Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Çarşamba, Temmuz 1, 2020

Said Halim Paşa ve Nurettin Topçu’da Demokrasi Eleştirisi

“Hiçbir rejim kendiliğinden mutlak surette ne iyidir ne de fenadır. Esas olan, onu kullanacak insanın ruh yapısıdır. İyi niyetli olunmazsa, demokrasiden, başka rejimlerden doğacak bütün fenalıkların doğması beklenebilir (…) Batı’da XVIII. asrın, bizde geçen asrın sonlarından beri demokrasi, cemiyet için bir nevi dünya cenneti olarak tasarlanmış ve insanlığın mukaddes hayali halinde karşılanmıştı. XX. asır, demokrasiyi bir din gibi benimsemiş bulunuyor. Zira bu rejim, eski monarşilerin zulmünü asırlarca çeken insanlığın kurtarıcısı olmuştur” (Topçu, 1998: 119).

Türkiye’nin son iki yüz yıllık düşünce birikimi, devlet algısını Batı’da geliştirilen iki ideolojik katman üzerinden açıklama çabası içindedir. İlk katmanda aydınlar, “sosyal”, “sosyalist”, “liberal”, “korporatist”, “nasyonal/ulusçu” ve “İslâmî” devlet önerileri geliştirdiler. Toplumsal yapıyı siyasal teşkilatların kurduğu uzamla (evren-mekân) belirlemeye yöneldiler. Bu birinci katmanla ilgili tartışmalar devletin yaslanacağı sosyal sınıf/etnisite/inanç veya zümrenin belirlenmesine dair bir ideolojik arayışın ürünüydü. İkinci ideolojik katmanda ise aydınlar Türk toplumunun kültürel tarihinin modern zamanlarda siyasallaşmasını programlaştırmaya çalışırken hangi metotlarla hareket edilmesi gerektiğini tartışmaktaydı.

Meclisin nasıl oluşturulacağı, temsilcilerin görev ve sorumlulukları yine Batılı devlet teorilerinin mehaz alınmasını gerektiriyordu. Bu yaklaşım, örneğin, “milliyetçi devlet teorisi”nin siyasal kurgulamayı “cumhuriyetçi veya demokrat” kodlarla gerçekleştirmek zorunda kalmasına yol açmaktadır. Benzer şekilde Türkiye’de İslâmcılık düşüncesi de Batılı siyasal toplum nazariyelerinin asr-ı saadet devri uygulamalarında benzeşlerini bulma cehdiyle zuhur etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında ve sonrasındaki sahabe tatbikatında görülen “meşveret-şura” ilkesinin, Batı’dan gelen “meşrutî idare-meclis” fikriyle izah edilmesi de “benzetme çabası”na örnek olarak zikredilebilir. Âtıf Efendi’nin bu benzeştirmeyi yaptığını görmekteyiz: “Bilumum tebaanın bir arada içtimaları müteazzir olduğundan bu içtima ve bu müşavere bizzarure vükelayı millet ve ukelâyı ümmet ile olmak lâzım gelir ki işte bu da zamanımızda ahali tarafından bi’l-intihab gönderilen mebuslar ile vukubulmaktadır” (Kara, 1994: 168). Oysa gerek “Dört Halife” döneminde gerekse kadim Türk devlet geleneğinde Âtıf Efendi’nin meclisin gerekçesi olarak ileri sürdüğü “bilumum tebaanın içtimaı” şeklinde bir anlayış ortaya çıkmamıştır. Hz. Ebûbekir, namaz kıldıramayacak derecede hastalanınca ölümünün yaklaştığını anlamış, Hz. Ömer’i namaz kıldırmakla görevlendirmiştir. Daha sonra bazı sahabilerin görüşlerini alıp Hz. Osman’a bir ahitname yazdırarak Müslümanlara Hz. Ömer’i kendi yerine halife olarak bırakmayı uygun gördüğünü açıklamış, onlar da itiraz etmeden Hz. Ebûbekir’in kararını kabul etmiştir. Böylece Hz. Ömer, hiçbir ihtilaf vuku bulmadan halife seçilmiştir (Hançabay, 2014: 376). Hz. Ömer de suikast neticesi yaralanınca insanları toplamış, altı kişinin ismini vererek “Bu konuda Hz. Peygamber’in kendilerinden razı olarak vefat ettiği şu altı kişiden daha ehil kimse var mıdır? Eğer bana tabi olursanız gelin bu işi onlara verelim. Onlar da kendilerini buna tayin etsinler” demiş, halkın onayını aldıktan sonra ‘şura’yı ve üyelerini bu işe tayin etmiştir. Bu şuranın kararıyla Hz. Osman halife seçilmiştir (Hançabay, 2014: 379). Eski Türk devlet geleneğinde de Kağan’ın seçilmesi sınırlı katılımlı kurultayda gerçekleşir: “Devletin ileri gelenleri bir araya gelerek kurultay topladılar (…) en bilge Işbara’dır dediler ve onu tahta çıkardılar” (Ögel, 2016: 91). Bahaeddin Ögel’in anlatımına göre Türk hakanı Mete’nin yanındaki “kurultay”, bir çeşit meşveret meclisine benzemektedir. Toplantı, danışma ve görüşme vardır. Ancak son söz Mete tarafından verilmektedir (Ögel, 2016: 99). Anlaşılacağı üzere Dört Halife dönemi siyaset düşüncesi de eski Türk devlet geleneği de “demokratik temsille oluşturulmuş parlamenter sistem” değildir.

Said Halim Paşa’ya göre de siyasî rejim, ancak milleti temsil suretiyle gerçekleşmelidir. Fakat sınıfların oluşmadığı, sınıf adına rekabetin yaşanmadığı, sosyal gaye ve meyillerin herkes için aynı olduğu bu temsil usulünün Batı’dan farklılık taşıması gerekmektedir: “İslâm toplumunda tatbik edilecek olan milleti temsil usulünün, gayesiyle, kendisini meydana getiren kuruluşlarıyla velhâsıl hakları ve imtiyazlarıyla, Batı’dan farklı olması mecburidir (…) Milletin vekilleri, üstünlük sağlamak veya hüküm etmek maksadıyla birbirine girmeyecekler, ortak gayelerine hizmet için yekdiğerine yardıma koşacaklardır. Hükümet üzerindeki murakabelerini ihtiras, haset, kin, rekabet gibi hislerden uzak kalarak yerine getireceklerdir (…) Bu meclisin sahip olacağı hak ve imtiyazlar, onun, hükümeti en geniş, en mükemmel, en tesirli ve gerçek bir şekilde denetlenmesini sağlayacak; fakat onu, kanun yapmaya tek yetkili kılmayacaktır” (Said Halim Paşa, 1991: 272-273).

Türkiye’nin tarihsel geçmişinde ancak 1946’ya kadar geriye taşıyabildiği “demokrasi” Batı’da da eleştiriye tabi tutulmaktadır. Jacques Ranciére’e göre demokratik toplum, iyi yönetime ilişkin şu ya da bu ilkeyi desteklemek için ortaya konmuş bir fantezi resminden başka bir şey değildir. Demokrasiyi temsili yönetim biçimi olarak kabul etmek tarihte çok yenidir. Aslında temsil, kökeni itibariyle, demokrasiye karşıt bir şeydir. Fransız devriminin kurucu babaları, temsili, seçkinlerin iktidarı halk adına fiilen kullanmak için araç olarak gördüler. 19. yüzyılın başında Fransız temsilcileri seçme hakkı, ulusun en iyilerine, yani sadece üç yüz Frank vergi ödemeye gücü yetenlere tanınarak temsili demokrasi uygulanmıştı. Benjamin Constant, “Doğrudan seçimler yegâne gerçek temsili hükümeti kurar” derken oy verme hakkına sahiplerin sayısının düşük tutulduğu seçimleri kastetmişti. Başka bir ifadeyle, temsil asla nüfus artışını telafi edecek bir sistem olarak icat edilmedi. Tam anlamıyla demokratik yönetim diye bir şey yoktur. Yönetimler daima azınlık tarafından çoğunluk üzerinde uygulanır (Ranciére, 2014: 60-61). Ranciére’in bu eleştirisi, yukarıda görüşlerine yer verdiğimiz Âtıf Efendi’nin şura hakkında “bilumum tebaanın içtimaı” yaklaşımının da “ütopya” olduğunu ortaya koyar. Osmanlı son dönem aydınları Batı’dan aktardıkları siyasal kavramlarla “devlet eleştirisi”nde bulunmuş, referans verdikleri siyasal kurum ve kavramları tahkik etmemişlerdir. Ranciére, kitabında “cumhuriyet” ile “demokrasi”nin bağdaşmadığını ifade etmektedir. Nurettin Topçu, kendisinden önceki aydınların aksine “devlet” eleştirisi yapmadığı gibi, Batı’dan aktarılan kavramların karşısında da objektif bir tutum geliştirmiştir. O’na göre “Batıdan gelen her fikir gibi, demokrasi bizde halka ‘âmentü’ halinde ezberletildi. Tenkit ve münakaşa edilmedi. Bünyemize uygunluğunun şartları üzerinde düşünülmedi. Hukuk ve ahlâk yönünden tahlili yapılmadı. Değeri hakkında itirazlar yapılıp cevapları aranmadı. Bir kelime ile üzerinde düşünülmeden körü körüne benimsendi” (Topçu, 1998: 119). Topçu’ya göre “Türkiye’nin kurtuluşu, liberal ekonomi esasına dayanarak milletimizin tarihî ve geleneksel devlet anlayışını gömmeyi gaye edinen bir demokrasi rejimiyle değil devrin umumî idare çerçevesine uygunluğu zorunlu görünen şekli ne olursa olsun içinde otorite ve mesuliyet ruhunu yaşatabilecek bir devletin varlığa çıkmasıyla başlayacaktır” (Topçu, 1998: 114). Topçu’nun aktardığım ifadelerinde demokrasi karşısında üç kavrama vurgu yaptığı görülmektedir: 1) Tarihi ve geleneksel devlet anlayışı; 2) Otorite, 3) Mesuliyet ruhu. Nurettin Topçu’ya göre devletin milli olması, onun tabiî halidir. Millî devleti yıkarak onun yerine siyasi birlikler veya iktisadî ortaklıklar halinde bir teşekkül geliştirmek siyasî suikasttır. ABD ve Rusya, millî devletleri yıkarak onların yerine kin ve hasedin devlet modellerini koydular. Rusya, Çarlık idaresine karşı kinden doğmuştur. ABD ise, Amerika’ya sığınan Avrupa kaçaklarının eski kıtalarına karşı hasetlerinin eseridir. ABD, siyasî ve hukukî manada bir devlet değildir; bezirgânların iktisadî devletidir. O devlet, millî devlet olamamıştır. Temel, millî kahramanlıklar ve fedakârlıklar değil Yahudi sermayesidir. Millî devlet, milletin yüzyıllara gömülü iradesini dış tesirlerden koruyarak yaşatan devlettir. O, yüzlerce yıllık, bazen bin yıllık alın terinden ve Hak uğrunda dökülen kılıç kanından hayat alır. Devlet şeklinin önemi olmadığını, ruhun şekli meydana çıkardığını söylemek gerekir (Topçu, 1998: 116-117). Topçu’ya göre bu ruh, Osman Bey’in iradesinden, Erzurum Kongresi’nin azminden, Hüseyin Avni’nin aşkından, Mehmet Âkif’in imanından neşet eder. Bu nedenle Topçu, devletin şekli konusunda Batı’dan gelen model olan “demokrasi”ye ilkesel karşıtlık içinde değildir: “Hiçbir rejim kendiliğinden mutlak surette ne iyidir ne de fenadır. Esas olan, onu kullanacak insanın ruh yapısıdır. İyi niyetli olunmazsa, demokrasiden, başka rejimlerden doğacak bütün fenalıkların doğması beklenebilir (…) Batı’da XVIII. asrın, bizde geçen asrın sonlarından beri demokrasi, cemiyet için bir nevi dünya cenneti olarak tasarlanmış ve insanlığın mukaddes hayali halinde karşılanmıştı. XX. asır, demokrasiyi bir din gibi benimsemiş bulunuyor. Zira bu rejim, eski monarşilerin zulmünü asırlarca çeken insanlığın kurtarıcısı olmuştur” (Topçu, 1998: 119). Nurettin Topçu’nun demokrasinin varlık nedenini anlamaya dair bu yaklaşımı, söz konusu rejimi olduğu gibi kabul etmesine sebebiyet vermez. Monarşilerde zuhur eden mağduriyetler, demokrasileri mutlak doğru kılmamaktadır. Topçu’ya göre monarşide bir fert veya zümrenin fazileti çok kere kâfi olduğu halde, demokraside idareye iştirak eden her ferdin, oy kullanan tüm toplumun fazıl olması gerekmektedir.

Demokrasinin ilk ve esaslı mahzuru, bu rejimde “bilenlerle bilmeyenlerin” eşit sayılmasıdır. Zira her vatandaş aynı oy hakkına sahiptir. Bu hususta cahille âlimin, filozofla amelenin, şerir ile velinin farkı tanınmamaktadır. Hayatının kemâl çağına ulaşmış, olgun ve faziletli bir hâkim ile psikopat bir katil yan yana oy kullanmakta, oyları tatbikatta aynı değeri taşımaktadır. Cemiyet içinde her zaman cahillerle menfaatçilerin sayısı, olgun ve faziletli insanlardan fazla olacağından, demokratik rejimde cemiyeti kötülerin idare etme riski vardır. Ancak olgunlaşmış demokrasilerde halk kütlesi yüzünü, kendini irşad eden faziletli şahsiyetlere, münevverlere, hakka çağıranlara çevirebilir. Bu durumda demokrasinin muvaffak olabilmesi için bütün halkın siyasî katılım ve hürriyete sahip olması yeterli değildir. Olgunlaşmamış ve kendi yolunu bulamamış bir halk kütlesinin fena emeller elinde oyuncak olması mümkündür. O halde asıl olan, halka önderlik edecek olgun ve faziletli bir münevver zümrenin yetişmesidir (Topçu, 1998: 120-121). Topçu’ya göre demokrasinin temeli olan seçim hürriyeti, mutlak bir hakikat kavramı değildir. Onun cemiyeti ideal istikamette götürebilmesi bazı şartlara tabidir. Sürünün serbestliğine dayanmayan şuurlu bir demokraside seçimin amacı, cemiyeti hakkıyla tanıyan ve cemiyet meselelerini bilen ihtisas sahibi kişilere temsil yetkisinin verilmesi olabilir. Seçilenin vasıfları üçtür: ilim, ihtisas ve fazilet. Seçilecek insanın ideali, şu ya da bu zümrenin menfaati olmamalıdır. Aksi halde vekillerin her biri seçmenlerini memnun edecek şekilde davranarak meclisten bu amaçla kanunlar çıkarır; tatbik edilen usulle ülke, bir fırsatçılık rejimine dönüşür (Topçu, 1998: 123-124). Sait Halim Paşa’nın da Nurettin Topçu gibi iki temel meseleye vurgu yaptığı görülür: 1) Siyasi rejim, milleti temsil etmelidir; 2) Mecliste bulunan milletvekilleri ortak bir gayeye hayatlarını vakfetmiş olmalıdır (Said Halim, 1991: 273). Mecliste bulunan milletvekilleri, aynı maksadı takip eden insanlar olmalıdır.

İslâm cemiyetini temsil eden meclis, milletin seçkinlerinden oluşmalı ve onları birbirine bağlayan “birlik”e yakışır bir ahenk ile çalışmalıdır. Hükümet üzerindeki murakabelerini ihtiras, kin, rekabet gibi hislerden uzak kalarak yerine getirmelidir (Said Halim, 1991: 273). Said Halim Paşa, meclisin sahip olduğu hak ve imtiyazların onu kanun yapmada “tek yetkili” kılmaması gerektiği düşüncesini de savunur. Zira bu hak, ne kadar akıllı olursa olsun, milleti temsil etmekle beraber meclisteki topluluğa verilemez. Çünkü bir siyasi topluluğun İslâm milleti adına kanun koymakla mükellef olması, İslâm’ın ruhundaki hikmet ve adalet ile tezat oluşturur. Batı toplumunda kanun koyma vazifesi siyasidir. İslâm toplumunda ise bu vazife sosyaldir. Böyle olunca yasama hakkının kanun yapmayı bilenlere yani erbabına verilmesi gerekir. Bu hak, Müslümanların fukâhasından yani hukuk âlimlerinden meydana gelen bir heyete verilmelidir. Said Halim Paşa, önerdiği modelle meclisteki partileri hükümeti murakabe eden bir çizgide tutmaktadır. Diğer taraftan devlet başkanının ise kudretli kılınması gerektiğini ifade eder: “Hükümetin en iyisi, en kuvvetli, en tedbirli olanı ve halka en iyi hizmet edenidir. Bundan dolayı İslâm cemiyetinde hükümetin kudretli ve tesirli olabilmesi için (…) bütün selâhiyetin yalnız bir şahısta toplanmış bulunması lâzımdır. Böyle olmaz da bu hak ve imtiyazlar parçalara bölünürek şahıslara veya siyasî heyetlere verilirse (…) bu hal, kesin olarak hükümetin aciz ve iş yapamaz duruma düşmesiyle sonuçlanır. Bu ise her zaman çok tehlikeli bir sosyal felakettir. Bütün hak ve imtiyazlara malik olacak olan devlet reisinin, milletinin oylarıyla seçilmesi de o nispette gereklidir. Çünkü başkanlık makamına en fazla lâyık olanı bulup geçirmek, millet için kaçınılması mümkün olmayan bir vazifedir. Şu hâlde Müslüman memleketinde, devlet reisinin millet tarafından seçilmesi ve hâkimiyetini tesirli şekilde yürütebilmek için de bütün hak ve imtiyazlara sahip olması icap etmektedir” (Said Halim, 1991: 277-278). Yukarıdaki ifadeleriyle Said Halim Paşa, parlamenter sistemi eleştirmekte ve “demokrasi” yerine “cumhuriyetçi” bir model önermektedir. Nurettin Topçu’nun da eleştirisi bu düşünceyi izler. Topçu, kavramı açıkça ifade ederek parlamenter modeli eleştirir: “Devlet, hiç terkedilmemesi lâzım gelen ödev ve nöbet yeridir. Parlamenterizmin yağma ve kapılarını ardına kadar fertlere açan mesuliyetsiz hürriyetçilik, devletin ruhunu teşkil eden mesuliyet idealini felce uğratmıştır. Asrımızda devlet idaresini, Halife Ömerler ve Yavuz Selimler kadar kuvvetle yaşatan bulunmadığı gibi, Kılıç Aslanlar ve Osman Gaziler ayarında devlet iradesinin kahramanları da yetişmemektedir (…) Kuvvetli devlet davasından korkanların ‘Ya devlet kötü ve zalim olursa o zaman ne yaparız?’ diyenlerin bu fobileri cidden acındırıcıdır (…) Her devirde en iyi devlet, en yüksek otoriteye sahip devlettir (…) Yeryüzünün en güçlü iradesi, devlet iradesi olduğuna göre, devleti ve onun gerçek şekli olan en büyük otoriteli devleti istememek, kendi kendimizi istememek gibi bir çelişmedir” (Topçu, 1998: 166-168).Said Halim Paşa, görüşlerini açıkladıktan sonra, “Bu eseri yazmaktan amacım, Batı’nın siyasi rejimini kabul ve taklit eden İslâm milletlerinin içine düşecekleri, düzeltilmesi imkânsız yanlıştan onları korumaya çalışmaktır” demektedir. O’na göre Müslümanlar arasında mevcut olan dayanışma, sınıflara bölündüğü için kendine mahsus yapısı olan Batı’nın kavram ve kurumlarının olduğu gibi aktarılması halinde dağılacaktır. Müslüman toplum da içinde kin ve rekâbet bulunan Batı’daki gibi sınıflara bölünecektir. Nurettin Topçu da aynı hususlara dikkat çekmekte, Batı’nın siyasal rejiminin Türk devlet teorisi ve İslâm siyaset felsefesi ile bağdaşmadığını ifade etmektedir. Her iki yazar da “parlamenter demokratik sistem” yerine “otoriteli cumhuriyet” modelini teklif etmektedir.

 

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir