Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Cumartesi, Temmuz 4, 2020

Geçmişi ve Bugünüyle Seyitlik

Emevîler döneminde seyit ve şeriflerin oldukça sert muamelelere maruz kaldıkları herkesin malumudur. Bu kesimden bazıları, Hz. Peygamberin torunlarını şehit edecek derecede adi ve ağır bir kötülüğün içerisine sürüklenmiştir. Öte yandan ifrat tefriti doğuracağından, bir başka kesim de “ehli beyt” sevgisi adı altında dinî fanatizm sergilemiş; ümmetin genel duruşuna muhalif bir dinî anlayış geliştirmiştir.

“Niçin sevmeye can anı ki, anda buldu cananı”

Dualarımızda Peygamberimizi, ailesini ve ashabını eklemeyi asla ihmal etmeyiz. Onların her birisi, gökteki yıldızlar gibidir. Kendileri düzgün ve samimi hayatları ile her daim yolumuzu aydınlatmış, kötü muameleye maruz kalmaları ise hepimizi derinden üzmüştür. Onların her birisi, ümmetin nazarında birer seyittir. Seyitlerin başı da Hz. Peygamberdir. Bu yazımızda seyit/seyitlik konusunu işleyeceğiz. Seyit Arapça bir kelime olup, dilimizde “efendi, bey, baş, reis, önde gelen…” gibi anlamlara gelir. İslami kaynaklarda bu kelimelerin kimi zaman dünyevî kimi zaman ise uhrevî bir durumu ifade etmek üzere kullanıldığı görülür. Peygamberimizin soyundan gelenlere İslam kültüründe seyit denir. Seyitler halk arasında “emir” diye çağrılmıştır. Literatürde Hz. Hüseyin’in soyundan gelenlere “seyit”, Hz. Hasan’ın soyundan gelenlere ise “şerif” denir. Bazen her iki soy bir kimsede birleşebilir. O takdirde kişi örneğin, Seyit Şerif Cürcâni’de olduğu gibi her iki unvana birlikte sahip olur.

Peygamberimizin soyu, Hz. Hasan ve Hüseyin yoluyla dünyanın her tarafına yayılmıştır. Bu soydan gelenler, örnek hayatları ile toplumda hep saygı ve sevgiyle yâd edilmişlerdir. Ümmetin gönlünde Peygamberimize, torunlarına ve ailesine yönelik tutku, “ehli beyt” sevgisi olarak tezahür etmiştir. Dinimiz bize, övgüde de yergide de dengeyi öğütlediğinden dolayı bu, ölçülü ve dengeli bir sevgidir. Hal böyle iken bazı kendini bilmezler, seyitlere bile oldukça adi ve vahşi muamele yapmış; Peygamberimizin torunu Hz. Hüseyin’i şehit edecek kadar insanlıktan uzaklaşmıştır. Buna karşılık bir başka kesim de kendince yorumlarda bulunarak adına “ehli beyt sevgisi” diyerek, ümmetin genel duruşuna muhalif, fanatik bir dinî anlayış geliştirmiştir. Oysaki bu tavır, ehli beyt sevgisini ve ümmetin ana duruşunu suiistimaldir. Benzer suiistimaller sonraki dönemlerde de mevcuttur. Ancak genel olarak Müslüman devletler, seyitlerin zarar görmemesi, haklarının korunması ve Peygamber soyunun gelişigüzel kişi ya da davranışlarca kirletilmemesi adına pek çok düzenlemeyi titizlikle uygulamıştır.

Seyitler İçin Özel Müessese

Ecdadımız, seyitlik üzerinden ehli beyt sevgisine kurumsal ve hukukî bir hüviyet kazandırmıştır. Bu kapsamda kendileri bir yandan Peygamber soyundan gelenleri maddi ve manevi olarak koruma yoluna gitmiş, öte yandan kendisini seyit gibi göstererek menfaat devşirmek isteyenlere karşı ciddi önlemler almıştır. Kaynakların belirttiğine göre Samaniler, Fatımiler, İlhanlılar, Selçuklular ve Osmanlılar başta olmak üzere neredeyse bütün İslam devletleri seyit ve şerifleri ele güne muhtaç etmemek için özel müesseseler kurmuş, başına da oldukça yetkili kimseleri (nakibül-eşraf) tayin etmiştir. Nakibül-eşraflar da seyitlerin şecerelerini tutmuş, seyit olduğunu iddia edenlerin neseplerini inceleyerek karara bağlamıştır. Öte yandan seyitlerin kendi aralarında çıkan ihtilafların çözümü ve ahlaka mugayir hareketlerinin önüne geçilmesi için de ciddi tedbirler almıştır.

Osmanlı Devleti’nde ise seyitlere bir başka önem verilmiştir. Onlarla özel ilgilenmek üzere kurulan nakıbül-eşraflık kurumu, statü olarak şeyhülislamlıktan sonraki en yetkili makamlardan birisi haline getirilmiş, seyit olup da suça bulaşanlar, normal mahkeme yerine burada muhakeme edilmiştir. Ancak Osmanlı devlet düzeninin bozulmasına bağlı olarak maalesef seyitlerle ilgili kayıtlarda da lakaytlıklar baş göstermeye başlamıştır. Bu durumdan istifade ederek bazı art niyetli kimseler, seyitlik imtiyazından yararlanmak için uydurma şecereler ya da yalancı şahitler bularak kendilerini sanki seyit veya şerifmiş gibi nakıbül-eşraf defterlerine kaydettirmiştir. Osmanlı devrinin sona ermesi ve Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte diğer birçok müessese yanında nakıbül-eşraflık da kaldırılmıştır.

Müslümanların manevi dünyası üzerinde kendisine etkin alan açmak isteyen ama hiçbir ilmi ya da fikri altyapısı olmayanlar, zamanımızda ne yazık ki herhangi yetkin bir müessese önünde sorgu ve suale maruz kalmaksızın seyitliğini ya da manevi bir otorite olduğunu iddia etmektedir. Bu durum maalesef günümüzde dinî ve manevî alemde bir kaos olarak karşımıza çıkmaktadır. Oysaki İslam ilim ve kültür hayatını şekillendiren üç temel ilim fıkıh, kelam ve tasavvuftur. Her bir ilim, kendi usulünce ve ehlince tedris edilir. Bu ilimler tabiri caizse bir okul olarak kabul edilecek olursa her bir okula mensup öğrencilerin de ona uygun bir kıvamda olması gerekir.

Geleneksel İslam eğitiminde öğrenciye ilk önce temel inanç ve amel esasları öğretilir. Öğrenci, ilmi talep eden kişidir. Kendisi ilim yolunda ilerledikçe, öğrendiği ilimler de ona göre çeşitlilik arz eder. İlim yolculuğunun üst seviyelerinde hikmet, makasıdu’ş-şeria, irfanî ve tasavvufî bilgiler yer alır. Bu seviyede ilmi yetkinlik herkese nasip olmadığından pek çok talebe, “bizim oğlan bina okur döner döner bir daha okur” sözü gereğince yerinde sayar ve nihayet ilmi başarısızlığın bir neticesi olarak kendi gündelik hayatına döner. İslami metotla ilim ve kültür elde etme gayretinde olan kişi, uzunca bir tahsil hayatından geçtiğinden dolayı, toplum içerisinde mümtaz bir şahsiyet haline gelmiş demektir. Dolayısıyla ilim ehli olmayan bir kimsenin şarlatanlıkla kendisini topluma manevi önder ve otorite olarak kabul ettirmesi mümkün değildir.

İslam Kültür ve Medeniyeti Mensuplarını Tanımada İlk Baktığımız Yer

Seyitlik, Hz. Ali’nin güzide evlatları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin üzerinden yürür. Bu nedenle Hz. Ali’yi sevmek de imanımızın, ahlakımızın ve ehli beyt sevgimizin bir gereğidir. Ancak bu sözde bir sevgi değildir. İşin özüne inerek Ali’yi niçin sevmemiz gerektiğini sorgulayan bir sevgidir. Hz. Ali’nin, Hz. Peygamber sevgisini kazanmak için çocukluğundan itibaren yaptıklarına bakıldığında; henüz çocuk yaşta Müslüman olan, Peygamber’in Medine’ye hicretinde canını hiçe sayarak onun yatağında yatan; bu şekilde hem Efendimize siper hem de emanetleri sahibine tevdi eden yağız bir delikanlı olduğu görülür. O, sonraki hayatında da iyi bir damat, sadık bir dosttur. Evlilik hayatında ise şefkatli ve merhametli bir aile reisidir. O aynı zamanda savaş meydanlarında düşmana karşı korkusuzca saldıran bir cengâverdir. Normal hayatta ise Ali (r.a.), kendisini ilme adayan ve ilmin kapısı olan güçlü bir âlimdir. O, bir âbiddir ama aynı zamanda dinin ruhunu, hikmetini ve gayesini kavrayan güçlü bir müçtehittir. İçtihatları ile hukukî konsensüse kaynaklık eden bir deha, iyi bir hatip, maddi ve manevi ilimlerde kavşak noktası, ilimsiz hikmet iddiasının en büyük düşmanıdır. Hz. Ali böyle bir şahsiyettir. İşin bize bakan yönü şudur: Hz. Ali gibi bir şahsiyet dahi ilmini ve Peygamber nazarında olan yerini büyük ölçüde kesbi olarak yani çalışma ve gayret ile elde ettiğine göre, insanların ilme ve şeriata dayanmayan bilgi üzerinde kendisini konumlandırması, bir vehim ya da kuruntudan ibarettir.

Dinde vehme dayalı sözlere itibar edilemeyeceği genel kuraldır. Kişinin kulaktan duyma ya da rüyaya dayalı olarak hakikate ve şeriata aykırı beyanlarda bulunmasının, din nazarında hiçbir haklılığı olamaz. Ahiret âlemindeki ahvalimizi ancak Allah bilir. Hikmetin bilgisini ise ehli üretir. Bu dahi bilginin, dünyaya bakan yüzüdür. Bu nedenle ulemanın bilgisi zahiri olduğundan, kendileri eserlerinde söyleyeceklerini söyledikten sonra nihayette sözün en doğrusunu Allah bilir der. Bu cümleleri burada yazmaktan kastımız şudur:

Din duygudur, duyguya hitap eder. Müslüman, duygusu güçlü olan kimsedir. Onun en önemli özelliklerinden birisi, hisseden bir kalbe ve yaşaran bir göze sahip olmasıdır. Kimse, onun bu özelliğini suiistimal ederek, onu yanıltmaya ve kandırmaya kalkmasın. Onun duygu dünyasına ancak hakkıyla Allah’a kulluk eden, ilim ve irfan ehli hitap etmelidir. Bunun olmadığı yerde Müslüman gönüllerin düştüğü perişanlık ortadadır. İlmin olmadığı yerde şeriattan, şeriatın olmadığı yerde hakikatten ve marifetten söz etmek mümkün değildir. Her kim olursa olsun ilim ve irfan ehli olmaksızın insanları irşat etmeye kalkıyorsa, ortaya çıkan şey sadece ve sadece kör cehalet ile dinsel sapkınlık olacaktır. Maalesef geçmişte ve günümüzde seyitlik de bu yolda suiistimal edilen müesseselerden birisi olmuştur. Oysaki işin özünde seyitlik yoluyla menfaat devşirme ve kolaycı bir yaşamı seçme yoktur. Öyleyse seyitlik dendiğinde olaya genel bakışımız ne olmalıdır?

İslam medeniyetinin mensupları olarak dini bir örnek aradığımızda ilk kaynağımız, Allah Rasûlü, onun soylu ailesi ve sahabeleridir. Onlara uymak bireysel bir tercih değil, dini bir zorunluluktur. Peygamberimiz bizatihi kendisi, Hz. Ömer’e, “ey Ömer! Beni ne kadar seviyorsun” diye sormuş, Hz. Ömer de cevaben, “Ey Allah’ın elçisi! Ben seni, anam ile babam hariç dünyada bulunan her şeyden daha çok seviyorum” demiştir. Bunun üzerine Efendimiz kendisine hitaben, “onlardan da çok sevmelisin” diye mukabelede bulunmuştur. Dolayısıyla onu sevmek, bizler için her şeyin üstünde bir dini vecibedir. Buradaki “sevgi”, kuru bir iddia ile değil, onun sözlerine, fiillerine ve tasviplerine gönülden uyma ile ancak yerine getirilebilir. İnsanlar, onu sevdiği ölçüde kemale erer ve Allah’a yakın bir kul olur.

Peygamberimizin çocukları, torunları ve yakın dostları ile ilgili de övücü beyanları vardır: “Hasan ve Hüseyin, cennet ehlinin gençlerinin iki seyididir” (Tirmizi, Menâsık, 31). “Ben, Hamza, Ali, Cafer, Hasan ve Hüseyin, cennet ehlinin seyitleriyiz.” (İbn Mace, Fiten, 34). “Fatma, cennetteki kadınların efendisidir” (Buhârî, Fedâilul-Ashâb, 29). “Nebi ve Resuller hariç, Ebu Bekir ve Ömer cennet ehlinin iki yaşlı seyididir” (İbn Mâce, Mukaddime, 11). Buradaki nitelemeler, onların hem bu dünyada hem de ahirette yüksek derecelere sahip olduğunu ifade eden sözlerdir. Elbette ki ahiret “gaybî bir alem” olduğundan dolayı orası hakkında söz söyleme hakkı ve bazı tavsiflerde bulunma yetkisi ancak Allah ve Resulüne aittir. Onlar dışında gerek yaşadığımız âlemde gerek geçmiş dönemlerde birtakım âlim, ârif veya sâlih insanların ilmi melekeye ya da rüyalarına dayalı olarak söyledikleri ve yazdıkları dinî açıdan bir bağlayıcılık vasfına haiz görülemez. Belki en iyimser ifade ile bir irşat ve uyarı niteliği taşıyabilir.

Seyitlik, Peygamberimiz bir başka hadisinde ise “toplumun efendisi, topluma hizmet eden kimselerdir” (Tirmizi, Kitabu’l-cenâiz 32 ) şeklinde geçmiştir. Bu sözün söylenme gerekçesi olarak kaynaklarda şöyle bir bilgi yer alır: Efendimiz, bir yerde bulundukları esnada topluluğa su dağıtmakta idi. O esnada dışardan gelen birisi, bu kavmin reisi kim diye sorunca ona hitaben, “topluluğun reisi ona hizmet edendir” buyurdu. Yani Efendimiz, hizmeti ayağına bekleyen değil, tam aksine başkalarının ayağına hizmeti götüren bir anlayışa sahipti.

Hal böyle iken bazı kimselerin hiç de o pak nesebe sahip olmadıkları halde, dini kaynaklarda yer alan bazı söz ve nakilleri tevil yollu eserlerinde zikrederek kendilerine seyit yakıştırmasında bulunması akla ziyan bir tutumdur. Bu durum bize, Mehmet Maksudoğlu hocanın ders anlatımı esnasında yersiz ve alakasız şeylerle ilgili zikrettiği “söz doğru ama nereye koyalım” deyişini hatırlatmaktadır. Art niyetli olarak seyitlikle ve maneviyatla ilgili sözlerin nakledilmesi, saf yürekleri kandırmak dışında Allah indinde bir anlam ifade eder mi? Bunun cevabı, huzuru mahşerde, ilgililerinin karşısına çıkacaktır. Bu konuda samimi bir şekilde dini vecibelerini yerine getirmeye çalışanların da dikkatli olması gerekir.

Netice itibarı ile seyitlik, gelişi güzel bir şey değildir. Peygamber nesline ve misyonuna layık olma halidir. Şeriatın maddesine ve manasına layık bir hayat sürme çabasıdır. Fedakârlıktır, cömertliktir, dünyaya ve dünyeviliğe itibar etmemedir. Nasları ruhundan ve bağlamından kopararak menfaat devşirme suiistimallerine karşı uyanık olma ve itibar göstermemedir. Peygamberin mübarek hatırasına hakkıyla sahip çıkma, onun nefsine ve nesline söz söyletmeme, bu husustaki hassasiyetini sürdürme çabasıdır. Nitekim Peygamberi, ehli beyti üzerinden karalama veya zayıflatma çabalarına Hz. Peygamber ciddi manada set çekerek, fitne ateşinin yanmasına fırsat tanımamıştır. Daha sonra ehli beyt üzerinden yapılmaya çalışılan fitne ateşleri ve Hz. Peygamber’in torununun dahi oyuna getirilerek şehit edilmesi, bu konuda Hz. Peygamber’in uyarılarının ne kadar haklı ve yerinde olduğunu göstermiştir. Hz. Peygamber böylelikle kendi ailesi üzerinden nifak tohumlarının ekilmesine müsaade etmemiştir. Yoksa ehli beytin Hz. Peygamber tarafından övülmesi, onların mutlak kurtuluşu veya kutsiyeti anlamını taşımamaktadır. Nitekim Hz. Peygamber’in kızı Fatma’ya, bu konudaki uyarıları aşikârdır. Toplumun düzgünlüğü, büyük oranda salih ve iyi kimselerinin bolluğuna bağlıdır ve bunların sayısının artırılması, insanı eğitmenin başlıca amacıdır. Burada eğitim derken dar anlamda bir eğitimi kastetmiyoruz. Toplumun her alanında herkese hitap eden bir insan eğitimini kastediyoruz. Tıpkı geçmişte ahilik teşkilatının esnaf eğitimini asırlarca başarı ile yürüttüğü gibi.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir