Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Çarşamba, Eylül 16, 2020

Suudi Yönetimi Kompliman Yapıyor

MUSTAFA ÖZCAN:

Türkiye Krizi Nasıl İdare Etti

Baştan beri Türkiye’nin, Kaşıkçı cinayetinde kriz idaresini iyi yönettiği söylendi. Resmi sıfata haiz yetkililer çok az konuştular. Sözgelimi Cumhurbaşkanı Erdoğan bu meselede önceleri oldukça ketum davrandı, lakin olayın aydınlanması uzadıkça, zamana yayıldıkça sinirler gerildi ve yetkili ağızlardan daha yüksek dozda eleştiriler ve somut talepler gelmeye başladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan sadet dışına çıkmadı. Böylece bir şekilde kriz, iki taraf arasında kontrol altına alındı. Bununla birlikte Türkiye somut delillere ulaştıkça veya işin uzaması yüzünden asabileştikçe Suudi Arabistan’ın Türkiye’yi ve krizi kontrol altında tutmak için kompliman ve markajları arttı. Bir taraftan Türkiye ile temas trafiğini sürdürürken diğer taraftan da zaman kazanmaya ve meselenin üzerine örtmeye yani delil karartmaya çalışıyordu. Buna karşılık da Türkiye elindeki belgeleri veya kayıtları yerli ve yabancı basına servis ederek Suudi Arabistan rejimini kuyruğundan yakalamış oldu. Bunun sonucunda Suudi Arabistan yönetimi taksitli bir biçimde olayı ikrar etmeye başladı. 15 kişiye ilave olarak 18 kişinin tutuklandığı söylendi.  Türkiye de kriz üçüncü haftasını devrederken Riyad’dan Türk işbirlikçi ile birlikte faillerin kimliklerini açıklamasını istedi ve ayrıca yargılanmak üzere 18 kişiyi kendisine teslim etmesini talep etti.

Somut olarak 11 Eylül meselesinde de Suudi Arabistan uyruklu 15 kişi olaya dâhil olmuştu. 2 Ekim 2018 tarihli Kaşıkçı’nın ortadan kaldırılması olayına da 15 kişi katılmıştı. Başlangıçta Suudi Arabistan makamları Türkiye ile işbirliği yapmaktan imtina ettiler. 11 Ekim tarihinde Suudi Arabistan’dan, Halit Faysal liderliğinde bir heyet müzakereler için Türkiye’ye damladı ve New York Times gazetesinin bu yöndeki haberine göre pazarlık arayan heyet ülkesine elleri boş döndü. Türkiye siyasi rüşvete tevessül etmiyordu. Bununla birlikte bu ziyaret temas kapsını açtı ve 14 Ekim tarihinde baba Kral Selman Bin Abdülaziz telefonla Erdoğan’ı arayarak ortak çalışma grubu kurulmasından dolayı şükranlarını iletti ve akılda kaldığı şekilde şunları söyledi: “İki ülke ilişkilerinin ve dostluğumuzun metanetini kimse bozamaz.”

Bu telefon trafiğinden sonra yerinde sayan süreç hızlandı ve 15 Ekim tarihinde cinayeti soruşturmakla mükellef Türk yetkililer önce konsolosluğa ardından iki gün sonra da (17 Ekim) Türkiye’yi terk eden Konsolos Muhammed el Uteybi’nin konutuna girerek araştırma yaptılar. Daha sonra araştırmalar derinleşti. Bu araştırmalarda bazı kanıtlara ulaşıldığı söylendi. Nitekim ses kayıtlarının dışında Cumhurbaşkanı 26 Ekim tarihinde, ellerinde yeni belge ve bulguların veya delillerin olduğunu açıkladı. Belki de bunlar tahkikat esnasında ele geçirilen bazı yeni bulgulara işaret ediyor. Olaydan 18 gün sonra yani 20 Ekim tarihinde Suud Başsavcısı Suud el Muceb, Cemal Kaşıkçı’nın konsolosluk içinde öldürüldüğünü kabul etti ve bu bilgiyi kamuoyu ile paylaştı. Böylece Suudi Arabistan soruşturma konusunda büyük bir eşiği aşmış oldu. Geride pürüz olarak olayın nasıl gerçekleştiği ve naaşın nereye gömüldüğü meselesi kaldı.

Suud makamları 13 gün boyunca Türk ekibine arama izni vermeyerek ipe un sermişler ve oyalamışlardı. Suskunluğa gömülmüşler, tercih etmişlerdi. Suud el Muceb’in resmi ikrarına kadar Suudi makamlarının dile getirdikleri rivayet veya anlatım biçimi Cemal Kaşıkçı’nın konsolosluğa girdikten sonra çıktığı ve kaybolduğu, sırra kadem bastığı yönündeydi. Daha sonra bu rivayeti inandırıcı kılmak için kamuflaj uyguladıkları ve Cemal Kaşıkçı’nın yerine Mustafa Muhammed Medeni ismindeki birisini dublör (bedil) olarak geçirdikleri anlaşıldı. Dublör meselesiyle olay sonrası konsolosluk dışında bekleyen Kaşıkçı’nın nişanlısı Hatice Cengiz’i atlatma çabaları birbirini tamamlıyor. Bütün bunlar Türkiye’nin tezini güçlendiriyordu.

Türkiye’nin Talepleri

Türkiye, cinayetin kasıtlı ve önceden tasarlanmış olduğunu ve vahşi bir biçimde icra dildiği tezini savunuyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan da 23 Ekim tarihli Salı konuşmasında cinayetin ön tertibatı için Suudi Arabistanlı heyetlerin İstanbul içlerinde keşif gezileri ve çalışmaları tertip ettiklerini anlattı. Erdoğan, Salı konuşmasında 6 kilit soru ortaya atmıştır:

1-Olayla ilişkili vasıflara sahip 15 kişi cinayet günü niçin İstanbul’da toplanmıştır?

2-Kimden emir alarak oraya gelmişlerdir?

3-Başkonsolosluk binası niçin hemen değil de günler sonra incelemeye açılmıştır?

4-Cinayet açıkça ortadayken onca tutarsız açıklama niçin yapılmıştır?

5-Öldürüldüğü resmen kabul edilen bir kişinin cesedi niçin hâlâ ortada yok?

6-Cesedin yerli işbirlikçiye verildiği ifadesi doğruysa bu yerli işbirlikçiyi açıklamaya mecbursun.

Abdülkadir Selvi’nin köşesinde paylaştığı bir bilgiye göre de 28 Eylül’de yaptığı konsolosluk ziyaretinden sonra konsolosluk yetkilileri, Londra’da geçirdiği hafta sonunda kendisini arayarak evraklarının tamam olduğunu ve 2 Ekim Salı günü randevusuna gelip gelmeyeceğini merak ediyor ve soruyorlar. Bu, Cemal Kaşıkçı’yı işkillendiriyor, hayrete gark ediyor. Demek ki işi şansa bırakmak istemiyorlar. Suudi Arabistan, uluslararası beklenti ve tepkileri hafifletmek ve yatıştırmak için gerçekleri taksitle paylaşıyor ve ikrar ediyordu. Suudi Arabistan Başsavcısı Suud Muceb, “Kardeş Türkiye ve Suudi Arabistan arasında kurulan ortak çalışma grubu aracılığıyla kardeş Türkiye’den gelen bilgiler, Kaşıkçı davasındaki şüphelilerin cinayeti önceden planladığını gösteriyor” ifadesini kullandı. Bu ikrarnamelerle birlikte Suudi Arabistan giderek Türk rivayetine (narrative) daha fazla yaklaşmaktaydı.

Önce konsolosluktan çıktığını söylüyorlardı. Ardından öldüğünü kabul ettiler. Ölümünü ise önce arbede (şicar) olarak açıkladılar ardından boğulma olarak tadil ettiler. Bağırmasını engellemek için ağzını kaypatırken boğulup gitmişti. Neredeyse kendi kendini öldürdüğünü söyleyeceklerdi. En son olarak da ölümünde kasıt olduğunu ilan ediyorlardı. Daha önce kasıtlı olmadığını söylerken; dönmeye ikna etmeye çalışırken, kargaşa çıktığını ve karşılıklı sürtüşme ve itiş kakış anında maktulün son nefesini teslim ettiğini iddia ediyorlardı. ‘Çevir kazı yanmasın’ misali hesaptan kaçmak için sürekli rivayeti top gibi çeviriyorlardı.

Bununla birlikte Suud Mucep, cinayette kasıt olduğunu söylüyordu. Ayrıca bazı haber kaynaklarına göre Suud Dışişleri Bakanlığı, bu sözü geri çekmişti.  Sadece taksitle açıklama yapmıyorlar aynı zamanda bir adım ileri, iki adım geri atıyorlardı. Bu kasıt ikrarından sonra geriye kadavranın veya cesedin nerede saklandığı veya nereye atıldığı/gömüldüğü bilgisini paylaşmak kalıyordu. Bir türlü de bu noktaya yani sadede gelmiyorlardı. Cinayeti vahşi bir biçimde işlediler veya kimyasal maddelerle birlikte erittilerse bunu itiraf etmek etki katsayısı nedeniyle öldürmeyi itiraf etmekten tabii ki daha zor olacaktır. Zira dünya kamuoyunun tarassudu altındalar ve onun ötesinde işkence ve vahşi eylem biçimi dünyanın infial düzeyini de artırabilir.

Türkiye’nin elindeki belgeler ve bulgular soruşturmayı zamana yayma çabası dışında Suudi Arabistan’ın manevra alanını kapatıyordu. Kimileri bunların istihbari faaliyetler sonucu elde edildiğini söyleyebilir. Bir anda bunun doğru olduğunu farz etsek bile dinleme olmasaydı belki de olay örtbas edilip gidecekti. Kaldı ki Türkiye eldeki bilgiler istihbari yöntemlerle bile elde edilmiş olsun, ek çaba ve tahkikatla birlikte alanda da bunları teyit etmeye çalışmıştır. İkinci olarak burada diplomatik bir dinleme skandalı olduğunu farz etsek bile Suudi makamları hem Türkiye topraklarında bu tür hunharca cinayet işliyor hem de de naaşın kaybedilmesi için yerli bir işbirlikçi ile anlaşıyorlar. Özürleri kabahatlerinden büyük. Bu gerçeğin izini küllemek için olsa bile yerli işbirlikçi kullanılması, konsolosluğun görevleriyle bağdaşmayan hususlar arasındadır.

Kral Selman’ın aramasından 9-10 gün sonra kimi iddialara göre Ürdün Kralı İkinci Abdullah’ın devreye girmesiyle, tavassutuyla Cumhurbaşkanı Erdoğan ile telefon teması kuran Veliaht Muhammed Bin Selman, öncesinde Arap Davos’u olarak anılan toplantıda da hem Katar hem de Türkiye’ye bol keseden kur yapmaya kalkışmıştır. Başta babası Kral Selman ile kendisi, Türkiye’de de Erdoğan oldukça ve kaldıkça iki ülke arasındaki iyi ilişkileri kimsenin bozamayacağını söylemiştir. Hâlbuki aylar öncesinde Mısır’da yaptığı bir konuşmasında şer üçgeninden bahsetmiş ve bununla İran, Türkiye ile Katar’ı kastettiği yorumları yapılmıştı. Şimdi ise belgelerin ve bilgilerin ışığında daha munis bir konuşma biçimini yeğlediği anlaşılıyor.

Canilerin Yargılanması

Türkiye bilgi paylaşsa da kimseyle belge paylaşmamıştır. Zira ABD gibi ülkeler meselenin, şantaj kısmıyla ilgileniyorlar. Onlara belge vermek şantajlarına katkı sunmak olurdu. Türkiye bundan imtina etmiştir. Trump açıktan bilgi değil belge istemişse de istediği belgeleri ele geçirememiştir. Bir ara belgelere veya kayıtlara şüphe düşürmeye çalışmışsa da bunun gerçekçi olmayacağını anlayarak başcasusu (CIA) Gina Haspel’i, Türkiye’ye göndermiş ve burada birinci elden kayıtları dinlemiş ve sonucunda olayın icra yekliyle ilgili bilgilere ikna ve tatmin olmuştur. Böylece belge verilmese bile bilgiler birinci elden Amerikalıları ulaştırılmıştır. Bunun sonucunda Trump hem de seçim baskısıyla bu işle ilgili tek kişinin talimat verebileceğini ve bunun da Muhammed bin Selman olduğuna değinmiştir. Böylece Amerikalılar da meselenin gerçeğine agâh olmuşlardır.  Türkiye canilerin veya şüphelilerin olay mahalli olarak Türkiye’de yargılanmasını istiyor ve bu yönüyle de zanlıların, Türkiye’ye teslimini istiyor.

Burada Türkiye’ye bazı eleştiriler yöneltiliyor. Bunlardan birisi de Konsolos Muhammed el Uteybi’nin kafesten uçmasına izin verilmesidir. Bu mesele tartışmalı kalsa bile sonuçta Türkiye,  Viyana Sözleşmesi’nin de amir hükmünce yargılamanın Türkiye’de yapılmasını istiyor. Bu, dünya kamuoyu için zanlıların Suudi Arabistan’da yargılanmalarından daha inandırıcı olacaktır. Üçüncü şık olarak da Mevlüt Çavuşoğlu teşekkül edecek uluslararası bir mahkemeye gerekli bilgi ve belgeleri temin edeceklerini, bununla birlikte böyle bir mahkeme kurulması için teklifte bulunmayacaklarını ama kendiliğinden oluşması halinde ise işbirliğinden kaçınmayacaklarını söylemiştir.

Krizin Siyasi Sonuçları Ne Olur?

Kimse sürecin nasıl sonlanacağını bilmiyor. Bununla birlikte bu olayın bölgedeki jeopolitik ve jeostratejik dengeleri değiştireceği varsayılıyor. Bu olayla birlikte kuyruğu kıstırılan Muhammed Bin Selman’ın bundan böyle mütehevvir ve pervasız politikalarından muvakkat bir süre de olsa terk edeceği varsayılıyor. Ayrıca huylu huyundan vazgeçmez diye de bir deyim vardır. Muhammed Bin Selman ve Muhammed Bin Zayed geçici olarak sinseler bile tehlike geçince karakterlerinin gereğini yapmaktan geri durmayacaklardır. Bu nedenle de bölgeyi zor bir süreç beklemektedir.

Gazi Dehman gibi bazı yazarlar, Kaşıkçı’nın öldürülmesinin yeni bir milat olduğunu ve Arap Baharı’nın ikinci aşamasını hayata geçireceğine inanmaktadır. Meysem Bahraviç gibi analizciler bu olayla birlikte bölgede siyasi sahnenin değişeceğini öngörüyorlar. Merzuk el Uteybi adındaki yorumcu ise bu olayın Suudi Arabistan için sonun başlangıcı olacağını tahmin etmektedir.

Bu noktada Muhammed bin Selman’ın günlerinin sayılı olduğuna kanaat getirenler var. Bu çerçevede Muhammed Bin Selman’ın yerine geçebilecek muhtemel veliaht adayları veya kral adayları gündemle getirilmektedir. Muhammed Bin Selman’ın yerine geçebilecek muhtemel adaylar arasında yeniden eski veliaht Muhammed Bin Nayif da gösteriliyor. Bir diğer aday ise Muhammed Bin Selman’ın küçük kardeşi ve merkeze çağrılan Washington Büyükelçisi Halit Bin Selman.

Ahmet Bin Abdulaziz, Mukrin Abdulaziz gibi isimler de tedavülde olan diğer isimler. Türki Bin Faysal ise böyle bir değişimin olmayacağını, Suudi Arabistan’ın ülke ve halk olarak Muhammed Bin Selman ile kenetleneceğini, yoluna devam edeceğini söylemektedir. Zaman aynasında değerlendirmelerin sağlaması ortaya çıkacaktır. Bununla birlikte bir değişimin ABD’nin onayından geçmesi gerektiği söylendiği gibi karmaşa ortamında Veliaht Muhammed Bin Selman’ın gitmesinin de kalmasının da zorlukları var. Kimsenin onu yerinden ırgalayamayacağı söyleniyor. Lakin bunun Suudi Arabistan’a bedeli ne olur? Bu da ayrı bir bahis!

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir