Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Salı, Aralık 1, 2020

Yahudi Ulus Devlet Yasası

Yahudi Ulus Devlet Yasası’nın en önemli özelliği, devleti dini esaslar üzerine inşa etmesidir. Daha açık bir deyimle bu yasa, İsrail’in din devleti olduğunu ilan etmiştir. Bu devlet biçiminin anayasa hukukunda ve siyaset biliminde karşılığı teokrasidir. Bu haliyle modern hukukun şiddetle karşı çıktığı bir yönetim tarzıdır.

İsrail Parlamentosu, 19 Temmuz 2018 tarihli oturumunda, Yahudi Ulus Devlet Yasası’nı kabul etti. Bu yasa, İsrail’in, dünyadaki bütün Yahudilerin devleti olduğunu, yasalarda boşluk olduğunda Yahudi şeriatının uygulanacağını, İbranicenin tek resmi dil ve Kudüs’ün başkent olduğunu, Yahudi yerleşim birimlerinin kurulmasını öngörmektedir. Bu yasa, dini esaslara dayalı teokratik bir devlet ilanı anlamına geliyor. İsrail’in, ne kadar ırkçı bir devlet olduğunu da kanıtlıyor. Dünya kamuoyu, bu yasaya yoğun tepki gösterdi. İsrail, bu tepkileri göze alarak bu yasayı parlamentoya sundu ve kabul etti. Aslında bu yasa, yıllardır süren bir politikanın ürünü. Yahudi Ulus Devlet Yasası’nın ne anlama geldiğini anlayabilmek için İsrail’in kuruluş sürecini, yirminci yüzyılın başından bugüne kadar uzanan işgal sürecini, İsrail’in hukuk tanımazlığını, yasama sürecini, yasanın geleceğini birlikte ele almak gerekir.

Filistin Topraklarının İşgali:

İsrail Devleti’nin temelleri, Osmanlı Devleti’nin işgal ve paylaşma sürecinde atılmıştır. Avrupa’daki Yahudileri örgütleyen Theodor Herzl, bu konuda önemli görevler üstlenmiştir. 1897’de İsviçre’nin Basel kentinde düzenlenen I. Dünya Yahudi Kongresi’nde, Dünya Siyonist Teşkilatı kurulmuş, bu teşkilatın başkanlığına Theodor Herzl getirilmiştir. Theodor Herzl bu kongrede, “Kuzey sınırlarımız, Kapadokya’daki (Nevşehir çevresi) dağlara, güneyde de Süveyş Kanalı’na dayanır. Sloganımız, David ve Salamon’un (Davud ve Süleyman) Filistin’i olacaktır” sözlerinden sonra “50 yıl içinde Yahudi Devleti’nin kurulması” kararı alınmıştır. Yahudilerin Filistin’e göçü, İsrail Devleti’nin bağımsızlığının ilanı ve işgal sürecinin bu plan dâhilinde gerçekleştiğini göstermektedir. Theodor Herzl, 1901 ve 1902 yıllarında II. Abdülhamid ile görüşmüş, Yahudi yurdu karşılığında Osmanlı borçlarının Avrupa’daki Yahudi “bankerler tarafından ödenebileceği” teklifi reddedilmiştir.

Yahudi Kongresi’nde İsrail Devleti kurulması kararından sonra dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan Yahudilere -Filistin’e göç etmelerine yetecek kadar kontrollü bir- baskı uygulanmaya başlamıştır. Birçok devletin, tarihin belli bir döneminde (aralarında sözleşmişçesine) Yahudilere baskı yapmaya başlaması, tesadüf olamaz. Bulundukları ülkelerde baskıya maruz kalan Yahudilerin, (dünyadaki bütün göç hareketlerinde olduğu gibi) komşu ülkelere sığınmak yerine, binlerce hatta on binlerce kilometre uzaklıktaki Filistin’e göç etmeleri ilginç bir durumdur. Dünyanın çeşitli ülkelerindeki Yahudilere (kontrollü) baskıyla yetirilmemiş, ekonomik durumu iyi olmayan Yahudilere, Filistin’de toprak ve parlak bir gelecek vaat edilmiştir. Buna ilaveten, dindar olanların dini inançları istismar edilerek, bu toprakların Yahudilere vaat edildiği yalanını uydurmuşlar, mitoloji ürünü rivayetleri, gerçek gibi tedavüle sürmüşlerdir. Bu durum tarihçilerinde gözünden kaçmamış, Yahudilere yönelik soykırım tezlerinin temelsiz olduğunu açıklamışlardır. Bu yalanın ortaya çıkmasını istemeyen birçok ülke, soykırımı inkâr etmeyi suç haline getirmiştir. Ünlü Fransız düşünürü Roger Garaudy, 1996 yılında kaleme aldığı, “İsrail Politikasının Temelindeki Mitler” başlıklı kitabında, “2. Dünya Savaşı’nda, Yahudilere karşı soykırım yapılmadığını, gaz odalarının varlığının şüpheli olduğunu ve bütün Yahudi soykırımının abartıldığını” ileri sürmüştür. Siyonistlerin, Avrupa’daki Nazi katliamlarının propaganda amaçlı masallardan ibaret olduğunu belgeleyen, “İsrail’i Kuran Efsaneler” adlı kitabı ise Fransa’da yasaklanmış, bu kitabından dolayı 2002’de mahkeme önüne çıkarılmış, 33 milyon Euro cezaya mahkûm edilmiştir. Almanya’daki soykırım iddialarının tarihi gerçeklerle bağdaşmadığını öne süren İngiliz bilim adamı (tarihçi) David İrving ve Fransız tarihçi Serge Thion da benzer muamelelere maruz kalmıştır. İngilizlerin desteğinde yürütülen göçlerle Filistin’in demografik yapısı bozulmaya başlamıştır. Filistin topraklarında, Yahudi nüfusu, 1917’de 56.000’e, 1935’te 355.157’e (%27), 1942’de 484.408’e (%29), 2018’de 6 milyona (%80) yükselmiş, Müslüman nüfusu aynı oranda azalmıştır. İsrail, 1948’de bağımsızlığını ilan etmiş, Birleşmiş Milletler (BM), 273 (III) sayılı kararla İsrail’in üyeliğini kabul etmiştir. BM’nin kabul kararı, İsrail’in işgal sürecini hızlandırmıştır.

BM’nin (181, 194, 302) ve Güvenlik Konseyi’nin (236, 237, 242, 250, 251, 252, 267, 466, 468, 592, 605, 672, 673, 681, 694, 340,799, 904, 1397, 1402, 1405, 1850, 1322, 1435, 1515, 1544, 1860 sayılı) çok sayıda ihlal kararı, ABD’nin vetosu nedeniyle uygulanamamıştır. İsrail’in göçe zorladığı Filistinlilerin yaşadıkları kamplara yönelik katliamları, yaptırımsız kalmıştır. 1982 yılında iki binden fazla Filistinlinin öldürüldüğü, Sabra ve Şatilla mağdurlarının başvurusu üzerine 2001 yılında Belçika’da Ariel Şaron aleyhine açılan kamu davası yasa değiştirilerek düşürülmüştür. İsrail’in, 2010 yılında, Gazze’ye insani yardım götüren Mavi Marmara filosuna saldırısı ve on kişiyi öldürmesi nedeniyle Türkiye’de açılan kamu davası da iki devlet arasında imzalanan sözleşmeyle düşürülmüştür. BM’in mevcut yapısı nedeniyle İsrail aleyhinde alınan kararlar uygulanamamaktadır. Amerika’nın desteği, İsrail’i azgınlaştırmakta, insanlık suçları işlemeye devam etmektedir.

Yahudi Ulus Devlet Yasası’nın Yasama Süreci:

Yahudi Ulus Devlet Yasası’nı ilk kez 2009 yılında, halen Hatnuah Partisi lideri Tzipi Livni gündeme getirmiştir. Kanun metni, daha sonra Likud Partisi’nden eski Şin Bet (İsrail Gizli Servisi) direktörü Avi Dichter tarafından yeniden kaleme alınmış, Binyamin Netanyahu tarafından “yasa tasarısı” haline getirilmiştir. Yahudilerin böyle bir yasa özleminin, işgal sürecinin başlarına kadar dayandığını belirtmek gerekir. Bu yasanın alt yapısı, ilmek ilmek örülmüş, şartların olgunlaşması beklenmiş, şartların olgunlaştığına kanaat getirildiğinde parlamentoya sunulmuştur. Yeniden kaleme alınan yasa tasarısı, 24 Kasım 2014’te (11’e karşı 14 oyla) bakanlar kurulunun onayını aldıktan sonra 2015 yılında Parlamento’ya sevk edilmiş, Meclis’teki sert tepkiler üzerine geri çekilmiştir. Ancak Kasım 2017 yılında kanunu yasalaştıracak özel bir komite kurulmuş, koalisyon ortaklarının anlaşması üzerine komite Mart 2018’de, taslağı onayladıktan sonra yasa tasarısı yeniden Meclis’e sevk edilmiştir. Yasanın Meclis’e sevk edilmesiyle Filistinliler, Toprak Günü’nün 42. yıldönümü vesilesiyle abluka altındaki Gazze Şeridi’nin İsrail sınırında 30 Mart 2018 tarihinde barışçıl gösteriler düzenlemiş, İsrail bu gösterilere müdahale ederek, 150’den fazla Filistinliyi şehit etmiş, 16 binden fazla Filistinliyi yaralamıştır. BM Güvenlik Konseyi’nin İsrail saldırılarına karşı Filistin halkını korumak için hazırladığı tasarı, Trump yönetimi tarafından veto edilmiştir. Yoğun protestolara rağmen İsrail Parlamentosu, yasa tasarısının 2017 yılı Mayıs ayında Yasama Komisyonu’na sunulmasını kabul etmiştir. Tam bu sırada ABD, büyükelçilik binasını Mayıs ayında Kudüs’e taşımıştır.

İsrail Devleti’nin yazılı bir anayasası olmadığı için bazı yasalar, temel yasa kapsamında çıkarılmaktadır. Bu yasalar, bir nevi “anayasa” işlevi görmektedir. Yahudi Ulus Devlet Yasası da temel yasa statüsünde hazırlanmıştır. Bundan sonraki süreçte İsrail, anayasa yapacaksa bu anayasanın temelini muhtemelen bu yasa oluşturacaktır. Parlamento’ya sunulan Yahudi Ulus Devlet Yasası şu esasları içeriyor:

“İsrail Demokratik Yahudi Cumhuriyeti” ismi “İsrail Ulusal Yahudi Devleti” olarak değiştirilecek. İsrail bir Yahudi Devleti’dir. Ülkede kendi kaderini tayin etme hakkı yalnız Yahudilere aittir. (Madde: 1/c) İsrail, dünyadaki bütün Yahudilerin tarihi anavatanıdır. (Madde: 1/a) Dünyadaki tüm Yahudilerin, anavatana dönme hakkı vardır. (Madde: 5) Hukukta bir boşluk olduğunda, Yahudi şeriatı referans alınacaktır. Kudüs, bir bütün ve birleşik olarak İsrail’in başkentidir. (Madde: 3) Yahudilerin dini bayramları, özel günleri, resmi tatil sayılacaktır. Bağımsızlık günü, devletin resmi bayramıdır. Ülkenin resmi dili, İbranicedir (Madde: 4/a). (Madde 4/b: Devlet içerisinde Arapça dili özel bir statüye sahiptir, devlet kurumlarında ve bu kurumlar önünde Arapça dilinin kullanımıyla alakalı düzenlemeler yasalarda yer alacaktır.) “Devlet Yahudi Yerleşimlerini ulusal bir değer olarak görecek, her zaman destek verecek, daha da gelişmeleri için hareket edecektir.” (Madde: 7) “İbrani takvimi devletin resmi takvimidir ve bu takvimin yanında İbrani olmayan takvim (Miladi Takvim) de resmi olarak kullanılacaktır; İbrani ve İbrani olmayan takvimlerin kullanımı yasada belirtilecektir. (Madde: 8) Sadece Yahudiler bayrak, milli marş gibi dini ve milli sembollere sahip olabilir.  Tüm İsrail vatandaşları eşit haklara sahiptir. Bu “temel yasa” ancak Knesset’in çoğunluğu tarafından kabul edilen başka bir “temel yasa” ile değiştirilebilir. (Madde: 11) Bu yasa tasarısı, İsrail Parlamentosu’nda 19 Temmuz 2018 tarihinde oylanmış, oy çokluğuyla kabul edilerek yasalaşmıştır.

Yahudi Ulus Devlet Yasası, zannedilenin aksine, çok az bir oy farkıyla (55 ret oyuna karşılık 62 kabul oyuyla) kabul edilmiş, Parlamento’da yoğun tartışmalara ve tepkilere neden olmuştur. 120 milletvekilinden meydana gelen parlamentoda, muhalefet partilerin tamamı, Siyonist Kamp (merkez sol, sosyal demokrat) partinin 24 üyesi, Birleşik Liste (Arap Partiler) Partisi’nin 13 üyesi, Yesh Atid (Gelecek Var) (liberal, seküler) Partisi’nin 5 üyesi ile 1 bağımsız milletvekili (toplam 55 parlamenter), bu yasaya ret oyu vermiştir. Koalisyon hükümetine mensup altı parti ise 62 kabul oyuna karşılık, 2’si ret, biri çekimser 3 fireye vermiştir. Likud (Sağ, muhafazakâr) Partisi’nin 30 üyesinden 1 üye oylamaya katılmamış, 28 kabul, 2 çekimser, Yisrael Beitenu (İsrail Evimiz) (milliyetçi seküler) 5 üyenin 4 kabul 1 ret, Kulanu (Hepimiz) Partisi’nin 10 üyesinden 9’u kabul 1’i ret, HaBayit Hayehudi (Yahudi Evi) Partisi’nin 8 üyesinden 8’i kabul, Yahdut Hatora (Birleşik Tevrat Yahudiliği) (Ultra-Ortodoks, Aşkenaz) Partisi’nin 6 üyesinin 6’sı kabul, Şas (Ultra Ortodoks, Sefarad) Partisi’nin 7 üyesinden 7’si (toplam 62 parlamenter) kabul oyu vermiştir. (Ferit Belder, Daha Fazla Yahudi, Daha Az Demokratik: “İsrail-Yahudilerin Ulus Devleti” Yasası, ORDAF, 26.07.2018) Oylama sonucuna bakıldığında, İsrail’in “temel yasa” olarak kabul ettiği bu yasanın temelinin sağlam olmadığı görülüyor. Kabul oyu veren 4 milletvekili ret oyu verse yasa reddedilmiş olacaktı. Filistinli Araplar, bazı kısıtlamalara rağmen siyasi parti kurmakta, seçimlere katılmakta, parlamentoda temsil edilmektedir. Ancak seçmen sayısına bağlı olarak Parlamento’da zayıf bir temsil hakkına sahiptir. İsrail’in sürekli yeni yerleşim bölgeleri inşa etmesi, Filistinlilere yönelik katliam, tecrit ve göç politikası, seçmen dengesini Yahudiler lehine bozmaktadır.

Yasaya Tepkiler:

Bu yasaya (yasama sürecinde) sadece Müslümanlar değil, Yahudilerin bir kısmı ile diğer etnik gruplar da karşı çıkmıştır. Bazı muhalefet parti milletvekilleri, “Bu yasanın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Yahudi Evi Partisi Başkanı Naftali Bennett arasındaki milliyetçilik yarışının ürünü olduğunu, Başbakan hakkında hazırlanması olası yolsuzluk iddianamelerinin önünü almak olduğunu” iddia etti. Knesset’in Arap milletvekillerinden Ahmed Tibi ve Ayeda Touma-Souliman Netanyahu’ya eleştirerek, “Siz bir apartheid (ırk ayrımcılığı) yasası geçirdiniz, bu yasa ırkçıdır” ifadelerini kullandı. Tibi ayrıca “Arap dilinden neden bu kadar çekiniyorsunuz?” dedi. İsrail Komünist Partisi’nin Arap milletvekili Ayman Odeh, Kulanu (Hepimiz) Partisi milletvekili Ekrem Hassun, Yisrael Beiteniu (İsrail Evimiz) Partisi milletvekili Hamed Ammar ve Siyonist Kamp Partisi milletvekili Salih Saad, Kudüs İbrani Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin eski dekanı ve Tel Aviv Üniversitesi Demokratik İsrail Enstitüsü Başkanı olan Kremnitzer, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, Dünya Müslüman Alimler Birliği Genel Sekreteri Ali el-Karadaği, bu yasaya tepki göstermişler, ağır bir şekilde eleştirmişlerdir.

Yahudi Ulus Devlet Yasası’na, Türkiye de tepki göstermiştir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “İslam dünyasını, Hristiyan alemini, dünyadaki demokrat ve özgürlükçü tüm devletleri, kurumları, sivil toplum kuruluşlarını, medya mensuplarını İsrail’e karşı harekete geçmeye davet ediyorum. Hitler’in, ari ırk saplantısı ile İsrail yönetiminin, bu kadim toprakları sadece Yahudilere ait sayan anlayışı arasında hiçbir fark yoktur. Dünyayı büyük bir felakete sürükleyen Hitler’in ruhu, İsrail’in bazı yöneticileri arasında yeniden hortlamıştır” dedi. T.C. Dışişleri Bakanlığı da (19.07.2018 tarih ve 191 sayılı açıklamasında) “Bu yasanın evrensel hukuk ilkelerini ayaklar altına aldığını, Filistinlilerin haklarını hiçe saydığını, Kudüs’ün başken ilanını yok hükmüne olduğunu” ifade etmiştir.

Din Devleti:

Yahudi Ulus Devlet Yasası’nın en önemli özelliği, devleti dini esaslar üzerine inşa etmesidir. Daha açık bir deyimle bu yasa, İsrail’in din devleti olduğunu ilan etmiştir. Bu devlet biçiminin anayasa hukukunda ve siyaset biliminde karşılığı teokrasidir. Teokrasi, devlet teşkilatının ve toplumsal yaşamın dini esaslara göre biçimlendiği, hukukun bütün kurallarının dinin esaslara göre hazırlandığı, yasaların dine göre yorumlandığı, dini esasların referans alındığı bir yönetim biçimidir. Bu haliyle modern hukukun şiddetle karşı çıktığı bir yönetim tarzıdır. Her toplumda (az veya çok) farklı dinlere, ırklara, mezheplere, siyasi düşüncelere, felsefi inançlara sahip insanlar yaşadığına göre, hukuk kurallarının, bu farklılıkların hepsini kapsayacak nitelikte olması gerekir. Eğer yasalar, toplumun tamamını kucaklamıyorsa, yönetme hakkı ve yetkisi, toplumun belli bir kesimine bırakılıyorsa, böyle bir yönetim, demokrasinin temel ilkelerine aykırıdır. Hukukun evrensel ilkelerine, insan haklarına da aykırıdır. İsrail bu yasayla vatandaşlar arasında ayırım/ayırımcılık yapmaktadır. Toplumun önemli bir kesiminin inanmadığı bir dinin kitabını (Tevrat’ı) hakem ilan etmektedir. Farklı inançları, farklı dinleri, farklı dilleri yok saymaktadır. Yahudileri yasayla kutsayan, toplumunun diğer kesimlerini yok sayan bir devletin ayakta kalabilmesi imkânsızdır. Günümüzde, BM statüsünde 5 devlete tanınan veto yetkisi, BM’yi devre dışı bırakmakta, İsrail’e yaptırım uygulanmasına engel olmaktadır. Bu sistem değişinceye kadar İsrail, insan hakları ihlallerini sürdürecek, BM ise İsrail’i kınamaya devam edecektir.

Yahudi Ulus Devlet Yasası’nın Geleceği?

Yahudi Ulus Devlet Yasası’ndaki düzenlemelere bakıldığında, bu yasanın birçok hükmü (Kudüs’ün başkent olması dâhil) yasanın kabulünden önce uygulamaya başlamıştır. Bu yasayla birlikte, bu tür uygulamalara yenileri eklenecektir. Bu zamana kadar kanunsuz olarak yürütülen uygulamalar, bundan sonra “kanun desteğinde” yürütülecektir. İsrail Hükümeti’nin uygulamalarını kanunla desteklemesi, bu uygulamaların hukuka uygun olduğu anlamına gelmiyor. Zira “kanuna uygunluk” ile “hukuka uygunluk” birbirinden çok farklıdır. Bir eylem kanuna uygun olduğu halde hukuka aykırı olabilir. İsrail’in hukuk dışı arzularını kanuna dönüştürmesi bundan sonra yapacaklarını meşru hale getirmez. İsrail, kanun devleti olabilir ama hukuk devleti asla! İsrail Hükümeti, bu yasayla hayal ettikleri Yahudi Devleti’ni kurmuş olacak. Önümüzdeki dönemde, evrensel hukuk formlarına ve ilkelerine açıkça aykırı bir devlet yapılanmasına tanık olacağız. Yeni yasa, (işgalci) İsrail’i dünyadaki bütün Yahudilerin devleti ilan ediyor. Devletin geleceği hakkında karar verme hakkı ve yetkisini de Yahudilere veriyor. İşgal ettiği topraklar üzerinde yaşayan milyonları “yok” sayıyor. Birçok farklı din mensubunun yaşadığı Kudüs’ü başkent ilan ediyor. İsrail’in işgal ettiği topraklarda farklı dilleri konuşanlar olmasına rağmen, Yahudilerin dili olan İbraniceyi resmi dil olarak ilan ediyor. Yasada, Arapçanın özel bir statüye sahip olduğu belirtilse de İbraniceden başka diğer dilleri kademeli bir şekilde yasaklayacağını göreceğiz. Bundan birkaç yıl sonra tabelalarda, sadece İbranice yazılar göreceğiz. Eğitim ve öğretim dili İbranice olacak, kamu kurumlarında, İbranice dışında bir dilde yazışma yapılamayacak, İbranice bilmeyenler savunma bile yapamayacak. Parlamento, Yahudi şeriatına aykırı bir kanun çıkaramayacak. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Bu yasayla birlikte, İsrail sadece sözde değil, özde de “din devleti” olmuştur. Bu yasanın uygulandığı her yerde, sadece Yahudi şeriatı hükümleri uygulanacak, geçerli olacaktır.

Yahudi Ulus Devleti Yasası, sadece Müslümanları değil, radikal Yahudiler gibi düşünmeyen Ortodoks Yahudileri de hedef almaktadır. Başbakan Netanyahu, bu yasayla, devlet içinde siyasi tıkanıklıklara yol açan (Yahudi şeriatıyla çelişen) bazı problemlerin aşılacağını, ultra-Ortodoks Yahudileri ve Haredileri devlete entegre edeceğini düşünüyor. 2017 yılının Kasım ayında İsrail Sağlık Bakanı Yaakov Litzman, kutsal sayılan Cumartesi günündeki çalışma yasağına (Şabat) uyulmadığı için istifa etmiş, Şabat krizi daha önce de iki hükümetin düşmesine yol açmıştı (1976’da İzak Rabin ve 1999’da Ehud Barak hükümetleri). Gelecekte radikal Yahudileri temsil eden partilerle yapılacak koalisyon hükümetlerinin benzeri krizlerle karşılaşmaması için kanuna “Hukukta bir boşluk olduğunda Yahudi şeriatı referans alınacaktır”, “Yahudilerin dini bayramları, özel günleri resmi tatil sayılacak” hükümleri eklenmiştir. Yasanın amaçlarından biri de yasama ve yürütme organları ile yargı arasındaki uyuşmazlıklara son vermeyi amaçlıyor. Daha açık bir deyimle İsrail Yüksek Mahkemesi’nin, hükümetin (Yahudi şeriatını esas alan) uygulamalarına müdahalesine son vermeyi, yani yargıyı kontrol etmeyi amaçlıyor. 2015 yılında Filistinli bir grup Batı Şeria’ya Amona Yahudi Yerleşkesi’nin yapılmasına itiraz ederek konuyu -anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle- İsrail Yüksek Mahkemesi’ne taşımış, davaya bakan savcı, Filistinlileri haklı bulmuş ve İsrail’i “kendine ait olmayan topraklarda yerleşim birimi kurmakla” suçlamış, ardından yargı ile yürütme erkleri arasında siyasi bir kriz patlak vermişti. İsrail Yüksek Mahkemesi, bu yasadaki hükümler nedeniyle Yahudiler lehine yapılan ayrımcılığa müdahale edemeyecek.

İki dünya savaşının acı tecrübeleri üzerine inşa edilen milletlerarası hukuk, işgal (fetih yoluyla toprak kazanmayı yasaklamıştır. İsrail, bu yasağa rağmen Filistin topraklarını işgal etmiş, işgal ettiği topraklar üzerinde bağımsızlık ilan etmiş, bağımsızlık ilanı BM tarafından kabul edilmiştir. İsrail bağımsızlıkla yetinmemiş, Filistinlilerin topraklarını işgal etmeye devam etmiştir. Filistinliler, intifadayla (sapanlarla taşlarla) işgale direnmeye çalışmaktadır. Sivil bir halkın, tanka, topa, uçaklara karşı direnmesinin çok zor olduğu ortadadır. İsrail’in kesintisiz olarak devam eden zulmüne karşı, geniş kapsamlı bir harekât planını devreye sokmaları gerekiyor. Bu planın en önemli unsuru, İsrail’in zulmünü Filistinlilerin mağduriyetini dünya kamuoyuna anlatmak olmalıdır. Bunun yanında “siyasi projeleri” devreye sokmaları gerekir. Bilindiği üzere, BM’nin 181 sayılı kararıyla tanıdığı bağımsız bir “Filistin Devleti” söz konusudur. İsrail’in saldırıları nedeniyle yüzbinlerce Filistinli, dünyanın çeşitli ülkelerine göç etmiştir. Filistin Devleti, başka ülkelere göç etmek zorunda kalan Filistinlilere ve çocuklarına vatandaşlık vermelidir. Buna ilaveten, çifte vatandaşlık yasası çıkararak, dünyanın çeşitli bölgelerinde, Filistin davasına gönül verenlere vatandaşlık vermelidir. Filistin vatandaşlığı için Türkiye’den yoğun bir talep olacağını tahmin ediyorum. Filistin Devleti, BM’nin belirlediği sınırları esas alarak işgal altında bulunan topraklar için tapu dağıtmalı, tapu sahipleri, Filistin mahkemelerinde, İsrail ve işgalciler (fiilen kullananlar) aleyhine tazminat davası açmalıdır. BM’nin ihlal kararıyla zaten haksız olan İsrail, (başkalarının tapulu arazisine tecavüzü nedeniyle) özel hukuk nezdinde de haksız duruma düşürülmelidir. Filistin Devleti, mahkemelerin vermiş olduğu tazminat kararlarını dost ülkelerin mahkemeleri eliyle (istinabe yoluyla) infazını (tenfizini) talep edebilir. (Örnek: Yunanistan vatandaşları, insanlık aleyhine işlediği suçlar nedeniyle Almanya aleyhine dava açmışlar, İtalya’dan, Yunanistan mahkeme kararlarının tenfizini talep etmişlerdir. İtalya bu talebi kabul etmiş, Almanya’nın İtalya’da bulunan mülküne haciz uygulamıştır.)

İsrail, İslam dünyasının kalbine saplanan bir hançerdir. Bu yara, yüz yıldır kanamaya devam ediyor. İsrail, küresel güçlerin yardımıyla kurulmuş onların desteğiyle var olmuştur. Küresel güçler zayıfladıkça İsrail de zayıflayacaktır. Dünya ekonomisi üzerindeki etkinliği azalmakta olan ABD, önümüzdeki yıllarda İsrail’e “eskisi kadar” destek veremeyecektir. 2017 yılı sonunda, ABD’nin Kudüs’ü başkent ilan eden kararının geri alınması için BM Genel Kurulu’nda yapılan oylamada, ABD’nin açık tehditlerine rağmen, sadece 9 ülke ABD’ye destek verirken, 128 ülke ABD aleyhine oy vermiştir. Bu örnek dahi ABD’nin yalnızlaştığını göstermektedir. Halen BM üyesi ve 140’tan fazla ülkenin tanıdığı Filistin Devleti’nin ilk hedefi, İsrail’in, BM’nin işgal olarak niteliği yerlerden çıkarılması, ikinci hedefi, göç etmek zorunda kalan Filistinlilerin kendi topraklarına dönmesi, üçüncü hedefi ise yüzlerce kilometre uzunluğunda utanç duvarlarının yıkılması olmalıdır. Bundan sonrası çorap söküğü gibi kendiliğinden gelecektir. Bu söylediklerimizin gerçekleşmesi için İsrail devletinin kuruluş sürecinde olduğu gibi çok uzun yıllar gerekmiyor. Atalarımızın “sel ile gelen yel ile gider” sözü, tam da İsrail’in durumuna işaret ediyor.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir