Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Çarşamba, Kasım 25, 2020

“Amerika’da İktidar Basını Diye Bir Şey Yok”

Doç. Dr. Hakan Temiztürk Anlatıyor:

Amerikan Kongresi 1700’lü yılların sonlarına doğru basın özgürlüğünü yasaklayacak karar alınamaz, teklif edilemez diye bir karar aldı. Buna dayanarak Amerikan mahkemeleri, Amerikan hükümetleri basını kısıtlamayı düşünmemiş. Dönemin başkanı çamur gazeteciliği olarak da nitelemiş araştırma gazeteciliği. Sıkıntı oluşmuş ama basın hiçbir zaman engellenmemiş. Buna rağmen Amerikan basını hiçbir sorun yaşamadı, engellerle karşılaşmadı, her zaman özgür oldu diye düşünmemek lazım. Yansız, tarafsız habercilik yapıyor dememiz çok mümkün değil. 

Çalışmalarıyla dünyaya yön veren, ülkelerin siyasetine, ekonomisine etki eden, devlet başkanlarını dahi istifaya sürükleyen Amerikan basını nasıl çalışıyor? Basın gerçekten özgür mü, Türkiye ile farklılıkları neler, Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde medya neden o kadar güçlü ve etkili değil?

Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hakan Temiztürk “Kolonyal Dönemden Trump Çağına Amerika’da Gazetecilik” isimli kitabıyla Amerikan basın tarihine, bilinen ya da az bilinen olaylarına ışık tutuyor. Medya patronlarının siyasi ilişkileri, gazetelerin habere yaklaşımlarını kitabında ayrıntılı olarak anlatıyor. Doç. Dr. Hakan Temiztürk, Yörünge’nin basın üzerine sorularını yanıtladı.

Amerikan basını araştırmacı gazetecilik örnekleriyle çok konuşuluyor. Haberciliğin bu şekilde ön planda olmasının nedeni nedir ve haberleriyle nasıl bu kadar etkili olabiliyorlar? 

Amerika’da araştırmacı gazeteciliğin örnekleri 1900’lerin hatta 1890’ların başlarında karşımıza çıkıyor. Politik skandallar, şirket yolsuzlukları, belediyelerin usulsüzlükleri araştırmacı gazeteciliğin haberlerinin konusu. Gazetecilik açısından bu tür haberlerin yapılıyor olması çok önemli. O dönem dünyanın birçok yerinde hatta Batı’da bu çapta olmadığı kesin. Hem büyüklük hem tiraj hem de etki bakımından gazeteler güçlü ama sorunsuz değil. İktidar basına etki edebiliyor ama iktidar basını diye bir şey yok Amerika’da. İktidarlardan daha bağımsız hareket edebiliyorlar. Bu nedenle araştırmacı gazeteciliğin bu kadar gelişmiş olmasını yadırgamamak lazım.

Ancak birtakım nedenlerle Amerika’da da araştırmacı gazeteciliğin aksadığı, ihmal edildiği, vazgeçildiği dönemler de olmuş. Özellikle 1915’lerden 1950’lere kadar. Sonraki dönemde Watergate skandalı ortaya çıkıyor. 1970’li yıllarda yapılan haberlerle dönemin Amerikan Başkanı Richard Nixon’u istifaya götürecek kadar etkili haberler yapılıyor. Bunu başka ülkelerde görmek çok kolay değil. Avrupa’da da bazı ülkelerde araştırmacı gazetecilik örnekleri karşımıza çıkıyor. Doğal olarak ülkenin basından yararlanması, basının özgür kılınması, bu özgürlükten rahatsız olunmamasından kaynaklanıyor bu durum.

Amerika ‘özgürlükler ülkesi’ olarak adlandırılıyor ama bu, basın içinde öyle mi?

Amerikan Kongresi 1700’lü yılların sonlarına doğru basın özgürlüğünü yasaklayacak karar alınamaz, teklif edilemez diye bir karar aldı. Buna dayanarak Amerikan mahkemeleri, Amerikan hükümetleri basını kısıtlamayı düşünmemiş. Dönemin başkanı çamur gazeteciliği olarak da nitelemiş araştırma gazeteciliği. Sıkıntı oluşmuş ama basın hiçbir zaman engellenmemiş. Buna rağmen Amerikan basını hiçbir sorun yaşamadı, engellerle karşılaşmadı, her zaman özgür oldu diye düşünmemek lazım. Zaman zaman bazı bilgileri haberleştirmemesi yönünde telkine uğradığını görüyoruz. Bu özellikle kriz dönemlerinde başka ülkelerde de olabildiği gibi savaş ortamlarında; Körfez Savaşı’nda ya da Amerikan basın tarihi açısından önem arz eden “Domuzlar Körfezi” çıkarmasında görülüyor.

1960’larda Amerikan ordusunun, komünistlere karşı bir faaliyeti destekleme amaçlı askeri çıkarma yapacağı gazeteciler tarafından öğreniliyor. Gazeteciler bilgiyi teyit ediyor ancak Amerikan yönetimi, “Bu haberi yaparsanız bizim bütün planlarımızı altüst olur. Amerikan çıkarları için uygun değil” diyor. Gazete kendi içinde tartışmalar yaşıyor ve bu haberi yayınlamaktan vazgeçiyor. Sonradan yapılan çıkarma Amerikan hükümetinin planladığı şekilde gerçekleşmiyor. Küba’da bataklığa saplanıyor, öngörülemeyen durumlar ile karşılaşılıyor. Küba, Amerika’yı başarısızlığa uğratıyor. Çıkarmadan yıllar sonra görevden ayrılan Amerikan başkanı gazetenin yetkililerine; “Keşke siz o haberi yapsaydınız, biz o çıkarmayı yapmasaydık” diyor ve pişmanlık duyuyor müdahale ettiği için.

Amerika, araştırmacı gazetecilik yönünde iyi ama sorunsuz değil. Yansız, tarafsız habercilik yapıyor dememiz çok mümkün değil. Diğer ülkelerle karşılaştırılınca özellikle bizim gibi Orta Doğu ülkeleri karşısında daha az sorunlu olduğunu söyleyebiliriz sadece. İktidar basına etki edebiliyor ama iktidar basını Amerika’da yok. İktidarlardan daha bağımsız hareket edebiliyorlar. Amerika’da basının güçlü olması, araştırma isteyen konuların, olayların haberleştirilmesiyle ilgili. Bunun yanı sıra Amerika’da niceliksel olarak da basın büyük ve güçlü.

Yalan-Yanlış Haber de Başka Kanaldan Öğreniliyor

Irak Savaşı öncesi bazı gazetecilerin Irak’ta kimyasal silah yapıldığına dair iddiaları vardı. Tüm bunların yalan olduğu daha sonra ortaya çıktı. Özür dilediler, hata yaptıklarını söylediler. Medya kuruluşları, gazeteciler yaptıklarıyla geniş kitlelere etki ediyor. Yanlışlarıyla zarar veriyor, bunun bir bedeli olması gerekmiyor mu?

Bu basın, siyaset, mahkemeler ve daha doğrusu herkes için geçerli olması gereken bir durum. “Özür dileriz, yanılmışız, hata yapmışız” sözleri ile kurtulamamaları lazım. Ancak basının şöyle bir avantajı var; basına yönelik telkin, uyarı ya da özrün kabul edilmeyip başka bir yaptırıma tabi tutulması ya da bunun istenmesi, beklenmesi durumu basını sınırlama, sansür uygulaması gibi bir tepki ile karşılık buluyor. Bu bakımdan basına kimse bir eleştiri getiremiyor. Amerikan ve Batı basınında genel itibarıyla bu tür durumlar, bu olumsuzlukları yaşayan, yaşatan gazeteler, gazeteciler bir şekilde cezalandırılıyor. Ya istifa ettiriliyorlar ya da görevden uzaklaştırılıyorlar.

Şunu da unutmamak lazım, Amerikan basınını Körfez Savaşı’nda, Afganistan olaylarında, İsrail ile ilgili yaptığı taraflı ve yanlış haberlerle suçlayabiliyoruz. Ancak yapılan yalan-yanlış haberleri yine bir başka Amerikan kanalından öğreniyoruz. Böyle bir durum da var. İkinci Dünya’nın ya da Üçüncü Dünya’nın alternatif haber kanallarını oluşturamamaları sebebiyle bu aşamada onları takip etmekten başka çare kalmıyor.

Bir Al Jazeera son yılların belki tek alternatif medya kuruluşu. Dünya üzerinde haber akışı Batı kaynaklı yapılıyor. Batıdan-doğuya, kuzeyden-güneye doğru. Batı’dan kastedilen şey Amerika -New York ve İngiltere merkezli ajanslar ve haber kanalları. Doğu ve güney kesim haberi bu kaynaklardan alıyor. Bir anlamda çaresizlik durumu söz konusu ne yazık ki!

Yakın bir zamanda da kırılacak gibi gözükmüyor bu akış. Türkiye gibi bölgenin güçlü ülkeleri medyada çok yetersiz. Örneğin, Türkiye’de Anadolu Ajansı’nın, İhlas Haber Ajansı’nın haberleriyle insanların algılarını değiştirmesi, haberleriyle dünyaya yön vermesi söz konusu değil. Birçok ülkede durum bu şekilde.

Bu kitabı yazarken ne düşündünüz, ne umuyordunuz, ne buldunuz?

Amerikan basın tarihinde yaşanan olaylar aynı zamanda dünyanın geri kalanı içinde referans noktaları. İliştirilmiş gazetecilik daha çok Körfez Savaşı’nda Amerikan askerleri ile birlikte gazetecilerin Bağdat’ta ilerlemesi sırasında gündeme geldi. Dünya basınının üzerinde önemle durduğu konular bunlar. Amerikan basınının değinilmemiş yönlerine dikkat çekerek, üzerinde durarak kaynak oluşturalım istedim.

Türkiye’de, Amerikan basınıyla ilgili derinlemesine yapılan bir çalışma yok. Amerikan basın tarihinde olanlar dünya basın tarihi için de önemli. Basın yayın organları New York Times, World Street Journal, CNN, Bloomberg bunlar dünyanın büyük markaları. Dünyaya yön veren kurumlar. Onları daha yakından tanıtmak istedim. Yaşanan olaylar karşısında nasıl gazetecilik yaptılar, nasıl yayıncılık yapıyorlar? Bunları araştırmak ve göstermek istedim. Medya patronlarının irtibatları faaliyetleri bunları bilmek lazım.

Amerika Orta Doğu’yla iç içe. Binlerce kilometre uzakta olmasına rağmen Türkiye’nin yanı başındaki ülkelerle yanı başındaki olaylarla çok iç içe. Birçoğunda yönlendirici, birçoğunda Türkiye açısından sorun oluşturuyor. Dünyanın gündemini belirleyen, dünyanın geleceğine yön veren siyasete, ekonomiye etki edebilen insanlar kurumlar. Onların örneklerine yer verdim ne yaptılar, ne yapmadılar, nasıl yapmalıydılar? Tüm bu soruları cevaplamaya çalıştım.

Telkin Olmasa da Kimileri İşin Kolayına Kaçıyor

Amerikan basınını inceledikten sonra Türk basınını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hem Türkiye’yi hem de dünyanın önde gelen büyük büyük ülkelerini bir tarafa koyalım… Amerikan basını ile karşılaştırdığımızda çok büyük açıklar olduğu görebiliyoruz. Hem nicelik hem de nitelik açısından. Amerika’da yüzlerce dergi, yüzlerce gazete, onlarca televizyon kanalı çok büyük bir medya pazarı var. Milyonlarca insana ulaşıyorlar. Bu büyüklük hiçbir yerde yok. Türkiye’de habercilik anlamında iyi işler yapılıyor, iyi yapılmayan ya da eksik bırakılan işler de var.

Ama Türkiye’de ne yazık ki iktidarla ilişkiler bağlamında gazetecilik aksıyor ve aksatılıyor. Bu işin önemli bir kısmı siyasi iktidarları ilgilendiren bir durum, medya çok rahat bırakılmıyor. Gazetecilik açısından baktığımızda sorumluluğun büyük bir kısmını gazete-medya patronlarına yüklüyorum ama gazetecileri de çok ayırt edemiyorum ne yazık ki!

Medya tartışmalarında “kullanışlı aptallar” diye bir kavram geçer. Kendini içinde bulunduğu ortama çok çabuk adapte eden, gerçekte olmadığı şekli ile hareket eden gazeteciler var. Hem yazarlar açısından hem de muhabirler açısından söz konusu bu. Gazete patronları, genel yayın yönetmenleri, yazarlar, yöneticiler kendilerini çok fazla siyasete angaje ediyor. Bu bakımdan Türkiye’de gazetecilik tam anlamıyla yapılamıyor. Ne yapalım; ülkedeki siyasi ortam, iktidar böyle yapıyor, böyle yapmaya bizi zorluyor noktasına
gelip dayatıyorlar. Siyasetçiler medya patronlarına, gazetecilere telkin veya uyarıda bulunmasa da öyleymiş gibi hareket edenler var. Bu, işin kolayına kaçmak bence.

Amerika’da medya patronları kendilerini siyasete angaje etmiyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın basın toplantılarında görüyoruz, gazeteciler soru soruyor, Trump bazı muhabirleri azarlıyor ama soru sormaktan alıkoymuyor, toplantılara gelmeyin ya da biz toplantılarına gitmeyelim durumu yaşanmıyor.

Amerika’da medyanın finansal açıdan bağımsız olduklarını düşünebiliriz. Daha sağlam zemine oturmuş güçlü kurumlar. Medya patronları ve gazeteciler güçlü. Onun için gazetecilik daha kolay yapılabiliyor, gazeteciler daha rahat hareket edebiliyor. Bu, Avrupa ülkelerinde kısmen var ancak başka ülkelerde çok fazla yok. Diğer ülkelerde iktidarların söylemi, etkisi ile beraber gazetecilik aksıyor ve aksatılıyor. Medya patronları kendilerini kullandırmaya devam ediyor. Bunun yanı sıra iktidarla bağlantılı ekonomik ilişkiler de buna etki ediyor. Böylelikle gazeteciler istedikleri haberleri yapamıyor, yapmak isteseler bile yapıp yapmamakta çok emin olamıyorlar.

Gazetecilik yapanların niteliği medyanın kalitesini sizce arttırır mı?

Bu, üzerinde çok konuşulan bir konu. Gazetecilere, gazetecilik yapacaklara sınırlama getirilsin, getirilmesin ya da kimin gazeteci olacağına birileri karar versin durumu çok sonuç alıcı bir tartışma değil. Bu, biraz gazetecilik eğitimi ile ilgili. Gazetelerde çalışanların önemli bir kısmı yakın zamana kadar gazetecilik eğitimi almamış kişilerden oluşuyordu. İletişim mezunu olmak, gazetecilik eğitimi almak tercih sebebi gibi olmaya başladı son zamanlarda. Ama onun dışında ilkokulu bitiren veya okuma yazmayı bilen herkes gazetecilik yapabiliyor.

Gazetecilik sadece haber yazmakla sınırlı değil. Böyle anlaşılmamalı. Entelektüel bir donanıma, altyapıya sahip olmak, ekonomiden siyasete, spordan sağlığa, kültür sanata birçok alanla ilgi ve bilgi sahibi olmanız gerekiyor. Birçok şeyden anlamanız gerekiyor. Türkiye’de eğitim açısından gazetecilik okulları maalesef sıkıntılı. Gazetecilik okulundan mezun olanlar tam donanımlı olamıyor ne yazık ki.

Medya patronlarının başka işler yapıyor olmaları hep eleştiri konusu oluyor. Bu noktada siz meseleyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Medya patronlarının, gazetecilerin siyasetten uzak durması, siyasetçilerle irtibatlarının biraz daha zayıf olması gerekiyor. Medya yöneticilerinin ve patronların başka işlerle uğraşmamaları ya da az uğraşmalarını gerekiyor. Bankalar müteahhitlik şirketleri gibi şirketleriniz, holdingleriniz varsa ister istemez siyasetle iç içe bir duruma geliyorsunuz. Siyasetçilerden bir şeyler beklemek, onların beklentilerini karşılamak durumunda kalıyorsunuz. Bunun olmaması zaten mümkün değil.

Gazeteciliği menfaat aracı, kâr getiren bir sektör olarak görenler bu alandan uzak durmalı! Medya sektörü bir ayakkabı sektörü gibi değil. Gazetecilikte yaptığınız işler olumlu ya da olumsuz bir şekilde kitleleri etkiliyor. Ayakkabı sektöründe bir ayakkabıyı yanlış yaparsın bir kişiyi en fazla mağdur eder. Binlerce insanı etkilemez. Gazetecilikten menfaat, para beklentisi olanların bu alana girmemeleri, yatırım yapmaları gerekir diye düşünüyorum.

Buna karşı çıkanlar, pratikte bunun karşılığı yok diyenler olabilir. Ben yine de bu alana girmiş olanların başka işler yapıyorlarsa bile gazeteciliklerini çok fazla işin içerisine katmadan, gazetelerini bir menfaat aracı olarak kullanma noktasına getirmeden hareket etmeleri gerektiğini düşünüyorum. Bunu da gazete sahiplerinin, medya patronlarının kabul etmesi, bu ilkeyi önemsemesi gerektiğini düşünüyorum. Gazetecilik bir menfaat aracı olarak kullanılmamalı. Önce bunu kabul edeceğiz. Ondan sonra bu nasıl olmalı, tartışmalarını yapacağız.

Trump Çağı…

İnsanların “gazetecilere, gazetecilik mesleğine saygısı kalmadı” şeklinde yorumlar yapıyor. Bu itibar, güven nasıl geri kazanılır?

80’li yıllarda Türkiye’de gazetecilik amatör bir ruhla yapılıyordu. Çok büyük paralar kazanılmıyordu ama insanlar gazeteye, gazetecilere, habere daha fazla değer veriyordu. Açıkçası ben iyimser değilim. Kitabımın ismi “Kolonyal Dönemden Trump Çağına Amerika’da Gazetecilik”… Bunu bilinçli olarak kullandım. Sadece Trump’ın basınla ilişkilerine değinmek niyetiyle bu ismi vermedim kitabıma. Bugün dünyaya yön veren, dünyanın geldiği noktayı niteleyen bir kavram olarak görüyorum Trump Çağı ifadesini.

Dünyanın gördüğü en çılgın adam, Amerika’ya başkan oldu. Hiç öngörülemeyen davranışları, konuşmaları var. Tuhaf karşılanan icraatları var. Böyle bir ortamda kurumlar, yöneticiler, gazeteciler gerçek düşüncelerini yansıtmıyor. Türkiye’deki sorunlardan biri de bu. Dünyada da bu sorun var. “Ne gerekiyorsa onu yaparım, konjonktür nasılsa ona göre hareket ederim” mantığı ile hareket ediyorlar. Haber yazanlar ona göre haber yazıyor, yorum yapanlar ona göre yorum yapıyor ve büyük bir çoğunluk kendi gerçek düşüncelerini dile getirmiyor. Bunu gazetelerde, televizyonlarda çok net bir şekilde görebiliyoruz.

Muhalif gazeteciler olmuyor diye söylemiyorum. Siyasi bir fikri destekliyor ya da desteklemiyor olabilirler ancak eli klavyeye gidince bambaşka şeyler yazıyor. Bu artık çok normalleşti. Ahlaklı insanlar için sorunlu bir durum olmalı, böyle kabul edilmeli en azından.

“Ben çaresizim, bu şekilde davranmaya mecburum” diyerek kendilerini haklı gösterebilirler. Ama iş o noktada değil ne yazık ki. “Ben bu gazetedeyim, televizyondayım dolayısıyla burada benim düşüncemin önemi yok. Yaşanan sorunları, yapılan yolsuzluğu,  hukuksuzluğu, haksızlığı görmeyebilirim, görmemem gerekiyor” diye düşünüyor. Çaresizse bir noktada anlaşılabilir ancak o noktaya gelmeden de insanlar bunu kabullenmiş gibiler. Dolayısıyla kimse bu düzenin değişmesini istemiyor. Trump Çağı dediğiniz şeyin Türkiye’deki karşılığı bu bence. İlkesel olarak çağımız insanının sorunu var birçok ilkede buluşamıyoruz.

Amerikan basını haberleriyle okuyucularına, izleyicilerine reform yaptıracak kadar etkili olabiliyor. Türkiye’de bunun gerçekleşmesi neden mümkün değil? 

Medyanın ürettiği haber ve ürünleri doğru okumak ve anlamak, medya okuryazarlığı bilinciyle oluşuyor. Medya okuryazarlığı, Türkiye’de çok gelişen bir alan değil. Bu eksiklikten dolayı okullarda medya okuryazarlığı eğitimi verilmeye başlandı ama bu yeni bir çalışma ve epey bir mesafe kat etmemiz gerekiyor.

Amerikan okuyucusuyla Türk okuyucusunu karşılaştırmak doğru bir yaklaşım değil. Amerika ekonomik ve siyasi açıdan çok farklı bir ülke. Amerikan kültürü, Amerikan düşüncesi, yaşam tarzı diye bir kavram var. Türkiye ile arasında çok büyük farklılıklar var. Amerika’da yüzlerce gazete, dergi çıkıyor ve tirajları neredeyse bir ülke nüfusuna ulaşıyor. Amerika’da bir aile evine yerel-bölgesel gazete alıyor. Bununla yetinmiyor ulusal çapta dağıtım yapan bir gazete daha alıyor. Haber dergisi alıyor. Bunu nereden çıkarıyoruz derseniz; haber dergileri 3-4 milyon satıyor. Neredeyse her şeyle ilgili dergi çıkartıyorlar. Tirajları çok yüksek. Onların okuma düzenleri bizden farklı.

Türkiye’de gazete ve dergi tirajları çok düşük. Yüzde 80 insanların evine dergi ya da gazete girmiyor. Şu an dijital yayının takip edilmesi, baskı sayılarının azalması da elbette bunda etkili ancak insanların evine dergi girmiyor, gazete girmiyor büyük bir oranda. Dolayısıyla bizim medyayla çok irtibatımız yok. Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte yapılan harf Devrimiyle 1950’lerde Latin alfabesini okuyup yazmayı bilenlerin oranı yüzde 50’yi geçmedi. Bazı araştırmacılara göre Osmanlı döneminde okuma yazma bilenlerin oranı yüzde 10’u geçmiyordu. Okuma ile aramız o zaman da iyi değildi. Gazetenin halka erişimi de kısıtlıydı. 1950’lerde 60’larda gazete yaygınlaşmaya başladı. Okuma yazma oranları arttı. 60’larda karşımıza televizyon çıktı. Televizyon, gazeteye karşı daha avantajlı bir şekil aldı, özellikle okuma-yazma bilmeyenler açısından takip edilen bir araç oldu. 80’lerde de televizyon daha gelişti ve sonrasında yaygınlaştı. Türk halkı okumayı içselleştirmeden görsel medyaya yöneldi. Bundan dolayı biz toplum olarak okumayı ıskaladık, çok zayıf kaldık.

Bir de asparagas haber türü çıktı. Olmayan bir şeyi insanlara inandırma çabası bu tür haberler de okuyucuyu olumsuz etkiledi. Daha çok televizyona yöneltti. Medya takibi çok sınırlı. Okuyucunun bir şeylere inanması, gazete yoluyla, televizyon yoluyla çok mümkün olmuyor. Bunun örnekleri de var. Örneğin, Yeni Türkiye Hareketi vardı. Geçmişte medya bu hareketin çok büyük destek alacağını yazdı. Seçimlerde barajı bile geçemediler. Çok büyük bir skandaldı medya açısından. Şimdilerde de bunun tersi yaşanıyor. AK Parti’yi desteklediğini düşünen gazetelerin, gazetecilerin, televizyonların yaptığı ölçüsüz, dikkatsiz yayınlar ve yazımlar, yapılan yorumlar belki art niyetli yayıncılık anlayışı ki ben yaptıklarını hata olarak görmüyorum çünkü bir grup bunu bilinçli bir şekilde yapıyor. AK Parti’ye daha çok zarar verdiklerine inanıyorum. İnandırıcılık bakımından sıkıntı var.

Medyada birçok şey inanılarak yapılmıyor. “Mış” gibi yapılıyor. Kraldan çok kralcı olunuyor.  Söylediklerine, yazdıklarına kendilerinin inandığını düşünmüyorum. AK Partililer bile haberi muhalif medyadan takip etmeye başladı. Yapılan haberlerin doğruluğu, gerçekliği tartışılmaya başlandı. Böyle bir sonuç var.

Medya 2002’de de çok kötü bir ders almıştı. Şimdi de öyle bir durum var. Kitabıma ismini veren “Trump Çağı” dediğimiz ilkesizlik, vurdumduymazlık, boş vermişlik var. Bunu dert etmiyorlar. Sıkıntıyı görmüyorlar. Umutsuzluğum biraz bunlardan dolayı. Ne olacağını çok fazla kestiremiyorum. Geleneksel medya çok zayıfladı. Sosyal medya çok güçlendi, güçlenmeye devam ediyor. Bundan sonra bu tür haberleri yapanlar ayakta kalır mı, ne kadar ayakta kalır? Bu durum daha ne kadar sürdürebilirler bilmiyorum. Türkiye’deki medyayı ekonomik açıdan düşünürsek hiçbir gazetenin çıkmaması, çıkarılamıyor olması lazım. 5-10 bin tirajlı bir gazete yürümez. Bu ekonomik açıdan mümkün değil ama 10 kadar gazete rahatlıkla çıkmaya devam ediyor. İktidara muhalif olanlar da var, iktidarı destekleyenler de var. Tirajlara rağmen gazetelerin nasıl çıktığı, bu durumun devam edip etmeyeceği belli değil ama ben çok uzun sürmeyeceğini düşünüyorum.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir