Modern Bir Türedi Olarak Mealcilik

Modern dönemde İslâm dünyasında biri, Batılı değerleri benimsemeyi, diğeri temel referanslara dönüşü amaçlayan iki yeni yaklaşım ortaya çıkmıştır. Birincisi, Batıcılık; ikincisi ise Köktencilik ya da İhyâcılık şeklinde adlandırılmıştır. Gerekçeleri farklı olsa da ilginç bir şekilde bu iki akımın üzerinde birleştiği nokta, Kur’ân’ın kendi dilinden başka dillere çevrilmesi meselesidir.

Giriş

Çeviri, Hilmi Ziya Ülken’e (1901-1974) göre uyanış dönemlerinde en önemli etkendir ve bu dönemlere “yaratıcılık kudretini” veren unsurdur. Zira ona göre Yunan, İslâm, Batı… uygarlıklarının uyanışı hep tercüme ile başlamıştır.

Bu çerçevede geçtiğimiz günlerde ebediyete uğurladığımız merhûm Fuad Sezgin’in de (1439/2018) sıklıkla vurguladığı gibi Batı’da, Rönesans (15.-16. yüzyıl) ile başlayıp Reform (15-17. yüzyıl), Aydınlanma (17.-18. yüzyıl) ve Sanayi Devrimi (18.-19. yüzyıl) ile karakterize edilen Modern Dönem’de özellikle Arapça ve Latinceden yapılan tercümelerin çok önemli bir yer tuttuğu aşikârdır. Genel kabule göre, Batı’da reform hareketlerini başlatan kimse, 31 Ekim 1517’de Wittenberg Kalesi Kilisesi’nin kapısına astığı 95 maddelik manifesto ile Martin Luther’dir (1483-1546). Luther, meşhur bildirgede özetle; ‘kul ile Tanrı arasında hiçbir aracı bulunmaması, Kilise’nin otorite olmaktan çıkarılıp Kutsal Kitap’ın tek otorite haline gelmesi, Kutsal Kitap’ı okuma ve yorumlama konusunda Kilise tekelinin kırılıp anlama ve yorumlama imkânının herkese tanınması… gerektiğini’ söyler. Bütün bunların gerçekleşmesi için ilk adım daha önceden başka dillere çevrilmesi yasak olan İncil’in ulus dillere çevrilmesidir ki Luther’in kendisi de 1522’de İncil’i Almancaya çevirmiştir.

“Tanrı merkezli” evren anlayışından “insan merkezli” evren anlayışına geçiş süreci olarak; rasyonalizm, pozitivizm, hümanizm, ulusçuluk… gibi kavramlar ile özetlenebilecek olan modernite, İncil’i okuma ve yorumlama yetkisini tercümeler yoluyla Kilise’nin tekelinden koparmış; evvelen Protestanlığın, âhiren sekülerliğin yolunu açmıştır. Merhûm Salih Akdemir’in de (1435/2014) belirttiği gibi, Reform sürecinde İncil’in tercümesi bir rastlantı değil, son derece bilinçli ve önemli bir hâdisedir.

Osmanlı Dönemi’nde Meal Çalışmaları

Batı’da 15.-19. yüzyıllar arasında yaşanan yukarıda aktardığımız bütün bu süreçlerin yansımaları İslâm dünyasında da görülecek ve Rönesans ile birlikte Batılı düşünürlerin ve din adamlarının gündemini meşgul eden akıl-vahiy, bilim-din, devlet-din… arasındaki ilişkinin neliği, Müslüman düşünürlerin de gündemine girecektir. Somut olarak da Osmanlı’nın gerilemesinin kurtuluş reçetesi dışarıda aranacak; birbiri ardınca referansını Batı’dan alan Tanzîmât (1839), Islahât (1856) ve Meşrûtiyet (1876) ilan edilecek, ancak ‘beklendiği’ gibi gerilemeye kalıcı bir çözüm üretilemeyecektir.

Modern Dönem’de İslâm dünyasında biri, Batılı değerleri benimsemeyi, diğeri temel referanslara dönüşü amaçlayan iki yeni yaklaşım ortaya çıkmıştır. Birincisi, Batıcılık; ikincisi ise Köktencilik ya da İhyâcılık şeklinde adlandırılmıştır. Gerekçeleri farklı olsa da ilginç bir şekilde bu iki akımın üzerinde birleştiği nokta, Kur’ân’ın kendi dilinden başka dillere çevrilmesi meselesidir. Böylelikle Batıcılara göre, dînin temel referanslarını okuma ve anlama yetkisi din adamlarının elinden alınacak ve onların toplum üzerindeki hâkimiyetleri kırılmak sûretiyle toplumun sekülerleşmesinin önü açılacak; ihyâcılara göre ise çeviri temel referansları anlamanın önünü açacak, böylece geleneğin yığıp biriktirdiği bid’at ve hurâfe tortuları ayıklanabilecektir. Yani her iki akım da kendileri açısından aydınlanmanın yolunu ana kaynağa dönmekte bulmuştur. O nedenle bu dönemde Kur’ân, geçmişin belki de başka hiçbir döneminde olmadığı kadar yoğun bir çeviri faaliyeti ile karşı karşıya kalmıştır.

19. yüzyıla gelindiğinde, geri kalmışlığın nedenini de çözümünü de maârif(sizlik)te, maârif sorununun çözümünü ise yazıda ve dilde arayan Osmanlı aydınlarının, bu sorunu aşmak için yazının ıslâhını tartıştıkları, hatta bunun için dernekler kurdukları görülmüştür.

Bu doğrultuda bir başka “çözüm” önerisi de halkın içeriğini ve anlamını öğrenebilmesi için Kur’ân’ın, Türkçeye çevrilmesi olmuştur. Meşrûtiyet’in ilanından itibaren tartışılmaya başlanan konuda, Kur’ân’ın yabancı dillerden yapılan çevirileri ile hatalı çevirilerine itirazlar gelse de ‘bütün varlık âleminin tercümesi olan Kur’ân’ın tercümesinin günah olmak bir tarafa farz olduğu’, ‘manası anlaşılmayan sözlerin okunmasından bir fâide hâsıl olamayacağı ve manayı doğru anlayabilmek için Kur’ân’ın Türkçeye tercüme edilmesinin elzem olduğu ve zaten ecnebî lisanların çoğuna tercüme edilmiş bulunan Kur’ân’ın, Türkçeye tercüme edilmesinin önünde hiçbir engelin kalmadığı’ savı ileri sürülmüştür. Tarihteki ilk Türkçe Kur’ân çevirilerini 4.-5./10.-11. yüzyıla kadar götürmek mümkünse de Kur’ân’ın modern dönem Türkçe çevirilerinin Tanzîmat ile başladığı ve -meal okumanın ve/ya yazmanın değil- “mealciliğin” bir “modern dönem bid’ati” olduğu söylenebilir.

Tanzîmât Dönemi’nin (1839-1871) başlarında Ayıntâbî Mehmed Efendi’nin (1111/1699), Terceme-i Tefsîr-i Tibyân’ı ile İsmail Ferrûh’un (1255/1840), Tefsîr-i Mevâkib’i basılmış; bunu I. Meşrûtiyet Dönemi’nde (1876-1877) Gurabzâde Ahmed Sâlih (1099/1688) ile Şah Veliyyullah ed-Dihlevî’nin torunu Mevlânâ Muhammed Hayruddîn Haydarâbâdî (1294/1877’den sonra) tarafından kaleme alınan çeviriler takip etmiştir. II. Meşrûtiyet Dönemi’nde (1908-1920) ise Kur’ân’ın tamamını içeren tefsîr ve/ya mealler yazılmış olmasına rağmen, bütün olarak hiçbiri yayınlanamamıştır. Zira Meşîhat Dâiresi Teftiş Heyeti, Türkçe Kur’ân çevirisini ve bazı sûre tefsîrleri dışında yayımını yasaklamıştır.

Yeri gelmişken bu noktada bir parantez açarak geçtiğimiz günlerde yayınlanan KHK/703 madde 141, ı bendi ile Diyanet İşleri Başkanlığı’na verilen mealleri inceleme ve ‘İslam dininin temel nitelikleri açısından sakıncalı’ görülenleri toplatma ve imhâ yetkisinin ilmî ölçüler ve âdil bir uygulama şartıyla isâbetli, hatta gecikmiş bir karar olduğu söylenebilir.

Cumhûriyet Dönemi Türkiyesi’nde Meal Çalışmaları

Cumhûriyet Dönemi’ne gelindiğinde, ümmetten bir ulus çıkarmayı amaçlayan uluslaş(tır)ma çalışmalarının neticesinde, günlük dilin yanı sıra ibadet dilinin Türkçeleştirilmesi çabaları sonuç verecek ve hızla Türkçe Kur’ân çevirileri yayınlanmaya başlayacaktır. Dönem, bir kısım aydınların minarelerde, hutbelerde, ibadetlerde Türkçeyi aradıkları, “anadili” mabede sokmaya çalıştıkları siyasi ve ideolojik bir dönemdir. Örneğin, Ziya Gökalp (1924), “Vatan” şiirinde bu özlemini şu dizeleriyle dile getirecektir:


Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur,
Köylü anlar manasını namazdaki duanın;
Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur’ân okunur,
Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüdâ’nın…
Ey Türkoğlu! İşte senin orasıdır vatanın!

Musa Cârullah (1369/1949), Cumhûriyet’in ilan edildiği 1923’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne başvurup önceden hazırlamış olduğu meali Millet Meclisi şerefine yayımlamayı teklif edecek ve fakat Meclis’ten olumsuz cevap alacaktır. Ancak Cumhûriyet’in ilanını müteakip yıl içerisinde iki tercüme karşımıza çıkacaktır. Bunlar, Süleyman Tevfik el-Hüseynî’nin (1358/1939) Türkçe Kur’ân-ı Kerîm’i ile “Şeyh Muhsin-i Fânî” müstear ismini kullanan Hüseyin Kâzım Kadrî’nin (1352/1934), Nûru’l-Beyân: Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Tercümesi adını taşıyan ve aşağıda kendisinden epey söz edeceğimiz Kitapçı İbrâhîm Hilmî (1879-1963) tarafından basılan eserdir.

Kendisine TBMM tarafından bir tefsîr yazma görevi verilen Elmalılı Hamdi Yazır (1361/1942) meseleyi tartışacak ve ‘Türkçe Kur’ân olmaz’ diyecektir. Aynı şekilde bir meal yazması istenen Mehmed Âkif (1355/1936) ise mealini tamamlamış olduğu halde ‘ibadetlerde kullanılır endişesiyle’, aldığı avansı geri verip sözleşmeyi feshedecek, bilâhare yakın dostlarına ölümünden sonra mealinin imhâ edilmesi talimatını verecektir.

Cumhûriyet Dönemi başlarında Arap harfleriyle basılan diğer Türkçe tefsîr ve meal çalışmalarını da görmekteyiz. Bunlar arasında bir süre TBMM Başkan Vekilliği de yapmış olan Mehmed Vehbî Efendi’nin (1368/1949) Hulâsâtü’l-Beyân’ı ile Cemil Saîd Dikel’in (1360/1942) Kazimiriski’nin Fransızca çevirisinden yaptığı ve Ermeni asıllı Mihran Efendi tarafından yayımlanan Türkçe Kur’ân-ı Kerîm’i; ayrıca çeşitli heyetlerin çalışmaları yer almaktadır. İzmirli İsmâîl Hakkı’nın (1365/1946), daha önce Arap harfleriyle basılmış olan Maânî-i Kur’ân’ı kitapçı İbrâhîm Hilmî tarafından Latin harfleri ile de basılacak ve bu çeviri, Latin harfleri ile basılan ilk tercüme olma özelliğini taşıyacaktır. Bilahare Ömer Rızâ Doğrul’un (1370/1951) Tanrı Buyruğu ve Diyânet İşleri Reisliği tarafından 1935 yılında Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın (1360/1942), Hak Dini Kur’ân Dili basılacaktır.

Zeki Mugâmiz ve Türkçe Kur’ân-ı Kerîm Tercemesi

Zeki Mugâmiz’in Türkçe Kur’ân-ı Kerîm Tercemesi’nin serüveni aslında 1914’te başlar. Bu tercüme, yayıncısı İbrâhîm Hilmî’nin belirttiğine göre, bir “heyet-i muktedire” tarafından yapılmıştır. Bahsi geçen “heyet-i muktedire”, Hüseyin Kâzım Kadri riyâsetindeki heyet olup tercüme de Nûru’l-Beyân’dır. Sebîlü’r-Reşâd’da yayınlanan bir yazıdaki iddiaya göre gerçekte Zeki Mugâmiz’e ait olan söz konusu tercüme, yine İbrâhîm Hilmî’nin ifadesine göre İzmirli İsmail Hakkı (1365/1946) tarafından -başından sonuna kadar- tedkîk ve tashîh edilmiş ve 1926’da basılmıştır. Eserde, Kur’ân’ın Arapça metnine yer verilmemiş, tercüme yalnızca Türkçe olarak ve fakat Arap harfleriyle yayınlanmıştır.

İbrâhîm Hilmî, Osmanlı’nın son, Cumhûriyet’in ilk döneminde Mutlâkiyet, Meşrûtiyet ve Cumhûriyet devirlerini yaşamış ve kurucu ideolojiyi benimsemiş bir yayıncıdır. İbrâhîm Hilmî, Kur’ân’ın çevirisiyle ilgili tartışmaların içinde yalnızca bir yayıncı olarak değil aynı zamanda fikirleriyle bulunmuştur. “Felâketlerimizin Esbâbı” alt başlığıyla yayınladığı iki kitabında, bir yazar olarak tartışmalara katılmış ve Kur’ân’ın Türkçeye çevrilmesi gerekliliğinden söz etmiştir. Kur’ân’ın tercümesiyle kişisel olarak yirmi, yayıncı olarak da on beş senedir meşgul olduğunu ve Kur’ân’ı yalnızca Türkçe olarak basma şerefinin kendi yayınevine ait olduğunu iddia etmiştir. Ancak “mutaassıp” bir gazetenin aleyhte kampanyasıyla, “dîni çıkar aracı olarak kullananların” 1914 tarihli tercümeyi hazmedemediklerini ve zamanın hükûmetinin söz konusu çevirinin yayınlanmasını engellediğini belirtmiştir.

İbrâhîm Hilmî’nin sözünü ettiği ve çeviriye karşı kampanya başlatan gazete Sebîlü’r-Reşâd’dır. Gazete, Kur’ân’ın çevrilmesi tartışmalarıyla yakından ilgilidir ve konuyu değişik sayılarında tartışır. İbrâhîm Hilmî’nin, Kur’ân’ı tercüme ettirme çabalarını takip eden gazete, okuyucularına onun Kur’ân’ı gayrimüslim bir adama tercüme ettirdiğini duyurur. Şer’iye Vekâleti, Sebîlü’r-Reşâd’ın uyarılarını dikkate alarak Dâhiliye Vekâleti’ne başvurur ve çevirinin cüz cüz yapılan basımı durdurulur.

Yine Sebîlü’r-Reşâd’da yayınlanan bir makale, planlanan bir komployu açığa çıkarmıştır. Yazıya göre söz konusu komplo şudur: Mütercim Zeki Mugâmiz, eser yayınlanacağı zaman Müslüman olduğunu açıklayacak, böylece mühtedî bir Hristiyan tarafından çevrilen Kur’ân tercümesi dikkat çekecek ve kitaptan elde edilecek kazanç artacaktı. Gazetenin bu yazıları, Mısır’da da ma’kes bulur ve durumdan Ömer Rızâ Doğrul (1371/1952) ve Sebîlü’r-Reşâd’da çıkan yazılar aracılığıyla haberdar olan Reşîd Rızâ da (1354/1935) tartışmalara katılır. Reşîd Rızâ, Kur’ân’ı Türkçeye çeviren ilk müterciminin Zekî Mugâmiz adında Sûriyeli bir Hristiyan olduğunu, bu tercümeye basılmadan önce rastladığını ve basılmasına engel olduğunu anlatır. Hayreddîn Ziriklî’nin (1396/1976) aktardığı bilgilere göre, söz konusu mealin müellifi olduğu iddia edilen Zeki Mugâmiz, 1871-1932 yılları arasında yaşamış, Halep’te doğmuş ve eğitim görmüş, ömrünün sonlarında İstanbul’da yaşamış, Arap İlim Topluluğu ve Osmanlı Maarif Bakanlığı, Tercüme ve Te’lîf Dâiresi Üyesi, Hükûmet Matbaası Redaktörü ve Mütercimidir. Ziriklî, Mugâmiz’in dînî inancı hakkında bilgi vermemektedir. Zeki Mugâmiz ile ilgili iddialar iyice tahkîk edilmeyi gerektiriyorsa da Osmanlı Devleti Tercüme Bürosu’nda Osmanlı vatandaşı Hristiyan mütercimlerin de çalıştıkları düşünüldüğünde Mugamiz’in “Hristiyan bir meal müellifi” olması ihtimal dâhilindedir.

Osman Ergin, bu sürece ilişkin ilginç bir not düşer. Ergin, İbrâhîm Hilmî’nin 1914’te, yani I. Dünya Savaşı’nın başladığı yıl yayımladığı bu çeviri ile Osmanlı Devleti’ndeki Arap unsurların ayrılması arasında bir ilişki kurar. Ona göre bu çeviri, Arapların Osmanlı’nın Kur’ân’ı terk edip İslâm’dan uzaklaştığını ileri sürerek Osmanlı Devleti’nden ayrılmak için ileri sürdükleri bahanelerden biridir.

Modern Bir Bid’at Olarak “Mealcilik”

İster lafzî/harfî ister mânevî/tefsirî olsun, Kur’ân’ın kâmilen çevirisinin imkânı tartışma konusudur ve genel kabule göre mümkün değildir. Bu nedenle Elmalı (1361/1942) merhûmun, te’vîl ile aynı kökten türeyen ve “eksiği ile ve mefhûmen aktarım” anlamına gelen meal terimini tercih ve meşhûr ettiği malûmdur. Mealin bir yorum, teknik ifadesiyle bir tefsîr biçimi olduğu da kabul edilecektir. Sözü kısa ve özlü söylemek, hele de Kur’ân gibi mûciz ve mu’ciz bir kelâmı meal formunda vecîz ifade etmek çok zor olsa gerektir. Kısacası meal yapmak tefsîr yapmaktan daha zordur ve/ya daha çok emek gerektirir.

Öte yandan mütercim, başka bir ifadeyle müfessir açısından meal bir sonuç, okuyucu açısından ise başlangıçtır. Bu da anlam birliğinin sağlanamaması problemine neden olmaktadır. Mütercim/Müfessirin bütün bir tefsîr malûmâtını imbikten geçirerek damıttığı özlü söyleyişin, okuyucunun anlam dünyasında aynıyla karşılık bulmasını ve aralarında eşzamanlı bir anlam birliği oluşmasını beklemek zordur. Bu, ancak okuyucunun sağlam bir altyapıya ve bütün mevzû bahis malûmâta sahip olmasıyla mümkündür. Buna rağmen dînî çevrelerde sıklıkla vurgulanan ‘meal okumanın gereksiz, zira faydasız hatta -yanlış anlamaya sebep olabileceği endişesiyle- zararlı olduğu’ tezi doğru değildir. ‘Eksik ve/ya yanlış anlamanın hiç anlamamaktan daha doğru olduğunu’ savunmak da Anlambilim açısından doğru olmasa gerektir. Zira bir yandan hidâyet, nûr, furkân, rahmet, diğer yandan da uyarı olan hak kitap Kur’ân’ın, kendisini uzun süre yanlış anlamaya izin vermeyeceğini peşînen kabul etmek gerekecektir. Basit ifadesiyle ‘yanlış anlam(a) Bağdat’tan döner.’ Eksik ve yanlış da olsa anlama çabasının, Kur’ân ile hiç anlam ilişkisi kurmamaktan daha değerli ve saygıya lâyık olduğu savunulabilir.

Meal okumak başka; dîni ana kaynağından öğrenmeye ve “ilhâmı doğrudan doğruya Kur’ân’dan almaya” niyetlenen ve neo-selefî damarın beslediği köktenci ve ihyâcı harekette zaman zaman görülen “Mealcilik” ise başkadır. Zira mealcilerin tezi, “Kur’ân’ı Kur’ân’dan anlamaya” ve/ya diğer bir söyleyişle kendilerine en çok atıfta bulundukları İbn Teymiye (728/1328) ve talebesi İbn Kesîr’de (774/1372) ifadesini bulan “en güzel tefsîr biçimi olan Kur’ân’ın Kur’ân’la anlaşılması ve yorumlanmasına” dayanır. Elbette Kur’ân’ın ilk müfessirinin yine kendisi olduğu (Kıyâmet 75/19) kabul edilebilir. Zira Kur’ân’ın bir kısmı, diğer bir kısmını tefsîr eder. Buna göre Kur’ân’ın mecâz, garîb, mübhem, vücûh-nezâir, müterâdif ve ezdâd kelimeleri ile müteşâbih, mücmel, umûmî-husûsî, mutlak-mukayyed ve neshe konu âyetleri yine Kur’ân ile tefsîr edilir. Kur’ân’ın Kur’ân’la tefsirinin bir nazariye değil, bizzat Hz. Peygamber’in (sas) öğrettiği bir uygulama olduğu söylenebilir ve onun mesela Fâtiha Sûresi’nde geçen “nimet verilen kimselerle” ilgili olarak Nisâ 69. ayete; yine En’âm Sûresi 82. ayetindeki “zulüm” kavramı için Lokmân Sûresi 13. ayetteki “şirk” kavramına göndermede bulunduğu hatırlanabilir. Yani tefsîrin nesnesi olarak “müfesser” olan Kur’ân, aynı zamanda öznedir, “müfessirdir”. Ancak tefsîr de İslâm da sadece Kur’ân’dan ibaret değildir. Buna rağmen “Kur’ân Kur’ân’a yeter” diyen mealciler, Arapçaya vâkıf olmadıkları için klasik tefsir kaynaklarını bir anlamda gereksiz görecek ve kaderin bir cilvesi olarak tercümeye gerek duyacaklar ve böylece derin bir çelişki yaşayacaklardır. Ve neticede “Kur’ân Kur’ân’a yeter” formülasyonun “Kur’ân yeter” şekline bürünmesi uzun sürmeyecektir. Tevhid hassasiyeti ve şirkten uzak durmak adına, dinde Kur’ân dışındaki her şeyi gereksiz görmek şeklindeki aşırı tenzihçi ve tefrîtçi yaklaşımın yol açacağı bir başka çelişki de -tabiri caizse- ifratçı bir “Kur’ânperestlik” olacaktır. Bu anlayışa göre, Kur’ân anlaşılması kolay bir kitap (Kamer 54/17, 22, 32, 40) olup onda hidâyete ulaştıracak ve sahih bir dinî ve ahlâkî kimlik oluşturacak “her şey” vardır. O nedenle Kur’ân dışında bir kaynağa ihtiyaç yoktur. Zira Kur’ân’da her şey tebyîn (Nahl 16/89) ve tafsîl edilmiştir (En’âm 6/154).

Mealcilerin bir başka tezi de ‘Kur’ân’ın anlaşılmadan okunmasının faydasız olduğu’ iddiasıdır. Bu iddia aslında zımnen “okunması ibâdet olan” Kelâmullah’ın ontolojik husûsiyetini tartışmaya açmak ve anlaşılmak için çeviriye yani ‘insan sözüne’ muhtaç olduğu anlamını ihsâs eder. Hâlbuki “(A)rapça Kur’ân” herhangi bir çeviriye gerek olmadan da kalplere nüfuz eder (Enfâl 8/2). Zira ilâhî olan (Kur’ân) beşerî olan(çeviri)a mutlak hâkimdir. Daha çok Türkiye İslamcılığının bir formu olan Mealcilik, ülkemizde “toplumcu tefsîr” akımının önemli temsilcilerinden şehîd Seyyid Kutub’un (1386/1966) fî Zılâli’l-Kur’ân’ının çevirisiyle yaygınlık kazandı. İdama mahkûm edilen merhûm Kutub’un tefsîrinde kullandığı ve ‘Kur’ân günümüze ne söyler’ temel sorusunun cevabı etrafındaki çarpıcı toplumcu üslûbu, “bağımsız”, “entelektüel” ve “devrimci” olarak adlandırılan İslâmcı gençlik üzerinde çok etkili oldu.

Mısır damarına ilâveten süreç içerisinde Seyyid Ahmed Han (1315/1898) ve Hint Alt Kıtası Kur’âniyyûn Ekolü’nden etkilenen bu hareket Kur’âncı ve/ya Mealci olarak anılacaktı. Bu kesime göre ‘Kur’ân’da her sorunun çözümü ve cevabı vardı’ ve dîni ‘yegâne kaynağı’ olan Kur’ân’dan öğrenmek, geleneğin önümüze yığdığı bid’at ve hurâfe tortularını ayıklama fırsatı sunacaktı.

Ancak başlangıçta iyi niyetli “görünen” geleneğin tasfiye edilmesi çalışmalarının sınırının Hadîs ve Sünnet’e dayanacağı ve farz ibadetleri tatbîk için bile Sünnet’e ihtiyaç olmadığı iddiası öngörülememiş olacaktı. Bu, Kur’ân’ı teblîğ, tebyîn ve tatbîk ile görevlendirilmiş ve Kur’ân’ın “ilk ve tabîî müfessiri” Hz. Peygamber’in (sas) devre dışı bırakılması demekti. Kur’ân’ı yorumlama tekelini ulemânın elinden almak isteyenlerin bu işi Hz. Peygamber’e kadar vardıracağı elbette hesâb edilememişti. Ancak sonraki aşamada sınır burada durmayıp hermenötik ile “metni” anlama yetkisi Allah’tan bile alınmaya çalışılmıştı. Bu ise Deizm’de son bulacak olan dînin sekülerleşmesi sücecini başlatmak demekti. Üstelik bunun Kur’ân tabiri ile “hevânın Tanrı edinilmesi” (Furkân 25/43; Câsiye 45/23) noktasına varacağı açıktı.

Sonuç Yerine

Modern dönemde kaleme alınan meallerin; ‘daha çok tefsîrî nitelikte (meal-tefsîr) olduğu, henüz bir tarz ve yönteme sahip olmadıkları, ehil kimseler tarafından yapılmadıkları, ulusçuluk ideolojisinin gölgesinde devletin resmî bakış açısına dayandıkları, bir kısmının ticârî amaçlar için yapıldığı …’ söylenebilir. Bu çevirilerin hedef dil yani Türkçe bakımından eleştiriye tâbi tutulmaları ise ilk örnekler olmaları ve kendilerinin önünde örnekler bulunmaması, yeni bir dil ve zihniyet inşâ edilmeye çalışılan ‘geçiş döneminde’ yazılmış olmaları… göz önüne alındığında, bu durum tolere edilebilir.

Ayrıca bazı mütercimlerin Hristiyan olması ihtimâli, Cemil Saîd’in çevirisinin Fransızcadan yapılıp üstelik de Ermeni bir yayıncı tarafından basılmış olması nedeniyle; ‘masûmiyetlerinin’ tartışılması doğal karşılanmalıdır. Modern bir bid’at olarak nitelendirilebilecek Mealcilik, başlangıçta iyi niyetli olarak çıktığı geleneğin tahkîk edilmesi yolunda sınırı ne yazık ki Hadîs ve Sünnet’in tasfiyesine, Kur’ân yorumunda Hz. Peygamber’in (sas) devre dışı bırakılmasına dayandırmış; hatta hermenötik ile murâd-ı ilâhîyi değil fehm-i insânîyi öncelemiş ve “Kur’ân metnini” anlama yetkisinin Allah’tan bile alınabileceğini tartışmaya açmıştır.

Gerek geçmişteki ve gerekse günümüzdeki tartışmaların, insanların çeviriler yoluyla ilâhî mesajın mana ve hedeflerini öğrenmelerini gereksiz görme çabalarına dayanak yapılmasının doğru bir yaklaşım olmadığını söylemek iz’ân ve insaf gereğidir. Zira -bize göre- bid’at olan meal okumak ve/ya yazmak değil, mealciliktir.

Cevap Yazın