edilememesi sebebiyle F-35’lerin 2018’in Mayıs ve Kasım ayları arasında planlanan test uçuşlarının yüzde 30’unu gerçekleştiremediği kaydedilen raporda, parçalarda uyuşmazlık ve tamiratta uzun süreli gecikmeler gibi sorunların da uçağın performansında aksaklıklar oluşturduğuna vurgu yapıldı.

Ayrıca F-35’lerin yüzde 60’lık beklentiye rağmen tüm görevleri güvenli bir şekilde yerine getirme oranının yüzde 27’de kaldığı belirtilen raporda, “F-35 uçakları bir savaş uçağından beklenen performansın gerisinde kalıyor. Çoklu görevleri gerçekleştiremiyor veya gerektiği kadar uçamıyor” ifadesine yer verildi.

Öte yandan, F-35’lerin en az bir kere tüm görevleri yerine getirme oranının ise yüzde 75’lik beklentinin altında kalarak yüzde 52’lik bir oran elde ettiği belirtildi. Raporda, F-35’lerin uçuş için ihtiyaç duyduğu 4 bin 300 parçanın tedarik edilmesi konusunda da sıkıntı yaşandığı, Pentagon’un bu sorunu aşmak için çaba sarf etmesine rağmen henüz tamamen başarılı olamadığı belirtildi.

Bununla beraber, daha önce satın alınan F-35’lerin konuşlandırmalarda ihtiyaç duyduğu destekleyici parçaların yüzde 44’ünün zaman içinde uçakta yapılan güncellemeler sebebiyle artık ihtiyaca cevap veremediğine dikkat çekildi.

F-35’in denizaşırı alıcılarının yedek parça taleplerinin zamanında yerine getirilemiyor olması ve bu uçaklarda ABD’ye ait hangi parçaların kullanıldığına dair Pentagon’da bir veri tabanı bulunmadığı da raporun diğer “skandal unsurları” denildi.

Trump yönetimi gibi her tarafından su aldığı izlenimi veren F-35 projesi ancak müttefiklik hatırına katlanılacak bir külfete dönüşmüş durumda. Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında ABD’nin silah ambargosunu atlatmış olan Türkiye’nin benzer bir baskı ortamında ne ölçüde “kaybeden” taraf olacağını Washington’daki karar vericilerin daha rasyonel değerlendirmesi gerekiyor. Malum, atalarımız “azdan az, çoktan çok” gider demişler.

MEHMET AYFER KANCI

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir