Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Cuma, Haziran 26, 2020

Demokrasiye Vurulan Darbe: 28 Şubat

28 Şubat 1997 yılında Milli Güvenlik Kurulu’nun skandal kararlar alarak Türkiye’nin seçilmiş hükümetine el çektirmesiyle başlayan, binlerce kişinin “irtica” suçlamasıyla görevinden atıldığı, başörtülü kadınların üniversitelere sokulmadığı, haksız yere yargılamalarla yüzlerce kişinin cezaevine atılmasıyla devam eden ve Türk tarihine kara bir leke olarak geçen “post-modern” darbeyi 22. yıl dönümünde sizler için derledik.

Türkiye, 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 darbeleriyle toplamda yedi yıldan fazla askeri yönetimler tarafından idare edildi. Demokrasi tarihimizde birer utanç sayfası olan bu darbelerin aksine 28 Şubat 1997’de, Silahlı Kuvvetler ülkeye bizzat el koymak yerine “post-modern” darbe olarak anılan baskı ve korku yoluyla halk tarafından seçilmiş meşru hükümeti değiştirdi.

1994 yerel seçimlerinde Ankara ve İstanbul gibi büyük şehirleri kazanarak büyük bir başarıya imza atan Refah Partisi, 1995 genel seçimlerinde birinci parti çıkarak büyük bir sürpriz yaptı. İslami kimliğiyle bilinen bir partinin bu denli başarılı olması ordu ve iş çevrelerince rahatsızlık meydana getirdi. Nitekim dönemin Cumhurbaşkanı Demirel, hükümeti kurma görevini birinci parti olan Refah Partisi lideri Necmettin Erbakan’a vermemek için çok uğraşsa da başarılı olamadı. Erbakan, Tansu Çiller ile Refah-Yol Hükümeti olarak bilinen koalisyonu kurmasıyla, Türkiye’de dindarlara yönelik toplu bir cinnet senaryosu sahneye kondu.

“LAİKLİK KARŞITI TEHDİT PKK’DAN DAHA TEHLİKELİ”
Askeri kesimin, halk tarafından seçilmiş bir partinin iktidar olmasını hazmedemediğini, 24 Temmuz 1996’da yapılan Yüksek Askeri Şura toplantısında 600 civarında dindar subayın ordudan ihraç edilmesinin gündeme gelmesinden anlıyoruz. Nitekim bir yıl içinde 319 subay ve astsubay ordudan atıldı. Bu doğrultuda toplum üzerinde psikolojik harekât uygulamak üzere brifingler verilmeye başlandı. Tehdit, gerilim, korkutma, beyin yıkama, düşman algısı oluşturmak için halk baskı altında tutuldu. Brifinglere ne kadar önem verildiğini dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya’nın basına verdiği şu demecinden anlıyoruz:
“Brifinglerle kamuoyunu bilinçlendiriyoruz. Tabii çalışmalarımızın çoğu milletvekillerini ikna etmeye yöneliktir. Rejimin içine düştüğü tehlikeyi öncelikle onların görmesi gerekir… Biz bu yola çıkarken Genelkurmayda toplandık. Muhtemel olumsuzluklara karşı köklü, alternatif planlar hazırlamaya koyulduk. Her olumsuzluğun bir karşı koyma tedbirini aldık. Planlar cebimizde. Ama meselenin demokratik yollardan çözülmesini istiyoruz ve bekliyoruz. Parlemento üyelerinin meseleyi siyaseten halletmeleri için bekledik. Verdiğimiz mesajları almadılar veya almak istemediler. Şimdi ikinci maddeyi uyguluyoruz. Sivil kesimde kamoyu oluşturuyoruz.”
Askeri kanadın “irtica” ve “şeriat” paranoyalarını dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir’in Washington Post gazetesine verdiği şu beyanlarından anlıyoruz:

“Biz Silahlı Kuvetler olarak anti-laik akımları not etmeye birinci öncelik veriyoruz. Bu akımlar, orduya bile sızmaya çalışıyorlar. Laiklik karşıtı tehdit, 12 yıldır süren PKK tehditinden daha ciddi duruma gelmiştir. MGK kararları üzerinde MGK’nın bütün üyeleri görüş birliğine varmıştır. Bunlar mutlaka uygulanmalıdır. Aksi halde ülkenin geleceği çok olumsuz etkilenecektir. Askeri darbelerin olumsuz sonuçlar yarattığını biliyoruz. Demokratik kurumların baskısı ile MGK kararlarının uygulanacağına inanıyoruz.”

Ocak 1997’de Başbakanlık Kriz Yönetimi Merkezi Yönetmeliği ile MGK Genel Sekreterine halk tarafından iktidar olan Başbakan ile eş değer icra yetkileri verildi. Öyle ki Genel Kurmay ile İçişleri Bakanlığı arasında imzalanan EMASYA Protokolü ile illerde garnizon komutanlarına valiler üstünde yetkiler verildi. Bu durum daha sonra kurulacak olan Başbakanlık Uygulamayı Takip ve Koordinasyon Kurulu’nun kurulmasıyla binlerce kamu görevlisinin “irticacı” denilerek fişlenmesine ve görevden atılmasına neden olacaktı.

MUHAFAZAKAR KESİME ABA ALTINDAN SOPA GÖSTERİLDİ
28 Şubat sürecinin en önemli ayağından bir tanesi kuşkusuz ki medyadır. Medya bu dönemde Refah-Yol hükümetini yıpratmak için adeta bir karalama kampanyası başlatarak “şeriat”, “irtica” üzerinden kamuoyunu yönlendirmeye çalıştı. Dönemin kartel medyası olarak bilinen Hürriyet, Milliyet ve Sabah gazeteleri attığı manşetlerle orduyu darbe yapmaya davet ediyordu.

Gazetelerin manşet ve başlıkları her şeyi ortaya koymaktadır: “Gerekirse silah bile kullanırız”, “Beceremediniz artık bırakın”, “Tank Heyecanı”, “Ya uy ya çekil”, “İrtica PKK’dan tehlikeli”, “Genelkurmay’da düşman değişti”, “Genelkurmay Kızgın”, “Ordu Rahatsız”, “Bu defa işi silahsız kuvvetler halletsin”, “Laiklikten Saptınız” “Ordu ve sokak rahatsız”, “Tank Sesleri”, “Rejimi kurtaralım”, “Sokakta hiddet var” vb.

Kartel medyası, 23 Ekim 1996’da Aczimendilerin lideri Müslüm Gündüz’ün Fadime Şahin ile bir evde basılmasını adeta canlı yayınlayıp, günlerce gündemde tutarak dindar kesimleri töhmet altında bıraktı.

Haberlerin satır aralarında “şeriat” ve “terör” kelimeleri beraber kullanılarak İslam’ı terör ile ilişkilendirip muhafazakar kesime aba altından sopa gösteriliyordu. “İslami terör” “tehlike”si çok büyük bir incelikle işlenerek büyük bir algı operasyonu yürütüldü. Kartel medyasının gözü kararmışçasına Hükümet’e saldırmasının gerekçesini ve kirli pazarlığın ödülü olarak kamu bankalarından dönemin parasıyla 3 milyar lira kredinin kullandırıldığını öğreneceğiz. Nitekim darbeci kartel medyasının karalama haberleri sonuç vermiş ve 28 Şubat 1997’de yapılan dokuz saatlik MGK toplantısıyla Refah-Yol hükümetinin parçalanma süreci başlamıştı.

YARGI HUKUKSUZLUĞU DAĞLARI AŞTI
Ankara’da Genel Kurmay Karargahında düzenlenen brifing toplantılarına yargının her alanında görev yapan hakim ve savcılar da katılım gösterdi. 28 Şubat sürecinde başörtüsünden dolayı üniversitelere alınmayan öğrencilere yönelik ikna odaları kurularak cadı avı başlatıldı. Bu hukuksuzluğa karşı mahkemelere koşan başörtülüler, brifinglerin telkin ve tavsiyelerinden etkilenen hakim ve savcıların verdiği kararlarla bir daha hayal kırıklığı yaşadı. Lehte karar veren hakimler de çoğu zaman görev yerleri değiştirilerek sürgün cezası veriliyordu. Öte taraftan devlet kurumlarında çalışan binlerce kişi fişlenerek ya görev yeri değiştirildi ya da görevinden atıldı. Yargıya intikal eden davaların çoğundan da bir netice alamıyorlardı. Gazetelerde İslami kesim aleyhine çıkan en ufak bir haberi dahi ihbar kabul eden savcılar harekete geçip davalar açıyordu. Bir general, ülkenin başbakanına yönelik ağır hakarette bulunmasına rağmen harekete geçemeyen yargı mensupları, eğitim hayatı elinden alınan, İmam Hatipli olduğu için geleceği karartılan binlerce öğrencinin haksızlığa uğramasına göz yumdu. Yargı verdiği hukuksuz kararlarla, 28 Şubat sürecine açıkça destek verdiğini ortaya koydu.

28 Şubat sürecinde kamu personeline yönelik “kıyım“ın odak noktası şüphesiz TSK’dır. 1990 ile 2011 yılları arsında 1043 kişi “irticai faaliyet” gerekçesiyle ordudan atıldı. Öyle ki 28 Şubat kararları gereği ordudan atılanların başka bir işe girmeleri de engellenerek mağduriyetlerinin ömür boyu sürmesi istenmiştir.

MİLLETİN 50 MİLYAR DOLARI HORTUMLANDI
28 Şubat sürecinin finansal ve ekonomik maliyeti memleketin onlarca yıl geleceğinden çalındı. Sadece 1997 ile 2001 arasında geçen dönemde bedelini hala ödemeye devam ettiğimiz ekonomik ve finansal yıkım dönemi olarak ifade ediliyor. 1994-2003 döneminde 25 özel banka hortumlandı ve bunun devlete maliyeti ise 50 milyar dolar. “Banka herhangi bir şekilde iflas ederse müdinin parasını devlet öder” diye bir kanun çıkararak milletin parasını hortumlamak için adeta teşvik ettiler. Hortumlanan bankalarla ilgili diğer ilginç bir ayrıntı ise yönetim kurullarında emekli paşaların olmasıdır. Açılan onca dava ve soruşturmaya rağmen tek bir paşanın dahi isminin geçmemesi hala gizemini korumaktadır.

Hazine Müsteşarlığı Teşvik Uygulama Genel Müdürlüğündeki kadroların tasfiye edilmesiyle Anadolu’da yükselen sermayenin teşvik belgeleri çeşitli gerekçelerle verilmemeye başlandı. Böylece gelişmekte olan Anadolu sermayesinin önü kesilerek İstanbul’daki sermaye babalarının arkası kollandı.
28 Şubat sürecinin “beşli çete”si olarak bilinen TESK, TOBB, TÜRK-İŞ, DİSK ve TİSK yaptıkları ortak açıklamalarla askerlerin müdahalesini “sivil toplum tepkisi” kılıfıyla yamamaya çalıştı. “Beşli çete”nin 21 Mayıs 1997 tarihinde yayınladığı ortak açıklamada, “İrtica, günümüz Türkiye’sinde demokrasi için büyük bir tehlike haline gelmiştir. Halkımızın artık, bu hükümete güveni kalmamıştır. Bu anlayıştaki hükümetin yerine (…) güvenilir bir hükümetin biran önce kurulması gerekiyor” denilerek Refah-Yol hükümetine karşı olan tavırlarını fütursuzca ortaya koyuyordu.

EĞİTİME BÜYÜK DARBE VURULDU
İmam hatiplerin önünü kesmek için 28 Şubat kararlarıyla kesintisiz eğitim 8 yıllığa çıkarıldı. Ancak bu uygulamayla tüm meslek liseleri de nasibini aldı. Nitelikli iş gücünün oluşturulmasına büyük bir darbe vuran bu uygulama 2012’de başlayan 4+4+4 eğitim sistemiyle giderilmeye çalışıldı. Ancak hâlâ mesleki eğitime vurulan darbenin etkileri görülüyor. 8 yıllık kesintisiz zorunlu eğitimle meslek liseleri ve İmam hatip liselerine kendi alanlarında üniversite okuma zorunluluğu getirildi, aksi halde kat sayı uygulamasıyla puanları düşürüldü. Binlerce İmam hatip ve meslek lisesi öğrencilerine getirilen 8 yıllık zorunlu uygulamayla eğitime büyük darbe vuruldu.

FETÖ, 15 TEMMUZ DARBE GİRİŞİMİNE 28 ŞUBAT’TAN BERİ HAZIRLANIYORDU
28 Şubat sürecinde FETÖ elebaşının darbe yanlısı verdiği demeçler hala hafızalarda yer alıyor. 28 Şubat kararlarıyla ilgili olarak FETO, darbecileri şöyle savunmuştu:
“Milli Güvenlik Kurulu; kanunları, parlamentoyu, anayasayı aşarak kendi kendine o konuma yükselmemiş, oraya gelip oturmamış ve millete karar yağdırmıyor, anayasal bir müessesedir. Anayasal bir müessese, anayasanın getirdiği yerde kendi konumunun gerektirdiği şeyleri yerine getirmeyi düşünür. Mesela şimdi onlar da şöyle düşünüyorlarsa ‘Biz burada milli güvenlik, milletimizin güvenliği şayet koruma mevkisinde bulunuyorsak ister gerçekten öyle olsun isterse bizim içtihatlarımıza göre algılarımıza göre. Şu gelişmeler de rejim için şayet birer tehlikeyse bizim sorumluluğumuz altındadır bunlara müdahale etmek. Müdahale etmediğimiz zaman tarih önünde suçlu oluruz.’ mülahazasıyla hareket ediyorlarsa meseleyi böyle algılıyorlarsa bana göre onlar masumdurlar.”

O dönem gazetelere verdiği demeçlerle FETÖ lideri Fetullah Gülen, Refah-yol hükümetinin emaneti iade edip çekilme çağrılarında bulundu. Darbe yanlısı tavrını, Zaman gazetesinin tankların Sincan’dan yürütülmesini “Tank heyecanı” ile manşetine taşımasından görebiliyoruz. Refah-yol hükümetinin düşürülmesini de “Hayırlı olsun” manşetiyle ortaya koyacaktı. Üniversitelerde yaşanan başörtüsü haksızlığını da, “başörtüsü fürüattandır” açıklamasıyla genç kızlarımızın başlarını açmalarını salık vererek amacı için her şeyi feda edebileceğini gözler önüne serdi. Ordu, yargı, bürokrasi ve devletin diğer bütün birimlerinden “irtica”, “şeriat” adı altında fişlenerek görevden atılmasıyla boşalan yerlere FETÖ kendi kripto üyelerini yerleştirmeyi hedefledi. 28 Şubat darbesiyle FETÖ’nün özellikle orduya sızmak için büyük bir fırsat yakaladığını ve bunu yaşanan 15 Temmuz hain darbe teşebbüsüyle anlayacaktık. Nitekim ordu içinde yuvalanmış FETÖ üyeleri 15 Temmuz 2016’da Pensilvanya’dan aldıkları emirle savaş uçakları, helicopter ve tanklarla hain darbe girişiminde bulundu. Darbe hazırlıklarına 28 Şubat sürecinden beri hazırlandıklarını, ülke içindeki devlet kurumlarında hücre örgütlenmesiyle ve uluslararası örgütlerle kurdukları ilişkilerle öğrendik. Hain darbe teşebbüsünde 117 sivil, 62 polis, 5 asker hayatını kaybetmiş ve 1491 kişi de yaralanmıştı.

aksam.com.tr

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir