Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Cuma, Aralık 4, 2020

Dalkavukların İpiyle Kuyuya İnilmez

FİKRİ AKYÜZ:

Bir süredir ekranlardan uzak duran gazeteci Fikri Akyüz önemli açıklamalarla geri döndü. Bir internet sitesine verdiği mülakatta günlük siyasi değerlendirmelerde bulunan Akyüz, “AK Parti’nin mutlak surette fabrika ayarlarına dönmesi gerekiyor” derken yerel seçimlere ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulundu.

Sizce Ak Parti’de bir takım şeyler değişti mi? Sorun olarak gördüğünüz noktalar nedir? Öyleyse ne yapması gerek…

Ben önceki yazılarımda da belirttiğim gibi hep şunu söyler ve yazarım: Ak Parti’nin mutlak surette fabrika ayarlarına dönmesi gerek. Ak Parti içerisinde bazı devşirmeler zuhur etti. Bu kişilerin gayri samimi olduklarını söylemeye lüzum bile yok. Bunlara AKP’li deniliyor ki ben de öyle düşünüyorum. Oysa Ak Parti çok önemli bir sosyolojik tabana oturan önemli bir siyasi harekettir. Bu anlamda ilk 11-12 yıl gerek ekonomi gerekse diğer alanlarda her şey çok iyi gitti. Öte yandan bu devşirmeler ile devşirme olmayıp devşirmeler gibi yalakalık yapmayı marifet addedenlerin yanlış yönlendirmesi sebebiyle son birkaç yıldır aksaklıklar baş göstermeye başladı.

Olayın siyasi ve sosyolojik tarafı bir yana ben biraz da psikolojik tarafını irdelemek istiyorum. Cumhurbaşkanımızın etrafında bir takım etkin kişiler vardı. Aşağıda da FETÖ’den bazı etkin kişiler vardı. FETÖ malum, bir ihanet içerisine girdi. Ak Parti’nin kurucusu olan etkin bazı Bakanlar da maalesef Cumhurbaşkanımızı da yıllardır savunduğu değerleri de satıp gittiler. Böyle olunca Cumhurbaşkanımızda şöyle bir düşünce oluştu: “Ben bazı kişilere güveniyordum; ama beni sattılar. Ben artık fikriyatıma, bana ve partime tam sadık kişilerle çalışmak istiyorum.”

Elbette sadakat önemlidir; ama liyakat da önemlidir. Önceden liyakat sahibi kişiler parti vitrininde görev alırdı; ama şimdi kendisini sadık olarak nitelendiren kimseler var ki liyakat yerlerde dolaşıyor. İşleri güçleri dalkavukluk. Sadık mı, evet. Layık mı, hayır değil. Peki ikisi bir arada olan insan profili bu memlekette yok mu? Var.

Peki siyasetçinin görevi icat yapmak mi keşif yapmak mı? Siyasetçi, icat çıkaran yani mucit değil; keşfeden yani kaşif olan, olması gereken kişidir. Memleketimizde son derece liyakat sahibi, ahlakla donanmış ve davasına sadık kişiler var.

Özal 1983’te iktidara geldiğinde o zamanki şartlarda bir takım isimler buldu getirdi. Bunlardan birisi örneğin Adnan Kahveci idi. Ben son yıllardaki aksaklıkların temelinde bu sorunları görüyorum.

Kadroların yeniden tesisi, temini, tadili, inşası konusunda kahir ekseriyetin düşünceleri olumsuz. Öte taraftan nokta atışı yapılan birkaç nokta var ki buralarda düzelme emareleri görüyorum. Bu birkaç ay içerisinde belli olur. Eğer bu Yerel Seçimlerde kadrolar iyi bir şekilde ortaya konulmaz ve liyakate önem verilmezse çok büyük bir mağlubiyet görüyorum. Dar kapsamlı görüşmelerde birçok kişinin, kadroların yetersizliği konusunda müşteki olduğunu görüyoruz.

 Sizce özellikle medyamızda bir aydın krizi söz konusu mu? Özellikle bazı tipolojiler çok eleştiriliyor siz nasıl yaklaşıyorsunuz?

Son 30 yıldır düzenli gazete okuyan ve son 90 yılın yayınlanmış gazetelerini de araştırıp okumaya çalışan biri olarak çok net ifade ediyorum ki; Tanzimat, Meşrutiyet, tek parti dönemi de dahil olmak üzere Türk medyası, birkaç istisna hariç hiç bu kadar zelil ve sefil bir hale düşmemişti. Entelektüel çap maalesef yerlerde sürünüyor. O dönemin muhalifi de muvafıkı da, İslamcısı da komünisti de Turancısı da Kemalisti de en azından entelektüeldi. Sırayla gidersek, Necip Fazıl, Şevket Süreyya Aydemir, Nihal Atsız, Falih Rıfkı Atay gibi..

Süleyman Demirel’in meşhur bir sözü vardır: “Dün dündür, bugün bugündür.” Bunu dahi aşmış adamlar var bugün, yarım saat önce yazdığını inkar eden adamlardan söz ediyoruz. Hadi bunu strateji gereği yaptı diyelim. Ama yüzü kızarmayan, utanmayan bir güruh oldukları için “Acaba bana ne derler” düşüncesi bir adamda yoksa o kişi Allah’tan korkmaz, kuldan da utanmaz demektir. Yani beş para etmez birisi demektir.

Bugün Cumhurbaşkanımızın uçağına binen bazı gazeteciler mecazen bile değil tam anlamıyla bel altı vuruyor. Bu partide Bülent Arınç’ı seversin sevmezsin benim de eleştirdiğim noktaları var ama o sözleri söyleyemezsin. Bilgi yok, belge yok, kaldı ki birisi için olsa bile ifşanın lüzumu da yok, çünkü bunun İslam’da yeri yok, kalkıyor “Ey Arınç, sen sekreterinle şöyle böyle yaptın.” Lakin utanmıyor söylerken, yüzü kızarmıyor. Peki bizler başörtüsüne hürriyet derken, başörtülü birinin edepsizliğine hürriyet mücadelesi mi yaptık da tüm başörtülülere parmak sallanmasına vesile oluyorsun?

Elbette bu tipler her zaman olmuştur. Ben buradan Cumhurbaşkanımıza istirham ediyorum; lütfen böyle tiplere iltifat etmesinler. Bu tipler başta İslam’a, sonra Türkiye’ye sonra Ak Parti’ye ve tabi ki Cumhurbaşkanımıza zarar veriyorlar.

Bunların ipiyle kuyuya inilmemelidir. Hani bir söz var; “Kuyu derin değil, ip kısa” diye. Türkiye’de münevverliğin, liyakatin, ahlakın belli bir seviyeye varması için kuyu derin değil aslında,  ip kısa.

İstisnalar hariç, siyasette, bürokraside, medyada maalesef ya adam yetişmiyor ya da yetişmiş insanların önü kesiliyor.  Kafasını hafif kaldıranların kellesini almaya yemin etmiş tipler ortalıkta dolaşmakla kalmıyor; ortalığı velveleye veriyor.

Biz sağlıklı bir demokrasiye Akit’ten gönderilen Mehtap Yılmaz ya da Halk TV’de bu toplumun muhafazakar değerleriyle alay eden Mine Kırıkkanat tipolojisindeki kişilerle mi varmış olacağız? “Bu iki kişiye bakarak niye genelleme yapıyorsun?” diyenler olabilir. Bu isimler bir prototiptir. Bu kişilerden biri uçağa bindi diye bel altı vurmaya hak kazandığını zannediyor. Diğeri ise, Halk TV’deki stüdyoda alkış alınca hakaret etmeyi kendinde vazife görüyor. Mühim olan tek başına edepsizlik yapan kişinin varlığı değildir; edepsizliğin alkışlanıyor olmasıdır.

Bu bahsettiğiniz Tipolojilerin topluma ve Türk medyasına etkisi nedir? Kalıcı olur mu?

Tansu Çiller zamanında Öncü diye bir gazete vardı. Öylesine pespaye yayınları vardı ki ikrah edersiniz. Öylesine müstekrehti.. Mesela hiç unutmam bir manşeti şöyleydi: “Eşkıya Ağar!” Tamamen ego tatmini için çıkarılmış bir gazeteydi. Ne o gazeteyi çıkaranlar ne de orada yayın yapanların esamisi okunmuyor şimdi.

Bugün de siyasi ikballeri için yayın yapan, maddi rant devşirmek için takla üstüne takla atan, köşe olmak için köşesinde tekerlek gibi dönüp duran tipler var ki onların da esamisi okunmayacaktır ileride.  Bunlar önceden de vardı; ama hiç böylesine zirve yapmamıştı.

Ben 2002’den beri yazıyorum. O günden bu yana mensubu olduğum sosyal ve siyasal tabanın uğradığı haksızlıklara karşı deve dişi gibi isimlerle mücadele etmek gibi bir vazifemin olduğuna inandım. Tansel Çölaşan, Sabih Kanadoğlu, Ömer Faruk Eminağaoğlu, Can Ataklı, Çetin Doğan, Yalçın Küçük gibi isimlere karşı, kısıtlanmış hatta ortadan kaldırılmış özgürlüklerin yeniden inşası için ekranlarda mücadele etmek kolay değildi. Bizim hedef kitlemizde bunun gibi  isimler vardı.

Ama bugün mensubu olmadığım siyasal ve sosyal tabanın uğradığı bazı haksızlıklara karşı da mücadele edilmesi gerektiğine inanıyorum.

Dolayısıyla iş öyle bir noktaya geldi ki ben içimizdeki devşirmelerle ve dalkavuklarla mücadele etmeye ahdettim. Eğer bu devşirmelerle ve dalkavuklarla mücadeleyi bırakmış olsaydım muhtemelen hala ekranlarda olmuş olacaktım.

Ekranda parti kapatma davası, başörtüsü davası gibi konularda karşıma geçip Sayın Cumhurbaşkanımıza ağzına geleni söyleyen isimlerin, hiçbir nedamet emaresi olmaksızın bugün bazı önemli mevkilerde olması, parti tabanında negatif bir durum olarak değerlendiriliyor.

Oysa bu partinin oturduğu sosyal dokunun, toplumsal zeminin tezahür ettiği isimler var. Bu davaya son derece mühim hizmetler yapmış ve liyakat sahibi kimseler var ki acilen, olması gereken yerlerde değerlendirilmeli diye düşünüyorum: Mesela Ali Babacan, mesela İdris Güllüce, mesela Mehmet Şimşek, mesela Ömer Dinçer, mesela Taner Yıldız gibi.

Bu isimler zor zamanların adamlarıdır. Sadakatse sadakat, liyakatse liyakat, tecrübe ise tecrübe.. Parti % 34’le iktidarda olmasına rağmen Türkiye’ye ilk 10 yıl içinde bir Türkiye daha katan kadrolardır bunlar.

Cumhur İttifak’ına nasıl yaklaşıyorsunuz? Bu ittifakın bozulmasının taraflara ne gibi etkisi olur?

24 Haziran’da yapılan Cumhur ittifakı iki tarafa da muazzam katkı sağlamıştır. Cumhurbaşkanımız %2 oy almamış olsaydı seçim ikinci tura kalırdı ve belki de Muharrem İnce Cumhurbaşkanı olacaktı. Ya da ittifak olmasaydı MHP kuvvetle muhtemel baraj altında kalırdı. Çünkü o süreçte AK Parti tabanında milliyetçi reflekse sahip kişiler nezdinde Devlet Bahçeli çok sevimli gelmişti. Oysa önceki seçimlerde Ak Parti tabanında hafif kırgın olan kişilerin gideceği mecra yoktu. MHP liderini antipatik bulurdu. Sayın Bahçeli sayın Erdoğan’a agresif laflar ettiğinde, Erdoğan’ı seven ama partisine hafif kırgın olan kitle buna rağmen MHP’ye oy vermiyordu. Oysa 24 Haziran seçimlerinde Cumhurbaşkanımıza rahatlıkla oy veren kesim, sıra Ak Parti’ye gelince tereddüt etmiş ve önemli bir miktar oy MHP’ye kaymıştı. Lakin ittifakın bozulmasıyla beraber  Cumhurbaşkanımıza MHP’den gelecek eleştiriyi hakaret olarak algılayacak bu kesim artık MHP’ye oy vermeyecektir. Öte taraftan Cumhurbaşkanının Kürt oyları için ittifakı bozduğu senaryolarına da katılmıyorum. Çünkü Kürt oylarını alayım derken milliyetçi oylarını kaybetme riski var. Bu ittifakın bozulmasında ise asıl kaybedecek olanın MHP olacağını düşünüyorum.

Ve Yerel Seçimler?

Yerel Seçimlerde Ak Parti’nin genel olarak oy kaybı yaşayacağını düşünüyorum. CHP İstanbul ve Ankara’da 1994 seçimlerinden bu yana ilk defa kazanma ihtimalini gördü. Bu seçimlerin kilit partisi İYİ Parti olacaktır. Bu partinin seçmeni kolaylıkla CHP’ye oy verebileceği gibi, CHP’den oy da alabilecektir. Yine bu partiye MHP’den oy kayarken bu partiden MHP’ye önemli oranda bir oy gitmeyeceğini düşünüyorum.

Bu sebeple geçtiğimiz seçimde %50 ile Ak Parti İstanbul’u kazanmışken bu kez %36 ile de kazanabilir. Yine özellikle CHP-MHP-İyi Parti seçmeni arasındaki bu yer değiştirmelerin bu seçimde çok fazla olacağını düşünüyorum. Bu bölünmeler ya da geçişkenlikler İzmir’de Ak Parti’nin kazanmasına bile yol açabilir. Tıpkı 1994’te solun 3 parçaya, merkez sağın 2 parçaya bölünmesi neticesinde Refah Partili adaylar Erdoğan ve Gökçek’in düşük bir oy oranıyla da olsa İstanbul’u ve Ankara’yı kazanmasında olduğu gibi. Özetle Ak Parti bu seçimde önemli oy kaybı yaşasa da hiç olmadığı kadar belediyeyi kazanma imkanına sahip.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir