Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Salı, Eylül 22, 2020

Muhteşem Medeniyetin Ameli Kodu

Fıkıh ilim bazında kelam ve tasavvuf ile birlikte İslam medeniyetini şekillendiren üç temel ilmin en önemli ve en ağırlıklı halkasıdır. Onun bu yönünü anlamak ya da yeniden kurmak için fıkıh merkezli bir bakış açısına ve fıkıh merkezli bir kavram/anlam dünyasına sahip olmak gerekir. Zira anlam zenginliğini ve İslam medeniyetinin sıcaklığını hakkıyla yansıtması bakımından fıkıh özümüze ait bir kavramdır.

Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!

Bin bir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

İslam medeniyeti, bir fıkıh/hukuk medeniyeti olarak da adlandırılır. Bu medeniyet, bin dört yüz yıllık muhteşem bir tecrübeye sahiptir. Bu tecrübe içerisinde Müslümanlar nice devletlere ve yaşanmışlıklara şahit olmuş; bazen gülmüş, bazen ağlamış ama her seferinde küllerinden yeniden doğmayı başarmıştır. Bugün için de aslında Müslümanlar, dünyanın her tarafında dinamik, dimdik fakat kafası ve coğrafyası biraz karışık bir şekilde var olmaya devam etmektedirler. Bu karışıklık maalesef Müslüman gönüllerde ve kafalarda varlığını bütün hızıyla devam ettirmektedir. Bunun sebepleri üzerinde çok şeyler söylenebilir; içeriden ya da dışarıdan suçlular veya müsebbipler bulunabilir. Ancak bunların hepsi kolaycılığa kaçmak ve kendini kandırmaktan başka bir işe yaramayacak beyhude uğraşlardır. Söz konusu hal İslam hukuku için de geçerlidir. Bu yazıda, (isme takılmaksızın) ülkemizde uzunca bir zamandan beri faaliyet gösteren ve hâlihazırda sayıları doksan civarında olan ilahiyat fakültelerindeki İslam hukuku dersi merkeze alınmak suretiyle bir değerlendirme yerine göre de öz eleştirme yoluna gidilecektir. İşe isimden başlayalım.

Geleneğimizin en önemli meziyetlerinden birisi de ilmi hayatta doğru kavramları tespit etmek ve bunları efradına cami ağyarına mani olacak şekilde tanımlamaktır. Bu yolla zihinlerde oluşabilecek muhtemel sorulara da mahal vermemektir. Müslümanların hukuki hayatını ve bu hayatın mahiyetini ifade etmek üzere kullanılan en doğru kavram fıkıhtır. Bugün fıkıh kavramı yerine yaygın olarak İslam hukuku tabiri kullanılmaktadır. Oysaki her iki kavramın da medeniyetimiz ve Müslüman şahsiyetimiz açısından hassasiyetleri ve temel bakış açıları aynı değildir. Fıkıh daha içten, daha samimi, daha ameli olanı temsil eden ve derin anlayışı/kavrayışı ifade eden bir kavramken İslam hukuku daha modern, daha sathi, daha dünyevî bir anlayışı ifade etmektedir.

Elbette günümüz araştırmacıları İslam hukuku ile fıkhı aynı anlamda kullanmakta. Ancak İslam hukuku kavramının modern devrin bir ürünü olmasına ve kulluk ile ilgili hükümleri içermede yetersiz kalmasına yönelik dile getirilen itirazlar, bir tartışmayı da beraberinde getirmiş ve özellikle son dönemlerde çok sayıda İslam hukuku hocasının İslam hukuku yerinde yeniden fıkıh kavramını tercih etmesine yol açmıştır. Bu konudaki ikilemin henüz daha ortadan kalktığı söylenemez. Ancak bu tercih neticede daha başka kavramlarda ve tercihlerde de kendini gösterecektir.

Üç Temel İlmin En Önemli Halkası

İslam hukukunun yeniden işlevsel hale gelmesi açısından bizim de tercihimiz yeniden fıkıh eksenli kavramlara dönüş yönünde olacaktır. Zira fıkıh, kuru bir lafızdan ibaret olmayıp anlam dünyasında ameli olanı, imanî olanı ve ahlaki olanı aynı anda ve iç içe barındıran bir karaktere sahiptir. Bu yönüyle fıkıh hem ferdin hem de toplumun vicdanına dokunur. İlmidir ama aynı zamanda irfanîdir. Duyguludur ama duygusal değildir. Merhametlidir ama haksızdan yana değildir. Hak ve hakikat temellidir. Gerek ürettiği bilgi açısında gerek uygulaması açısından hesap verebilir özelliktedir. Gelişmecidir, sorgulamacıdır ama yaftacı değildir. İtaatkâr ve teslimiyetçidir ama asla kör taklitçi değildir. İnşaidir. Bu nedenle ilim bazında kelam ve tasavvuf ile birlikte İslam medeniyetini şekillendiren üç temel ilmin en önemli ve en ağırlıklı halkasıdır.

Onun bu yönünü anlamak ya da yeniden kurmak için fıkıh merkezli bir bakış açısına ve fıkıh merkezli bir kavram/anlam dünyasına sahip olmak gerekir. Zira anlam zenginliğini ve İslam medeniyetinin sıcaklığını hakkıyla yansıtması bakımından fıkıh özümüze ait bir kavramdır. Bununla birlikte bütünü ifade açısından eksik görmekle birlikte prensip olarak, İslam hukuku tabirini de fıkıh muadili olarak tercih edilebilir nitelikte bulmaktayız. Ancak yazının bundan sonraki kısmında fıkıh kelimesi tercih edilecektir.

Fıkıh, kişinin lehinde veya aleyhinde olabilecek amelî hükümleri bilmesidir. Bu tanım İmam Ebu Hanife’ye aittir ve oldukça meşhurdur. Bu tanıma göre fıkhın temel konusunu şer’i-ameli hükümler oluşturur. Bu bilginin özünde kişinin entelektüel merakını giderme amacı yatmaz. Tam aksine bu tanımın özünde bilginin amele dönüşmesi vardır. Esasında fıkıhta bilgi demek amele dönüşen davranış demektir. Diğeri bir lafı güzaf mesabesindedir.

Fıkıhta ana kaynaklara dayalı olarak bilgi üreten kimseye fakih/fıkıh âlimi denir. Bir kimsenin fıkıh âlimi vasfını kazanabilmesi için ürettiği bilgi ile önce kendisinin amel etmesi gerekir. Başkasının bilgisini taklit ederek fıkıh âlimi olunmaz. Üst düzeyde fıkıh bilgisi üreten kimseye fakih yanında müçtehit de denir. Müçtehitlik daha ileri düzey bir fıkıhçılığı temsil eder ki bunun da en zirve noktasını hukuk sistemini kuran büyük fakihler oluşturur. Daha alt düzey fakihler ise onların sistemi üzerinden hukuki çözümlerini üretirler. Bu anlamda İslam dünyasında hâlihazırda dört büyük fıkıh üstadının kurduğu metot yaygın olarak takip edilir: Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Şafii ve Ahmed b. Hanbel. Bu dört büyük müçtehidin kurduğu sistem içerisinde binlerce fakih/İslam hukukçusu yetişmiş ve sayısız fıkıh/hukuk kitapları yazılmıştır.

Fıkıh ilminin bugününü anlayabilmek ve cereyan eden aktüel tartışmalara bir nebze olsun nüfuz edebilmek için geçmişe dair birkaç cümle daha kurduktan sonra söz konusu ilmin İlahiyat fakülteleri bünyesindeki bugünkü haline bir göz atalım.

Dört Ana Kol

Gelenek içerisinde fıkıh ilminin dört ana kol halinde geliştiğini görmekteyiz. Bunlardan birincisi: Müslümanların temizlik adabı, ibadet hayatı, gündelik muameleleri, aile hayatları, ceza, vasiyet ve miras hukukunu içerecek şekilde hayatın bütününe şamil hükümlerin yer aldığı füru-u fıkıh alanıdır. Bu hükümler Kur’an, sünnet, icma, kıyas… gibi temel hukuk kaynaklarında belli metotlar çerçevesinde elde edilir. Burası hukukun teorik değil, uygulamalı alanıdır.

İkincisi: Furu-u fıkhın nasıl elde edileceğini öğreten fıkıh usulü ilmidir. Müslümanların dünya hukuk literatürüne en önemli katkılarından birisi de dünya üzerinde ilk defa hukukun ilke ve metotlarını belirleyen yazılı eseri meydana getirmiş olmalarıdır. Bu şeref er-Risale adlı eseri ile İmam Şafii’ye aittir. Bu ilim aynı zamanda bizlere hukuk üretmenin düşünce temellerini ve temel gayelerini de öğretme bakımından da son derece önemlidir.

Üçüncüsü: Fakihleri/hukukçuları ve eserlerinin tanıtan/derecelendiren tabakat/biyografi literatürü. Bu alan da son derece önemli olup, alanın otorite şahsiyetlerini ve eserlerini öğrenmemizde bize faydalı olmaktadır. İslam hukuk düşüncesinde bu son derece mühimdir. Sözün kim tarafından söylendiği ve hangi kaynaklara itibar edilmesi gerektiği hukuk istikrarı ve toplumun selameti açısından son derece önemli görülmüştür. Oysa günümüzde din adına konuşanların hangi yetkinliğe dayanarak ve hangi eseri ortaya koyarak konuştuklarını sorgulamak cesaret işi olur hale gelmiştir. Hâlbuki gelenek içerisinde kim olursa olsun, ortaya attığı görüşün delillerini ortaya koymak ve bilgisinin ilmi açıdan hesabını vermek zorundadır. Klasik eserlerin bütünü bu metot üzere telif edilmiştir. Bırakın mezhepler arası münazarayı, mezhep içinde dahi bir görüşün doğrulanması esnasında oldukça hararetli tartışmalar cereyan etmiştir. Nitekim Ebu Hanife ile öğrencileri Ebu Yusuf, İmam Züfer, İmam Muhammed arasındaki tartışmalar meşhurdur.

Dördüncüsü: Fetva, Nevazil veya Kavâid üzerine yazılan eserler: Bu alan hukukun olay temelli tatbikatına yani muhakeme boyutuna tekabül eder. Davalar ve davalara ilişkin fetva ya da yargı kararlarının örnekleri bu türden eserlerde daha kolay çözüme kavuşur.

Yukarıda saydığımız hukukun dört ana bölümünde her bir fakihin/hukukçunun eşit derece mahir olması ve isabetli kararlar vermesi mümkün değildir. Bu nedenle bazı fakihler usul-ü fıkıh alanında, bazı fakihler füru-u fıkıh alanında bazıları ise hukuk tarihi veya fetva literatürü alanında ön plana çıkmıştır. Yani adına resmen branşlaşma/ihtisaslaşma denmese de pratikte fıkıhta bir uzmanlaşmanın teşekkül ettiği dikkatlerden kaçmamaktadır.

Oysaki günümüzde, gelenekten ve kaynak dil Arapçadan daha uzak olmanın getirdiği dezavantaj vardır. Buna karşılık fıkıh araştırmacıları açısından, kısa sürede bin dört yüz yıllık bu devasa mirası bir yandan öğrenme, bir yandan aktarma, bir yanda hızla değişen dünyada hızla çözüm bekleyen karmaşık sorunlara çözüm üretme dezavantajı vardır. Bu yoğun çaba içerisinde günümüz fıkıhçısı (aslında kendisine fakih denmesi gerekirdi) boğulup gitmekte; hakkıyla inceleme ve karar verme fırsatı yakalayamadığı olaylara ürettiği çözümlerle (!) nice çamları devirmektedir. Aslında burada birazda ilahiyat fakültelerindeki durumu anlatmış olmaktayız.

Saygın Fakihlerin Yetiştirilmesi Gerekliliği

İlahiyat fakülteleri ülkemizde en üst seviyede dini bilgi sunan örgün eğitim kurumlarıdır. Bu eğitim kurumları içerisinde Temel İslam Bilimleri, İslam Tarihi ve Sanatları, Felsefe ve Din Bilimleri adları ile üç bölüm ve bu bölümler bünyesinde yer alan yirmi anabilim dalı vardır. Fıkıh ise Temel İslam Bölümleri içerisinde İslam hukuku adı ile yer alır. Ayrıca İslam Hukuk Usulü, İslam İbadet esasları ve birkaç seçmeli fıkıh dersi de hesaba katıldığında öğrencilerin öğrenim hayatları boyunca belli düzeyde bir fıkıh kültürü edindikleri söylenebilir. Ancak bunlar fakih olma ve fıkhi çözüm üretme noktasında devede kulak bile değildir.

Bu nedenle ilahiyat fakültesi mezunlarından bir hukuk fakültesi mezunu mesabesinde hukuk nosyonu ve hele de dünyanın karmaşık meselelerine dini çözüm üretmelerini beklemek büyük bir haksızlık olur. Belki bir ölçüde bu beklentiyi akademik düzeyde çalışma yapan araştırmacılar veya hocalar karşılayabilir. Ancak onlar da belli bir ihtisaslaşma veya metot üzerinden hareket etmedikleri için önerdikleri çözüm ya yetersiz kalmakta ya da fıkıh mezheplerinin yerleşik usullerine aykırılık içerdikleri gerekçesiyle kimi zaman toplumsal tepkilere maruz kalmaktadırlar. Şayet modern dünyada Müslümanlar, İslam hukukunun çözüm veya önerilerinden hakkıyla istifade edecekse onlara, çözüm üreteceklerin yaptıkları işin fıkıh olduğunun, fıkıhla iştigal eden kişinin fakih olduğunun, fakihin belli bir sistem içerisinde ve kaynaklar hiyerarşisine dikkat ederek çözüm üretme sorumluluğunun olduğunun farkına varması gerekir. Fakihe ve fıkha saygının yeniden tesis edilmesi şarttır. Bunun olabilmesi içinde imanı, ahlakı ve fıkhî duruşuyla saygın fakihlerin yetiştirilmesi gerektiğinin hatırdan uzak tutulmaması gerekir. Fıkhın hayatta karşılık bulması için halkın da fıkhî çözümlere karşı samimi ve dürüst olması önemlidir. Seçmeci ve faydacı bir yol takip ederek mala davara zararı dokunmayan konularda dini hassasiyet görüntüsü sergileyip, helal ve haramla ilgili temel hususlarda menfaatine uygun davranan bir kitle, fıkha karşı lakaytlıkta en az kötü niyetliler kadar sorumluluk sahibidir.

Günümüzde maalesef yetersiz eğitim yanında, hukukun temel karakteri ve gelişmesinin nirengi noktası olan tatbikatın İslam hukuku açısından pratikte söz konusu olmayışı sebebiyle teorideki çözümlerinin ne kadarının pratiğe yansıyabileceğini test imkânı bulunmamaktadır. Ayrıca ciddi bir eğitim gerektiren ve emek isteyen İslam hukuku eğitiminin ana işlevi bu olmayan ilahiyat fakülteleri bünyesinde verilmeye çalışılması ve burada güçlü bir hukuk eğitimine yer verme durumunun haklı olarak söz konusu olamaması da temel bir eksiklik olarak karşımıza çıkmaktadır.

Oysa Müslümanların modern dünyada karşılaştıkları sorunlar geçmişin tarım toplumu ile karşılaştırılamayacak kadar fazladır. Güvenlik, finans, gıda, helal haram dengesi, sigorta, para, değerli kâğıtlar… hepsi oldukça emek ve uzmanlık isteyen alanlardır. Ve bu alanlarda bizim ilahiyat fakülteleri olarak özel uzman yetiştireceğimiz bir ilmi yapı mevcut değil. Oldukça profesyonel bu alanlara bizler İslam hukukçuları olarak eksik ve yetersiz bilgi ile amatörce çözümler önerdiğimizde ya dikkate alınmıyoruz ya da gayri ciddi bir duruma düşmüş oluyoruz. Bu eksikliği gidermenin temel yolu ise İslam hukukunu, hukuk fakültelerindekine benzer bir zaman dilimi içerisinde ve ihtisas oluşturacak şekilde öğretmekten geçmektedir. Yoksa mevcut haliyle dış dünyanın devasa sorunları karşısında İslam hukukçuları olarak çaresizlik halimizi en iyi tasvir edecek şey üstat Necip Fazıl’ın şu dizeleridir:

Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!

Bin bir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir