Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Salı, Aralık 1, 2020

İnsan Olmadan Dindar Genç Olmak

İmam hatip, ilahiyat nesli ve dindar gençlik üzerine bunca edebiyat yapıyoruz ama çağımızdaki asıl meseleyi gözden kaçırıyoruz galiba! Hakikatli genç/insan olmadan dindar genç/insan olmak ne kadar mümkündür acaba? Veya modernliğin sadece bizlerin inanç ve fikir dünyamızı değil, daha kökten insanî fıtratımızı tahrif ettiğinin ne kadar farkındayız mesela?

Modern dünyada genç olmanın meseleleri gündem olunca ilk akla gelen, geleneğimizdeki bazı klasik eserlerden, Müslüman mütefekkirlerden hareketle bir nasihatname kaleme almak, bunu tarihimizden misallerle süslemek ve akabinde de aynı gençlere modern dünyanın verili makamlarını ideal olarak göstermek. Bu minval üzere bir yazı kaleme alırsam tekrara düşeceğim hissine kapıldım. Zira bunun o kadar çok misali vardı ve gençler bu sözleri o kadar çok dinlemişti ki içimden bir ses, “bu yazıdan birkaç cümle okuyan genç ‘tamam tamam biliyoruz’ diyerek sayfayı çevirir” diye fısıldadı. O zaman “ne yazmalıyım” derken daha önce okumuş olduğum modern dönemde kaleme alınmış Batılı fikir adamlarının birkaç eserine tekrar göz attım. Önce şunu düşündüm; imam hatip, ilahiyat nesli ve dindar gençlik üzerine bunca edebiyat yapıyoruz ama çağımızdaki asıl meseleyi gözden kaçırıyoruz galiba! Hakikatli genç/insan olmadan dindar genç/insan olmak ne kadar mümkündür acaba? Veya modernliğin sadece bizlerin inanç ve fikir dünyamızı değil, daha kökten insanî fıtratımızı tahrif ettiğinin ne kadar farkındayız mesela? Bu bağlamda şair Thomas Stearns Eliot’ın şu ifadeleri dikkate değer: “Çağımızın derdi Tanrı ve insan hakkında atalarımızın inandıkları şeylere inanmamak değil sadece ama Tanrı ve insan konusunda onlar gibi hissedememektir…” Zira modern dönemde biz, yalnız dinimizi/inancımızı değil inanma organlarımızı ve dindarlık kabiliyetimizi de tahrife uğratıyor veya kaybediyoruz.

“Gerçek Yaşam”

Müslüman olmamız hasebiyle hakikatin hem Kitabî hem de tarihi tecrübesinin varisiyiz. Hâlihazırda bu miras sebebiyle sahip olduğumuz eşsiz nimete rağmen bu istikamette karşımıza çıkan, sahih bir insan/Müslüman hayatının tehditlerini teşhis ve tedavi konusunda yetersiz kalıyoruz. Zira insana ve tabiata ne’ttiğini ve etmekte olduğunu fark edecek kadar modernliği tanımıyoruz. Bu sebeple yaşadığımız hayatla itikat ve ideallerimiz arasında sıhhatli bağlar kurmakta zorlanıyoruz. Doğrusu şahsen, modernliğin tuzaklarına dair fark ettiklerimin çoğunu yine bu batıl kültürü üretenler arasından çıkan cins kafalar vesilesiyle fark ettiğimi itiraf etmeliyim. Dolayısıyla dindar gençlikten evvel hakiki bir gençlik hayatının modern dönemdeki imkân ve tehditlerinden bahsederken aklıma gelen birkaç Batılı isim ve onların eserlerine müracaat edeceğim. Bu isimlerden biri, Fransız düşünür, akademisyen ve aktivist Alain Badiou ve onun Türkçeye Gerçek Yaşam ismiyle tercüme edilen eseri. Düşüncelerini, gençleri yoldan çıkarma suçlamasıyla idam edilen Sokrates’ten hareketle dile getiren yazar, hakikatli bir genç hayatını tehdit eden başlıca iki husustan bahseder:

Bu tehditlerden ilki, geçmişi ve geleceği veya kendi ifademizle söyleyecek olursak “nereden geldiğini ve nereye gitmekte olduğunu” hesaba katmadan günübirlik, anlık bir hayata, bedeni hazlara, geçici bir aşk serüvenine, oyun ve eğlenceye duyulan tutkudur. Elbette bir gencin hayatında bahsi geçen unsurların yeri bütünüyle inkâr edilemez fakat bütün bunlar hayatın hâkim unsuru haline geldiğinde istikbal silikleşir, hayat muğlaklaşır ve nihayetinde varılacak menzil anlamsızlık ve amaçsızlıktan, bunalımdan ve nihilizmden başkası olmayacaktır. Bu durumda hayat dediğimiz şey parça parça yaşanmışlıkların, bazen çok iyi bazen de berbat anların toplamı olan tecrübelerin anlamsız ve bütünlükten mahrum bir toplamı olacaktır. Pek tabii ki şu halde hakikatli bir yaşamdan bahsedilemez. Platon’un da ifade ettiği gibi böyle darmadağın bir yaşam, sahih bir hayat fikrini parçalar. Bu durum ise bir nevi ölümdür aslında. Öyleyse yapılması gereken genç hayatında mündemiç olan bu ölümcül kuvvenin görmezden gelinmesi veya inkârı değil, farkına varılması ve aşılmasıdır. Badiou’ya göre, hakikî bir genç hayatının önündeki ikinci tehdit ise görünürde ilkinin tersine benzemektedir: Başarı tutkusu, zenginlik, güçlü ve güvence altına alınmış bir gelecek, kariyer ülküsünün ön plana alındığı projelendirilmiş bir yaşamdır. Bu anlayışta, anlık yaşamdaki kendini tüketip harcama yerine, mevcut toplamsal düzende kendine iyi ve güvenli bir yer temin etme, geleceğini garanti altına alma fikri hâkimdir. Şu halde yaşam kariyer, makam, mevki ve ekonomik güvenceye sahip olmak için uygulanacak yöntemlerin, çalışmaların ve kurnazlıkların toplamına dönüşür. Bunun bedeli ise yürüklükte olan düzeni yeterince sorgulamaksızın ona itaat etmek, onun işleyişine omuz vererek edindiğin yer karşılığında varoluş sıhhatini feda ederek düzeni tahkim etmek olacaktır. Daha anaokulundan itibaren bir proje olarak eğitime tabi tutularak, titizlikle seçilmiş iyi okullarda, planlanmış bir geleceği gerçekleştirmek üzere yaşanan bir hayattır bahsettiğimiz. Bu yolda teşvik ve rehbere ihtiyaç duyulduğunda müracaat edilecek mürşitler, yaşam/eğitim koçları ve kişisel gelişim uzmanlarıdır. Nihayetinde yüksek siyasi bürokratik makam ve mevkiler, yönetim kurulları, finans kurumları, uluslararası şirketler, mühendislik firmalarında vs. yer edinmiş ve iyi bir kariyer ve gelire kavuşmuşsanız, kendinizi gerçekleştirmiş başarılı insanlardan sayılırsınız. Badiou, gençlikte insanların genellikle bazen birbiriyle geçişen, bazen zıtlaşan bu iki tarz yönelimin tuzağına düştükleri kanaatindedir. Bunlar bir bakıma hayatı mahvetme ve inşa etme tutkusu gibi görünmektedir. Fakat nihayetinde her ikisi de genci sahte bir yaşama mahkûm etmektedir. Nihayetinde kişi ya nihilizmin sahillerine savrulur ya da yürürlükte olan sistemin kölesi olur. Demek ki hazza dayalı günübirlik bir yaşam gibi zıttı görünen temelde başarı ve kariyere odaklanmış bir yaşam fikri de hakiki bir gençlik hayatının tuzaklarıdır.

Günümüzde yerkürenin hemen her köşesinde her geçen gün etkinliğini biraz daha tahkim eden ve hayatımızı sahteliğe mahkûm eden modern kültürün 16. ve 17. yüzyıllardan başlayan en az dört beş yüzyıllık bir tarihi güzergâhı vardır. Batı’da Rönesans, Reform ile başlayan Aydınlanma Felsefesi, Fransız İhtilâli ve Sanayi Devrimi ile devam eden ve nihayetinde modernlik dediğimiz süreçte belki de tarihte ilk defa insan, kendisini aşan her türlü akıl ve tabiatüstü dini/manevî otoriteyi, haddi-hududu reddetmiş, merkezde insanın olduğu (antroposentrik) bir anlayış türetmiştir. İnsan kendisini, hakikatin ölçüsü kılarak deyim yerindeyse adeta bir tanrı olarak vehmetmiştir. İşte bu süreçte şekillenen modern hayatın ve kültürün felsefi/itikadî temeli “varlık maddeden ibarettir manası yok, insan bedenden ibarettir ruhu yok; hayat dünyadan ibarettir, ahireti yok” şeklinde özetlenebilir. Böylece varlık maddeye, insan bedene, hayat dünyaya indirgenince, dünya hayatı bedenî/nefsanî/şehevî arzuların tatmin yerinden ibaret bir tüketim ve eğlence sahasına dönüşecektir. Günümüzde modern kültürün felsefi/itikadi temeli görmezden gelinerek sonuçlarını, mesela Batı’nın kendi dini, itikadi ve tarihi tecrübesinin hasılası olan kültürü, bütün insanlığın ortak değerleri olarak sorgulamadan adeta kutsuyor ve gençlerimize, insanlarımıza bir ideal olarak takdim ediyoruz. Diğer yandan da ideal olarak gördüğümüz bu kültür, pek tabiî olarak gençlerimizin zihniyetini ve hayat felsefesini/tarzını, kendi beslendiği felsefi temelleri doğrultusunda dönüştürünce de hayrete düşüyoruz. Dindar gençlik idealimizi dillendirirken sonuçta deistik ve seküler bir yaşam tarzının yükselişine şahit olabiliyoruz.

“Gerçek Olmayan Gerçeklikler”

Bahsi geçen felsefi zemin üzerine kurulu modern kültürün insana verdiği şekli Frank Furedi, Schopenhauer’a atıfla “zihinsel ihtiyaçları olmayan insan” olarak tasvir eder. Bilhassa kapitalizm kolayca “oyun ve eğlence”ye dönüştürülebilen iletişim teknolojileri vasıtasıyla modern kültürün, sınır tanımadan yeryüzündeki hemen bütün toplumları kendi hakiki gelenek ve kültürlerinden kopararak sanal bir hayata mahkûm ettiği günümüzde, bu tasviri yadırgamıyoruz. Zira modern insanın hayatı, “gerçek olmayan gerçekliklerle” işgal edilmiştir. Yegâne faal unsurun duyu organları ve bedeni hazların olduğu bayağı bir hayattan bahsediyoruz.

Bu sebeple modern hayat bir yandan gençleri sınırsız gençliğe veya ergenliğe mahkûm ederek onların âkıl-baliğ olmalarına mani olurken diğer yandan da yetişkinleri çocuklaştırıyor. Kişisel gelişim uzmanlarından çoğu zaman işittiğimiz bir laf vardır: “İçinizdeki çocuğu öldürmeyin!” Hâlbuki yetişkin olmak için yapmamız gereken tam da budur, çocukça avuntuları aşmak. Badiou yetişkinlerin çocuklaştırılmasını ve gençlerin yetişkinliğine mani olunmasını kapitalist pazar düzeni ile de irtibatlandırır. Zira çağdaş düzen, mutluluk vaadiyle mümkün olduğunca çok eşya satın almaya teşvik eder ve bu duyguyu alabildiğine canlı tutmak için pek çok araç geliştirmiştir. Peki, ne satın alınacak? Hoşumuza giden ve var oluşumuz yerine sahip olduklarımızla başkalarına kendimizi göstereceğimiz kocaman oyuncaklar: Yeni ve pahalı arabalar, marka ayakkabılar, kocaman televizyonlar, akıllı telefonlar, lüks evler, tatiller… Bu manada gençle ergen arasında bir mahiyet farkı kalmamaktadır. Yetişkin yalnızca daha kocaman oyuncaklar satın alabilme imkânıyla ergenlerden ayrılır. Gençler ise bir yandan yetişkinlerin kendilerine temin ettiği oyuncaklarla eğlenip hayatlarını tüketmek suretiyle diğer yandan da daha kocaman oyuncakları elde edebilecekleri bir gelecek hayali ve idealiyle hayatlarını tüketmektedirler.

Geçen yüzyılda biri 1931’de Aldous Huxley (Cesur Yeni Dünya) diğeri 1949’da George Orwell (Bindokuzyüzseksendört) tarafından geleceğin dünyasına dair iki ütopik roman yazıldı. Bugün geldiğimiz noktada her iki romanın da modern kültürün geleceğiyle alakalı öngörülerinin isabetine dair güçlü işaretler, birçok felsefi, siyasi, dini çalışmada bu eserlere atıflarda bulunulmasına ve bunların çokça konuşulmasına vesile olmaktadır. Her iki yazarın kehanetleri, yöntemleri bakımından birbirinden ayrılsa da sonuçları itibarıyla birleşiyordu. Orwell, “Büyük Birader” (Big Brother) ile sembolize ettiği siyasi otorite, Huxley ise “Ford” olarak sembolize ettiği sermaye adına insanların hakikatlerinden koparılarak nesneleştirileceğini, adeta köleleştirileceğini öne sürmüştü. Yine her iki yazara göre de bu süreçte cehalet bilgi, savaş barış, tutsaklık özgürlükmüş gibi benimsetilecek, kimliklerinden ve tarihlerinden mahrum bırakılan insanlara varoluşsal kaygıları unutturulacak ve böylece deyim yerindeyse insanın akıl-baliğ olmasına mani olunacaktı.

Ancak bu sonuca ulaşmak için iki yazarın öngördüğü yöntemler birbirinden farklıydı. Meselâ, Orwell’e göre insanlar, dışarıdan ağır bir siyasi baskı, zulüm ve kontrol mekanizması aracılığıyla boyun eğdirileceklerdir. Huxley’e göre ise siyasi baskıyı temsil eden “Big Brother”e gerek kalmayacak; zira insanlar süreç içinde, düşünme yeteneklerini dumûra uğratan, kendilerini esir eden teknolojilerden hoşlanmaya ve bu kültürü yüceltmeye başlayacaklardır. Bu sürecin en büyük tehdidi kitaplardı, bu sebeple insanın kitapla irtibatının koparılması ve deyim yerindeyse ayağının yerden kesilmesi gerekiyordu. Orwell kitapların yasaklanmasından korkarken Huxley insanlarda kitap okuma ihtiyacının varoluşsal kaynağı kurutulacağından, insanların zaten kitaba ihtiyaç duymayacağını öngörüyordu. Zira televizyon, bilgisayar gibi iletişim teknolojileri kitabı yasaklamaz, ona karşı gelmez ama sadece onun yerini alır. Yine Orwell insanın bilgisiz bırakılacağından, hakikatin gizleneceğinden endişe ederken, Huxley bilgi yağmuru altında şaşırmış ve pasifleşmiş insanın, umursamazlık ummanında boğulacağı öngörüsünde bulunuyordu. Zira iletişim aygıtları bizim bilgi elde etme imkânımızı kısıtlamaz tam aksine genişletir. Ancak mana ve zeminden yoksun bilgi furyası da en az cahillik kadar, hatta sahibine vehmettiği kibir sebebiyle cahillikten daha büyük bir sorundur.

“Çözüm Nedir?”

Çağımızda kitlelerin arz ettiği manzara, Huxley’i ziyadesiyle haklı çıkarmışa benziyor. Öyle görünüyor ki bugün kitlelerin arz ettiği manzara, insanı sermayeye köle eden Huxley’in yöntemini akla getirmekle birlikte, onun yönteminin etkisiz ve yetersiz kaldığı müstesna kişiler ve durumlar söz konusu olduğunda sermayenin hedefleri doğrultusunda Orwell’in büroktatik baskı yöntemi devreye sokularak hedeflenen sonuca doğru yol alınmaktadır. Müslüman bir millet olarak bizler, siyasi baskı ve müdahalelere yani Orwell’ci bürokrasiye karşı öyle ya da böyle bir varlık gösterebildik fakat yücelttiğimiz Huxley’ci teknokrasiye adeta gönüllü olarak teslim olduk. Bunun temel sebebi, teknolojinin ya da teknopolinin mahiyetini, modern değerlerin ve kültürün itikadî, tarihî, ideolojik ve zihnî temellerini teşhis etmekteki zaafımızdır. Elbette bu minval üzere daha birçok şey yazılabilir. “Peki, çözüm nedir?” dediğinizi duyar gibiyim. Derdimizi doğru teşhis etmenin tedavinin yarısından ziyadesi olduğu kanaatindeyim. Hâlihazırda aynıyla eski hale dönüş de muhal görünüyor. Yaşadığımız modern vasatı dikkate alarak hakikatli genç/insan olmanın yeni formlarını bulmak zorundayız. Bunun için hem insanı hem tarihi mirasımızı hem de yaşadığımız dünyayı iyi tanımak zorundayız.

Şu da sorulabilir; Müslüman olduktan sonra hakikatli genç/insan olmanın ne önemi var? Bilakis Müslüman olduktan sonra hakikatli genç/insan olmanın daha da önemli olduğu kanaatindeyim. Zira dinimizde hakikatli insan -buna insanı kâmil de denilebilir- olmanın bir ifadesi olan ihsan, en yüksek mertebedir. Hatta gencin veya insanın hakikatli olmasının ancak Müslüman olmakla mümkün olabileceğine kaniyim. Öte yandan hakikatli insan olmadan hakikatli Müslüman olunamayacağı da aşikârdır. Biz bugün sanki bir taraftan hakikatli insan olmanın önündeki engelleri terviç ve tahkim ederken diğer yandan da dindar gençlik beklentisi içinde olmak gibi bir paradoksu yaşıyoruz.

Kaynakça
Alain Badiou, Gerçek Yaşam, Geçliği Yoldan Çıkarmaya Yönelik Bir Çağrı, çev. Işık Ergüden, İstanbul: 2017.
Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya, çev. Ümit Tosun, İstanbul 2000.
Eliot, T. S., “Şiirin sosyal görevi”, Edebiyat Üzerine Düşünceler, çev. S. Kantarcıoğlu, Ankara: 1990.
Frank Furedi, Nereye Gitti Bu Entellektüeller, çev. Erkan Koca, Ankara: 2010.
George Orwell, Bindokuzyüzseksendört, çev. Haldun Derin, Ankara 1985.
Neil Postman, Teknopoli, çev. Mustafa Emre Yılmaz, İstanbul: 2006.
Neil Postman, Televizyon Öldüren Eğlence, trc. Osman Akınhay, İstanbul: 2010.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir