Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Salı, Kasım 24, 2020

Birinci Dünya Savaşı’nın Bitişi ve Paris Barış Konferansı

ÖĞRETİM GÖREVLİSİ
GÜNEY FERHAT BATI

Birinci Dünya Savaşı sonunda gerçekleştirilen Paris Barış Konferansı her ne kadar ‘’Barış’’ kavramını muhteva etmiş olsa bile, aslında böyle olmadığı antlaşmanın ağır maddelerinden de anlaşılabiliyordu. Birinci Dünya Savaşı, Avrupa’da cereyan eden çeşitli olayla­r sonucunda tezahür etmişti. Fransız İhtilalı bunda önemli bir etken olmakla birlikte, ayrıca mil­liyetçilik sonrasında Ulus-Devlet sisteminin yaygınlaşması-kabul görmesi sonrasında devletler çıkarlarına göre hareket etmeyi tercih etti. Bu da Birinci Dünya Savaşı’na gidilen yolda inşa edilen en önemli yapı taşlarını oluşturmuştur. Bahsedi­len bu dönem Avrupa’da Alman üstünlüğünün olduğu 1871–1890 dönemi, Avrupa içinde dengenin sağlanmaya başlandığı 1890–1904 arası ve son kertede ise Birinci Dünya Harbi (1914) ile başlamıştır. Özellikle 15. ve 16. yüzyıllardan itibaren gelişen sömürgecilik hareketi kısa bir zaman zarfında büyük sömürge imparatorluklarının kurulmasına yol açtı. Büyük güçlerin sanayi devriminden sonra ekonomik yayılma tutkusu, dünyanın geri kalmış ülkeleri üzerinde şiddetli bir rekabetin ortaya çıkmasına sirayet etti. Dünyayı savaşa sürükleyen bu etkenlere, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren çeşitli faktörler eklendi. Bu faktörler; Kıta Avrupa’sında Almanya-Fransa rekabeti, Balkan jeopolitiğinde Rusya ile Avusturya-Macaristan çekişmesi, büyük güçler arasında bloklaşmalar, silahlanma yarışı, aşırı milliyetçilik ve dinsel-kültürel yayılma olarak vurgulanabilir.

Birinci Dünya Savaşı’nda hiçbir şey planlandığı gibi gitmediğinden, ulusların, kendilerini gözü kapalı felaketin içine attıkları – umutların boşluğu kadar – barış arayışının da yine boş ve verimsiz olması kaçınılmazdı. Savaşa katılan her ülke, bu savaşın kısa bir savaş olacağını tahmin etmişti. Aynı zamanda barış antlaşmasının şartlarının da, bütün Kıta Avrupa’sındaki anlaşmazlıkları sona erdirecek diplomatik bir kongre yoluyla kararlaştırılmasını istemişlerdi. Ne var ki verilen kayıplar dehşet verecek şekilde büyük boyutlara vardı. Hakeza bu kayıplar o kadar çoktu ki, artık Balkan jeopolitiğinde savaşı kim kazanacak, aynı şekilde zengin kömür (madeni) yatağı Alsace-Lorraine’nin kimin olacağı ve donanma yarışı vb gibi birçok siyasi sorunları/çatışmazlıkları unuttular bile. Kıta Avrupa’sı devletleri, hem yaptıklarının hem de çektiklerinin sorumlusu olarak düşmanlıklarının doğasında bulunan tüm kötülüğü birbirlerine göstermekte de geri durmamışlardı. Uzlaşı kültürünü benimsemeleri bir yana, uzlaşının barışı getirmeyeceğine inanıyorlardı! Paris Barış Konferansı (18 Ocak 1919) Birinci Dünya Savaşını sona erdiren antlaşmaların hazırlandığı uluslararası bir konferans niteliğindedir. Birinci Dünya Savaşının askeri safhası ateşkes antlaşmalarıyla sona erdikten sonra galip devletler imzalanacak olan antlaşmaların maddeleri üzerinde karşılıklı olarak anlaşmak ve kendi aralarındaki siyasi, ekonomik problemleri çözümlemek amacıyla konferansta toplanmışlardı. Konferansa yirmi yedi ülke davet edilmişti. Bütün dünya halkları için bir forum olarak tasarlanan konferans, sonunda herkesin katıldığı bir kavgaya dönüşmüştü. Konferanstan önce gündem kararlaştırılmadığı için delegeler sorunların hangi sıra içinde görüşüleceği konusunda herhangi bir bilgi sahibi olmadan gelmişlerdi. Netice itibariyle Paris Barış Konferansı elli sekiz komiteyle işe başlamıştı. Komitelerin çoğunluğu toprak sorunlarıyla uğraştı. Ve her bir ülke için ayrı bir komite kuruldu. Buna ek olarak, savaş suçları, tazminatlar, limanlar, suyolları ve demiryolları, aynı zamanda Milletler Cemiyeti içinde birer komite oluşturulmuştu. Bu minval doğrultusunda komite üyeleri 1646 oturum gerçekleştirmiş idi.

İngiltere Başbakanı David Lloyd George 11 Kasım 1918 tarihinde, Almanya ile İtilaf Devletleri (ABD, Fransa, İngiltere vs) arasında bir ateşkes (Rethondes) antlaşması imzalandığını şu sözlerle ifade etmişti; ‘’Bu tarihi sabahta, öyle ümit ediyorum ki, bütün savaşları sona erdirdiğimizi söyleyebiliriz.’’ Aslında bu sözlerin eskimesi için yüzyılların geçmesine gerek yoktu; sadece yirmi yıl sonra Kıta Avrupa’sı ve Dünya daha büyük bir savaş (İkinci Dünya) ile yüz yüze kalacaktı. Paris Barış Konferansı’nda, Viyana Kongresinin (1815) aksine yenilen devletler temsil edilmiyordu. Ayrıca, Viyana Kongresi bulunduğu yüzyılın ‘’Siyasal Mühendisliğine’’ şekil vererek önemli bir yer edinmişti. Çünkü Kıta Avrupa’sının birliktelik adına gelecek umudunu ve ortak kader birliğini yaşa(ta)bilmek üzerine inşa edilmişti. Ancak Paris Barış Konferansında böyle bir birliktelik olmamakla birlikte, lakin bu zordu. Bütün savaşlara son vermek için gerçekleştirilen ve sonuçlandırılmak istenen barış, Kıta Avrupa’sının en güçlü iki devletini içermiyordu; bunlar Rusya ile Almanya idi. Bu ülkeler hem kıtanın nüfusunun yarısından fazlasına hem de en büyük askeri kuvvete sahiptiler. Bu realite bile ‘Versay Antlaşması’nın düzenlemesini başarısızlığa mahkûm etmeye yeterliydi. Versay Antlaşması (28 Haziran 1919), Birinci Dünya Savaşı sonunda İtilaf Devletleri ile Almanya arasında imzalanan barış antlaşmasıdır. Paris Barış Konferansında müzakere edilerek, Paris’te ki Versay banliyösünde imzalanmıştır. Paris Barış Konferansının muhtevası bile taraflara geniş kapsamlı bir cesaret vermiyordu. Dört büyükler olarak tabir edilen Woodrow Wilson (ABD), George Clemanceau (Fransa), Vittorio Emanuelle Orlando (İtalya) ve David Lloyd George (İngiltere) konferansa katılan hâkim şahsiyetler olmuştu. Bu dörtlü şahsiyet Viyana Kongresinde ki büyük devletlerin bakanlarının yaptıklarını bile yapamamışlardı. Paris Barış Konferansının görüşmeleri üzerinde tam kontrol sağlamıyorlardı/kuramıyorlardı. Viyana’daki görüşmeciler, her şeyden önce bütün çabalarını yeni bir güç dengesi oluşturulması üzerine yoğunlaştırmışlardı. Oysaki Paris’teki liderlerin dikkatleri ise sahnede oynanan esas oyun dışındaki bitmez tükenmez oyunlara çekilmişti.

Birinci Dünya Savaşının sona erdirilerek taraflar arasında barışın kurulması yönünde ilk girişim, 1916 yılının başlarında ABD Başkanı Woodrow Wilson’dan gelmişti. Taraflar içinde bulunulan koşullar nedeniyle bu öneriyi gerçekçi bulmamıştılar. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, savaştan dolayı çok yıpranmıştı ve 1916 sonlarında savaştan çekilmek istedi; ancak bu çekilme Almanya tarafından engellendi. Bu kez Almanya kendi lehine bazı koşullar öne sürerek savaşın sona erdirilmesi ve barışın kurulması fikrini ortaya atmıştı. Almanya’nın önerisi İtilaf Devletlerince karşılık bulmadı. ABD Başkanı Wilson’un başlatmış olduğu yeni girişimlerle, İtilaf Devletleri bazı koşullar öne sürerek cevap verdiler. Ancak bu girişimde başarısızlıkla sonuçlandı ve taraflar savaşmaya devam ettiler. Rusya, 1917 (Ekim Devrimi) Bolşevik Devrimi’nden sonra savaştan çekilerek İttifak Devletleri’yle Brest-Litovsk Antlaşmasını (3 Mart 1918) imzalamak zorunda kaldı. ABD Başkanı Wilson da, savaşın sona erdirilmesinden sonra kurulacak barışın esaslarını içeren ‘’Wilsonizm’’ Wilson ilkelerini yayımladı. 1918’de savaş İttifak Devletlerinin (Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğu, Bulgaristan) aleyhine dönmüştü artık. Art arda cephelerde yenilgi alan İttifak Devletleri ateşkes istemek zorunda kaldı(lar). Birinci Dünya Savaşının bitişiyle birlikte birçok imparatorluk tarih sahnesinden silindi. Rusya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorlukları dağıldı. Ve siyasi harita da değişmiş oldu. Bulgaristan ile Selanik Ateşkes Antlaşması (29 Eylül 1918), Osmanlı İmparatorluğu ile Mondros Ateşkes Antlaşması (30 Ekim 1918) ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile Villa Guisti Ateşkes Antlaşması (3 Kasım 1918) imzalanmıştı. Yıkılan ve dağılan/parçalanan imparatorlukların topraklarında yeni devletler-ülkeler-rejimler ortaya çıkmış oldu. Bunlar; Çekoslovakya (dağıldı/parçalandı), Avusturya, Macaristan, Polonya, Litvanya, Letonya, Estonya, Yugoslavya (dağıldı/parçalandı), SSCB (dağıldı/parçalandı) ve Türkiye olarak tezahür etti. İttifak Devletleriyle, imzalanan ateşkes antlaşmalarıyla Birinci Dünya Savaşı ‘’fiilen’’ sona erdi. Dört yıl boyunca süren dünya savaşları on iki milyon kişinin ölümüne, bu sayının da iki katından fazlasının yaralanmasına yol açmıştı. Yeni silahlar denendi ve çevre büyük zarar gördü. İnsanoğlu binlerce yıldır mücadele ederek oluşturmaya çalıştığı eşit, özgür ve barışçıl bir dünya bir dünya tasavvuruna/düşüncesine/hayaline, bu savaşa girmek ve girişmekle darbe vurdu.

Sonuç olarak; Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda, uluslararası uygulamalarda ahlak ve çıkarların rolü hakkındaki yüzyıllık çatışma, hukuk ve ahlakın üstünlüğü lehine neticelenmiş gibi görünüyordu. Savaş felaketinin yarattığı şokun etkisi altında, birçok insan bir kuşağın bütün gençlerini yok eden ‘Realpolitik’ (güç hesapları ve ulusal çıkar üzerine dayanan dış politika) türünden bir politikadan olabildiğince uzak, daha iyi bir dünya tasavvur etmişlerdi. Kıta Avrupa’sının güçleri Fransa ve İngiltere çaresiz bir şekilde ABD’ye mecbur kaldı(lar); her ne kadar bunu istem dışı yapmış olsalar bile. Almanya’ya dayatılan ‘Versay’ birbirini geçersiz hale getiren iki kavrama dayandırılmıştı. Birincisi çok geniş, ikincisi ise aşırı nefretle dolu olduğundan dolayı başarısız oldu. Ortak güvenlik kavramı, barışı bozma olasılığı olan şartlara uygulanamayacak kadar genel nitelikler içeriyordu. Bu (ortak güvenlik) kavramın yerine geçmiş olan Fransa ile İngiltere işbirliği ise ilerde Almanya’nın meydan okumalarına direnemeyecek kadar cılız kalacaktı ve öylede oldu. Ezcümle, Birinci Dünya Savaşının bitişiyle birlikte, Paris Barış Konferansını düzenleyenler yapmak istediklerinin tamamen tersi bir durumu gerçekleştirmeyi başarmış oldular. Velev ki Almanya’yı fiziki olarak zayıflatmak istediler; lakin jeopolitik olarak daha fazla güçlenmesini sağladılar. Ünlü diplomat Harold Nicolson’un Paris Barış Konferansını özetleyen şu sözleri manidardır: ‘’Biz Paris’e, yeni düzenin kurulacağı inancıyla geldik; ayrılırken gördük ki, yeni düzen eski düzeni kirletmekten başka bir şey yapmamıştır.’’

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir