Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Cumartesi, Kasım 28, 2020

İslam Hukuk Düşüncesinde Adalet ve Liyakat

Adalet ve liyakat dendiğinde hemen aklımıza adalet sistemi gelse de İslam hukuk düşüncesinde bu kavramlar, sorumluluk söz konusu olduğunda, sivil ya da kamusal hayatın her alanını kuşatacak derecede mühim kavramlardır. Ve bazen bunlardaki bir kusur veya eksiklik geri dönülmez hatalara yol açabilecektir.

“el-Adlü esâsü’l-mülki/Adalet mülkün temelidir”

Bir dilde ya da kültürde, bir şeyi ifade etmek üzere ne kadar çok kavram kullanılıyorsa o hususta derin bir tefekkür ve hassasiyet var demektir. Gerçekten de dünya kültürlerine bakıldığında hangi yörede ne tür meslekler gelişmişse o mesleklerle ilgili kavramlarda bir zenginliğin olduğu görülür. İslam hukuk düşüncesinde ise adalet ve liyakat vurgusu ön plandadır. Bir işin başında bulunacak kişinin adil ve liyakatli olması da öyle. Esasında adalet, Allah’ın sıfatlarından birisi olup kâinattaki her şeyin denge içerisinde işleyişini ifade eder. Gerek yerin ve göklerin düzeni, gerek devlet ve millet işleri, gerekse insan ve toplum ilişkileri adalet ile yürür. Adaletin eksik ya da bozuk olduğu hallerde, hiçbir şey yerli yerinde işlemez.

Adalet, ifrat ve tefritten uzak olmak, bir başka ifade ile denge içerisinde, işleri yürütmek anlamına gelir. Adil kimse, verdiği kararlarla ya da hükümlerle toplum içerisinde hoşnutluk doğurandır. Kişinin âdil olmasının en büyük göstergesi ise bir hak söz konusu olduğunda hiç hata yapmaması değil, aksine doğrularının yanlışlarından daha fazla olmasıdır. İnsanın haktan uzaklaşması, zulme ve yanlışa meyletmesi sonucunu doğuracaktır. Liyakat ise kişinin işe uygunluğu ile alakalı olup, o kimsenin söz konusu alandaki becerilerini ve yatkınlığını ifade eder. Peygamberimiz işleri, ehline vermemizi öğütlemiş, Hz. Ömer ise adaleti mülkün temeli ilan ederek, varoluşun esas dinamiğini veciz bir şekilde ifade etmiştir. İslam hukuk düşüncesinde mülk kavramından sadece maddi varidat anlaşılmaz. Siyaset, devlet yönetimi ve toplum idaresi de mülk kavramı ile ifade edilir. Mülk yerine kimi zaman devlet kavramı da kullanılır.

Liyakat sahibi olabilmek için kişinin kendisini önceden donanımlı hale getirmesi gerekir. Yani liyakatin arandığı yerde kervan yolda düzülür mantığı geçerli olmaz. Adalet ise bir işi ya da görevi üstlendikten sonra onu, dengeli ve hakkaniyete uygun yürütmekle alakalıdır. Adalet ve liyakat ancak âdil ve liyakatli insanlar eli ile gerçekleştirilebilir. O nedenle insanımızı adalet ve liyakat bilinci ile yetiştirmek son derece önemlidir. Adalet ve liyakat hem dünya hem de ahiretimiz açısından hayatımızın tam merkezinde yer alması gereken temel kavramlardır. Zira adil olmayan zalimliğe, liyakat sahibi olmayan ise beceriksizliğe ve başarısızlığa mahkûmdur. Adalet ise dengeli tutum demektir. Her iki kavram da zihnin dar kalıplarına sığmayacak kadar geniş anlamlara sahiptir.

Adalet ve liyakat dendiğinde hemen aklımıza adalet sistemi gelse de İslam hukuk düşüncesinde bu kavramlar, sorumluluk söz konusu olduğunda, sivil ya da kamusal hayatın her alanını kuşatacak derecede mühim kavramlardır. Ve bazen bunlardaki bir kusur veya eksiklik geri dönülmez hatalara yol açabilecektir. Tıp söz konusu olduğunda, hasta hakkında karar verecek doktorda, hazık yani işinin ehli ve Allah korkusuna sahip olma vasfı aranır. Hüküm, o kimselerin beyanına göre verilir. Onların hatası sıradan bir hata gibi kabul edilmez. Atasözlerimizden birisinde bu durum ne güzel ifade edilmiştir: “Yarım hoca dinden, yarım doktor candan eder.” Dolayısıyla dinin ve insan hayatının söz konusu olduğu yerde liyakat çok daha önemlidir. Oysaki günümüzde alanında otorite olan hekimlerin ve din adamlarının aksine, ehil olmadıkları halde büyük ölçüde toplum içerisinde dikkat çekmek veya daha başka maksat gütmek adına gerek tıp gerek din temalı konuşmaların liyakate dayandığını söylemek hiç de mümkün değildir. Zira liyakat, sorumlu davranmayı da beraberinde getirir. Toplumsal bir varlık olan insanın, hayat içerisindeki durumuna göre adil ve liyakat sahibi olması vasfı aranır. Bir baba, ailesine karşı adil olmak zorundadır. Bu nedenle ailenin kuruluş aşamasında, evlenecek çiftlerin arasında ileride bir sorunla karşılaşmamak adına denklik aranır. Dolayısıyla adalet ve liyakat kavramları hayatın her alanında her daim var olan kavramlardır. Bu kavramlar, hukukî olduğu kadar ahlaki yönü de olan kavramlardır. İş sahibi kişi, çalıştıracağı bir kimse hakkında onu ehil zannederek yanılabilir ve onu bir işe layık görebilir. Erdemli olan bir kimse kendisinde o vasıfların olmadığını biliyorsa karşı tarafın güveninden dolayı ona teşekkür ettikten sonra kendisinde söz konusu liyakatin olmadığını ifade ederek o işten affını istemesi gerekir. Oysaki günümüz dünyasında bu türden erdemli davranışlara rastlamak neredeyse imkânsız. Tam aksine insanlar, kendilerinde olmayan pek çok vasfı özgeçmişlerine ekleyerek, kendisini olduğundan çok daha fazla göstererek pay kapma ya da rızık (!) temin etme çabasına girişmektedir.

Günümüzde adalet ve liyakat dendiğinde öncelikle siyaset ve adalet müesseseleri akla gelmektedir. Doğrusu bu alanda istihdam edilenlerin, her daim toplum önünde ve toplum adına hizmet ettiklerinden dolayı bilinçli olarak en ufak bir yanlış veya kötü uygulamada bulunma hakları yoktur. Her iki kesimin de sürekli kendisini muhasebe etmesi, yanlışları varsa bundan derhal dönmesi ve töhmet/şaibe içerecek ilişkiler içerisine girmemesi esastır. Bununla birlikte adil davranma ve liyakat esasına göre hareket etme, sadece kanun adamları ve siyasilerle sınırlı bir hususiyet değildir. Herkes kendi konumuna göre, adil davranmak ve işlerini liyakate uygun bir şekilde yapmak mecburiyetindedir. Çünkü Allah, adaletli davranmayı, kulları arasında ayırım gözetmeksizin herkese emretmektedir. Adalet ve liyakat prensibinin hayatımızda yoğun olarak yer aldığı bazı alanlara aşağıda temas edeceğiz.

Din ve toplum ilişkileri alanında adalet ve liyakat: Dinin hayatımızda yer aldığının en büyük göstergesi amelî hayattır. Sözün amele dönüşmediği bir dindarlık, kuru bir iddiadan ibaret kalacaktır. Günümüz Müslümanlarının belki en büyük açmazlarından birisi, sözü ile davranışları arasındaki korkunç mesafedir. Söylemde olan pek çok erdem ve fazilet maalesef pratik hayatta yer almamaktadır. Bu ise günümüz Müslümanını, iddia ettiği dindarlık açısından tartışmalı hale getirmektedir. Oysaki Peygamber efendimizin tarif ettiği Müslüman öyle bir kimsedir ki diğer insanlara güven telkin eder ve kimse ondan en ufak bir tehlike beklemez, ondan kendisine bir zarar gelebileceğini asla aklının ucundan bile geçirmez. Bu yönüyle din ve toplum ilişkilerine bakıldığında bir Müslüman, ibadeti ile olduğu kadar, finansal ilişkileri ve komşuluk ilişkileri ile de adalet ve liyakat esası üzerine hareket eden medeni bir varlıktır.

İslam hukuku kaynaklarına baktığımızda bu uygulamanın bütün detaylarını görürüz. Her şeyden evvel arkasında beş vakit cemaatle namaz kıldığımız imamın, adil bir kimse olması gerekir. Burada adaletten kasıt, dini ve dünyevi hayatını dengeli yaşama, kötülükten, günahtan ve haksızlıktan sakınma durumudur. Aynı şey devlet adına vergi ya da zekât toplayan memurlar için de geçerlidir. Çünkü bunlar, devlet adına görev yapan kimseler olduklarından, emanet bilinci ile hareket etmeleri gerekir. Bu gibi kimselerin seçiminde temel kıstas, adil olmaları ve yaptıkları işte liyakat sahibi olmalarıdır. Benzer şekilde toplumu ilgilendiren hususlarda bilgisine itibar edilecek kimselerin adil ve liyakat sahibi olması gerekir. Bunun en tipik örneği, ramazan hilalinin gözetlemesini yapacak kişiler ve onların verdikleri habere itibar edilip edilmemesi halidir. Her ne kadar günümüzde ramazan hilalinin tespitinde yegâne yol hilal gözetlemek olmasa da bizim temel vurgumuz hilalin gözetlenip gözetlenmemesinin dini bir zorunluluk olup olmadığına değildir. Aksine bir kimse tarafından toplumun geniş kesimine yönelik bir haber veriyorsa bunun iyi tetkik edilmesi, haberi veren kimsenin o hususta liyakatli ve adil olup olmadığının kontrol edilmesinedir. Bugün spekülasyonlarla toplumların ve ekonomilerin nasıl sarsıldığının, itibar suikastları ile nice insanların, toplumların hatta devletlerin geleceğinin yok edildiğini canlı şahitleriyiz. Hâlbuki İslam’ın bu konuda adalet ve liyakat şeklinde ön plana çıkardığı basit uygulamalara itibar edilmesi halinde, belki de pek çok problem başlamadan bitmiş olacaktır. Belki ilginç bir örnek olacak ama İslam hukukçuları gündelik hayatında adil olmayan bir kimsenin, suların temiz olup olmadığı ile ilgili haberine itibar edilip edilmeyeceğini bile konu edinmişlerdir. Zira söz konusu kişinin kötü niyetle toplumu yanıltması söz konusu olabilir. Aslında bu husus bizce göz ardı edilse bile arkasında yatan devasa ekonomik getiriler hesaba katıldığında, ne derece mühim olacağı anlaşılacaktır. Günümüzde pek çok doğal su kaynağı şu ya da bu şekilde içilemez algısı ile halkın istifadesinden uzaklaştırılırken, plastik kaplardaki sular çok daha masummuş gibi soframıza dâhil edilmektedir. Denizlerimizin dahi özel müteşebbislerce plaj adı altında aynı muameleye tabi tutulduğunu ve bunun üzerinden devasa haksız kazançlar elde edildiğini unutmamalıyız.

Maddi varlıklarla ilişkiler alanında adalet ve liyakat: Tarih insanın, mülke sahip olma, onu elinde tutma ve dilediğince hükmetme mücadelelerinin en büyük şahididir. Karun da bir örnektir, Hz. Süleyman da. Mülkün adalet ve liyakatten uzak bir şekilde hâkimiyet alanında tutulması kişiyi, maddenin esiri haline getirecektir. Oysaki madde yönetmek için değil, yönetilmek için vardır. Günümüz insanının en büyük açmazlarından birisi de bu dengeyi sağlayamadığından dolayı maddenin esiri haline gelmiş olmasıdır. Paranın her şeyi yaptığını düşünen modern zamanın insanı artık para için her şeyi yapar hale gelmiştir. Hâlbuki maddenin ve sahip olunan mülkün de önünde yer alan çok daha önemli şeyler vardır. İnsanın bizzat kendisinin ve sağlığının önüne hiçbir şey geçemez. Kanuni derki: “Halk içerisinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.” Adaletten yoksun bir mülkiyetin elde edilmesi ve yönetilmesi ancak zulümle söz konusu olabilir. Oysaki zulüm ve zalimlik, Allah’ın en çok yerdiği iki kötü haslet olup, asla Müslümanın gönül dünyası ile bağdaşmayacak kötülüklerdendir.

Kadın ve çocuklarla ilişkiler alanında adalet ve liyakat: Bugün toplumsal ve hukuksal dengelerin sarsıldığı kesimlerin başında maalesef aile hayatı gelmektedir. Oysaki İslam hukuk düşüncesinde kadın ve çocuklar aile içerisinde erkeğin muhafaza etmek zorunda olduğu, Allah’ın bir emaneti olarak varlığını sürdürür. Erkek onların maddi ve manevi ihtiyaçlarını kendi gücü nispetinde karşılamak zorundadır. Kadının ve çocuğun kendi şahsi mal varlığı olması halinde bunlardan aile için zorunlu harcama yapmak mecburiyeti yoktur. Bir başka ifade ile evin reisi, eşinin ve çocuklarının mallarına zorla el koyamaz. Gönül hoşnutluğu ile verilenler başka. Oysa günümüz dünyasında kadın, erkek, çocuk hep birlikte maddi kazanç uğruna çalışmasına rağmen kazançların kime gittiği belli olmamaktadır. İslam’da zengin kadının, fakir olan eşine zekât verip veremeyeceğinin bile hukukçular tarafından incelenmiş olması, kadının servetinin bizzat kendi şahsına ait olduğunun en büyük göstergesidir. Dahası Peygamber efendimizin, eşi Hz. Hatice’nin mallarını yıllarca onun adına ticaret yoluyla değerlendirdiği göz önündedir.

Dolayısıyla kadınların veya çocukların gerek şahısları gerekse malları ile alakalı bir velayet ya da vesayet durumu söz konusu olduğunda, veli veya vasilerin adil ve liyakat sahibi olmaları son derece önemlidir. Bir baba ya da anne, çocukları arasında da adil davranmalı, onların arasında hakkaniyete uymayacak şekilde mal bölüşümünde bulunarak çocuklarını birbirine düşman etmemelidir. Kadınlar ve çocuklar, İslam’ın hassasiyetle üzerinde durduğu ve mağduriyetlerine asla rıza göstermediği iki kesimdir. Nitekim bu husus veda hutbesinde şöyle ifade edilir: “Ey İnsanlar! Kadınların haklarına riayet etmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah’ın emaneti olarak aldınız. Ve onların namuslarını ve ismetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz. Sizin, kadınlar üzerindeki hakkınız; onların aile şerefini koru, malları ve evlerinizi sizin hoşlanmadığınız hiç kimseye açmamaları, çiğnenmemeleridir… Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları; örfe göre her türlü giyim ve yiyeceklerini temin etmenizdir… Çocuk, kimin döşeğinde doğmuşsa, ona aittir.”

Yargısal alanda adalet ve liyakat: Adalet ve liyakatin en çok arandığı ve aranması gerektiği yer, yargısal alandır. Adalete güvenin sarsıldığı bir yerde toplum, kokuşmuş ve çöküşe yönelmiş demektir. Yargı sistemi İslam hukuk düşüncesinde, mazlum ve mağdur üretmeye asla müsaade etmeyecek şekilde düzenlenmiştir. Bu sistem içerisinde yargılama işini yürütenlerin adil ve liyakatli olmaları yanında, hüküm tesisinde kendilerinin yardımına başvurulan şahitlerin de adil ve hakkaniyete uygun kimseler olması şartı aranır. Yargı alanında görev yapan kimsenin şaibeden uzak bir hayatının olması yanında, hukuk bilgisi ve olaylara vukufiyet bakımından da tam donanımlı olması gerekir. Davanın seyrini etkileyebilecek en ufak bir kusur olması durumunda dahi karar vermeyi erteleyerek, şahsından kaynaklanan bir yanlışa düşmemesi gerekir. Örneğin, hâkim öfke, kızgınlık, hastalık, dalgınlık… vs. şahsi zaaf hallerinde hüküm vermeyi erteler. Kendisi kesin veya kesine yakın delillerle, bunların yokluğunda şahitlerin şehadetleri ile hüküm verir. O nedenle mahkemelerde şahitlik yapacak kimsenin, adalet vasfına sahip olup olmadığının tespiti son derece mühimdir. Yalancı, sahtekâr, hain… vs. kimselerin şehadetine karşı hakimin son derece dikkatli olması elzemdir.

Netice itibarı ile adalet ve liyakat, sadece bizim mağduriyetimiz söz konusu olduğunda dile getirdiğimiz veya kendimizden değil de başkalarından beklediğimiz hasletler olmayıp, herkes için her zaman hayatın içerisinde olması gereken iki temel kavramdır. Bir Müslümanın hayatı, adalet ve liyakat esasına göre işlemelidir. Layık olmadığımız bir şeye asla talip olmamalıyız ama liyakat sahibi olmayanların da bizi ve toplumu ifsat etmesine rıza göstermemeliyiz. İslam’ın, Müslümana kazandırdığı en önemli özelliklerden birisi de dünyada yaptıklarının ahirette hesabını vereceği inancıdır. Bu dünyada insanları kandırsak ve hakkımız olmadığı halde bir şeyi elde etsek dahi onun cezasını ahirette mutlaka çekeceğimiz inancıdır.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir