Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Salı, Aralık 1, 2020

Gençler ve Deizm Tehlikesi

Deizm, günümüzde “küresel dünya dini” olarak ortaya çıkmakta ve yaygınlaştırılmak istenmektedir. Bu yeni dinin etkisinin kırılması, ilmî izahların yapılması ve örnek şahsiyetlerin çalışmaları ile sağlanacaktır. Deistler, “Tek Yaratan-Tanrı” fikrini kabul etmekte, fakat onun dinî/içtimaî/iktisadî/siyasi kültür ve kurumlarını reddetmektedir.

Bazı sivil toplum kuruluşlarının yaptığı bir çalıştayda gençlerin “Ateizm”den etkilenmedikleri fakat “Deizm”e kaydıklarına dair tespitler dile getirildi (2018). Muhafazakâr kesimde bazı tanınmış öğretim görevlilerinin “Başörtülü ateist öğrencilerim var!” şeklindeki beyanları da medyada yer buldu. Deizm “yaratan Tanrı” fikrini kabul etmekle beraber, bu yaratanın peygamber, din, kitap gönderdiği inancını reddetmektedir. Ancak farklı deist ekoller olduğu, bunların “Kâinatı yaratıp ona hareket veren bir Tanrı’nın varlığı”na inandıkları söylenebilecektir. Gençlerin deizme yönelmesinin pek çok gerekçesi bulunmaktadır. Bu gerekçeler aşağıdaki gibi tasnif edilebilir:

İbn Haldun’un Hadarîleşme Perspektifiyle Deizm

İbn Haldun’a göre kır hayatı (bedevilik), yiğitlik, cesaret, bağlılık gibi erdemler bakımından yerleşik hayat yaşayanlara (hadarîlik) göre üstünlükleri içinde barındıran bir asabiyet toplumu durumudur. Bedevî cemiyetler ilk, basit ve zaruri ihtiyaç maddelerini, gelişmekte ve kalkınmakta olan cemiyetler hacî ve lüzumlu ihtiyaç maddelerini, gelişmiş ve kalkınmış cemiyetler kemâlî ve lüks ihtiyaç maddelerini tüketirler. İbn Haldun’a göre hadâret, refahtaki çeşitlilik, mükemmellik ve sanatlara (hünerlere ve fenlere) düşkünlük, yemekler, elbiseler, binalar, mefruşat, kap-kacak ve sair ev ahvalinde kibarlık ve lüks getirir. Refah neticesi ortaya çıkan adet ve itiyatların gerektirdiği, lakin kazancın karşılayamadığı birçok ihtiyaçlar ve külfetler, ortaya çıkar. Bu suretle insanın din ve dünya itibariyle düşüncesi ve huzuru bozulur, saadeti kaybolur, tatmin edilemez olur. Şehirdeki hadârette görülen çeşitlenmeler, (muhtelif sanatlar ve iş kolları) sebebiyle şehir halkının masrafları büyür. İbn Haldun’un “asabiyet” teorisi gereği toplumu birbirine bağlayan değerler hadarîleşmeyle çözülür. Lüks ihtiyaçların çözücü tesirleri yüzünden ihtişam ve sefahat büyür, dinî değerler aşınır. İbn Haldun’un kırsal hayattan kentsel topluma geçiş sırasında işlediğini iddia ettiği “sosyal kanun perspektifi” Türkiye’nin kentleşme süreci kapsamında bir açıklama şeması verir.

Tönnies’in “Cemiyet” ve Simmel’in “Metropol” Perpektifiyle Deizm

Her iki sosyolog da Batı’da kentleşme sürecini toplumun eski değerlerinden uzaklaşması meselesi olarak ele almıştır. Tönnies’in vurguları “Cemaat/Gemeinschaft ve Cemiyet/Gesellschaft” kavramlarına dayanır. Tönnies, cemaatlerde (kırsal toplumlarda: köy-kasaba) “doğal irade”nin, cemiyetlerde (kentlerde) ise “rasyonel irade”nin karakteristik olduğunu belirtmektedir. Cemaatler (kırsal toplumlar) doğuştan gelen (Tanrı tarafından ilahi olarak dağıtılan) statülerle hayat bulmaktadır. Bu toplumlarda toplumsal hareketlilik sınırlıdır. Mekânsal paylaşım aynı sülalelerin elindedir. Aile ve kilise, toplumsal kontrol mekanizmalarını oluşturur. Sosyal hayat aile ve dinî kurumlar tarafından belirlenen kesin değerler ve ahlak kuralları tarafından düzenlenir. Kentleşme bu merkezî değer üreticilerini tasfiye eder ve “cemaat-köy/kasaba” yapısını kırarak toplumu “cemiyet”e dönüştürür. Cemiyet içindeki bireyler artık birbirleriyle yakın, doğal ve duygusal bir ilişki içinde değildir. Simmel’in Metropol ve Zihinsel Yaşam makalesinde dile getirdiği hususlar da benzeri vurgulara sahiptir. Metropol öncesi toplumsallıklar (kasaba-taşra) düzenli ve alışıldık seyir izler, düzenli ve alışıldık karşıtlıklar sergiler. Oysa temposuyla ve çoğulluğuyla kent, zihinsel yaşamın duyusal kurumları açısından, kasaba ve kır yaşantısıyla derin bir karşıtlık oluşturur. Metropol, farklılıklara bağımlı bir mahlûk olarak insanı taşra hayatının gerektirdiğinden daha çok bilinçliliğe mecbur eder. Taşrada hayat ve zihinsel imgelerin ritmi daha yavaş, alışılmış ve düzenli şekilde akar. Burada ilişkiler ruhun bilinçsiz katmanlarına yerleşmişlerdir, kesintisiz alışkanlıkların düzenli ritmine tabidir. Metropol tipi insan, dış ortamdaki onu köklerinden koparacak tehditkâr akıntılara ve uyumsuzluklara karşı kendisini koruyacak bir organ geliştirir. Tepkilerini kalbiyle değil kafasıyla verir. Metropol “Para ekonomisi”nin merkezidir. Metropoldeki ekonomik mübadelenin çoğulluğu ve yoğunluğu mübadele araçlarına, taşradaki ticaretin imkân vermeyeceği bir önem kazandırır. Taşrada üretim, malı sipariş eden müşteri için yapılır, yani üretici ile tüketici birbirini tanımaktadır. Oysa metropol, neredeyse bütünüyle piyasa için yapılan üretimle, yani üreticinin fiili görüş alanına asla şahsen girmeyen tamamen yabancı alıcılar için yapılan üretimle örgütlenmiştir. Metropolü hükmü altına alan para ekonomisi, “hane içi” üretimini ve doğrudan mal takasını ortadan kaldırır. Böylece metropolde 1) Kalbiyle değil hesapçı yaklaşımıyla entelektüalist zihniyet egemen olur. 2) Para ekonomisi sosyal ilişkilerde belirleyici hale gelir. Gerek Tönnies’in gerek Simmel’in bu analizleri kentleşme sürecinde dinî değerlerde gevşemeye ve ilişkilere “Tanrı’yı-dini” dahil etmemeyi irade eden bir sosyal hayata işaret eder. Sosyologların bu analizleri Türkiye’de kentleşme sürecinin İslâmî hayata etkisini anlamak bakımından elverişlidir.

Küresel Kültür Perspektifiyle Deizm

Deizm’in yaygınlaşmasının bir diğer gerekçesi bütün dünyaya aynı anda tek merkezden yayılan kültürdür. Beatles’in (John Lennon) “Imagine” şarkısında “Imagine theres no heaven/Cennetin olmadığını hayal et/No hell below us/Altımızda cehennem yok”; Rem’in kitleleri etkileyen şarkısında “Losing my religion/İnancımı kaybederken” gibi sözleri deist/ateist düşüncenin bütün dünyada popüler kültür üzerinden yayıldığını kanıtlamaktadır. MAK Danışmanlık Araştırma kuruluşunun, 2017’de yayınladığı “Türkiye’de toplumun dine ve dini değerlere bakışı” başlıklı araştırmasında “Allah’ın varlığına, birliğine, bizi yaratıp yaşattığına inanıyor musunuz?” şeklindeki soruya, katılanların yüzde 86’sı “evet, Allah’ın varlığına, birliğine, bizi yaratıp yaşattığına inanıyorum” derken; yüzde 6’lık bir kesimin “Allah’ın bizi yarattığına inanıyorum ama her şeye karıştığını düşünmüyorum” şeklinde deist bir cevap verdiği görülmektedir. Araştırmaya göre toplumun yüzde 4’ü de ateizmi kabul etmektedir. Toplamda yüzde 10’u oluşturan bu veriler karşısında şirket, “Ortaya çıkan sonuç; toplumun inanç erozyonuna karşı ivedilikle bir manevî kalkınma seferberliğine ihtiyaç olduğunu göstermektedir” yorumu yapmıştır. Aynı araştırmada “Meleklere inanıyor musunuz?” sorusuna “Hayır, gözümle görmediğim varlıklara inanmam” diyenlerin oranı yüzde 15’i buluyor. Kültürün internet, TV, sinema, pop müzik ile dünyaya yayılan mesajlarla belirlenmesi, gençliğin kendini teknolojik gelişmeye paralel olarak “dünya vatandaşlığı-kozmopolitik aidiyet” kimliğiyle tanımlaması, deist yaklaşımları beslemektedir. Özellikle yabancı dil öğrenen genç kesimde teknolojik araçlarla farklı ve yeni bilgiye ulaşma imkânının artması, İslâmî kültüre vâkıf olmama (veya değişik sebeplerle buna direnme) durumuyla birleştiğinde deizmi öne çıkarabilmektedir.

Sekülerleşme ve Pasif Deizm Perpektifi

Deizmin gelişmesinde bir diğer perspektif sekülerleşme tezidir. Sekülerizm, eksik bir anlamlandırmayla “dünyevileşme” olarak kavramlaştırılmaktadır. Laisizm, kiliseye ve dini kurumlara karşıt iken; sekülerizm, dindarlığın varlığını kabul etmekte ancak bütün dinlere (ve inançlara) eşit uzaklıkta durmaktadır. İnsan hakları teorisinin yasal düzenlemelerinin sekülerizmi kaçınılmaz kıldığı söylenebilecektir. İnsan hakları teorisine ait düzenlemeler inançların birini diğerine üstün ya da aşağı görmenin ayrımcılık ilkesine aykırılık olduğu hususu üzerinden gerçekleşmektedir. İşe personel alımından sivil toplum kuruluşlarına katılıma kadar hayatın tamamını kapsayacak alanlarda “inanç” meşru, ancak “inancın hayatı belirlemesi” gayrı meşru sayılmaktadır. Bu anlamda sekülerizmin “bireyci” bir inanç düzlemine izin verdiği veya “birey dindarlığı”nı onayladığı söylenebilecektir. Seküler tutumlar, din-birey ilişkisinde “ibadetsizlik” olarak ortaya çıkmaktadır. Hayatın hızı ve işleyim süreci dindarlığın pratiğe dönüşmesine fırsat vermemektedir. Dindar insanlar dahi otobüslerin, ulaşım araçlarının, makinaların “kendi doğasına uygun” olarak işletilmesini, aksama olmamasını istemektedir. Örneğin, klasik düşüncede şehrin sakinlerinin merkez (Ulu) camide namaz vaktinde toplanması esastır. Ancak modern toplumda böyle bir uygulama kentlerin yapısal özelliği nedeniyle hayatı felç edecektir. Bu iki dinamik (birey dindarlığı anlamında inanç özgürlüğü, ibadetsizlik) “pasif deizm”i ortaya çıkarmaktadır. Sekülerleşme kuramcıları, teknolojinin kullanımı arttıkça sekülerleşmenin de kaçınılmaz olduğuna işaret ederler: “Din (amel), teknolojinin doldurduğu alandan dışarıda bırakılır.” Sadece İstanbul’da yılda 20 milyona yakın koyun yendiği ifade edilmektedir. Teknoloji kullanımı nedeniyle bu hayvanların kesimleri elde bıçak tek tek kesilme şeklinde gerçekleşmemektedir. Türkiye’de yılda kaç milyon tavuk kesildiği bilgisine sahip değiliz. Bazı yazarlar İsrail’de hahamların cübbeleri ile dua okuyarak tavukları bıçak ile tek tek kestiği hususuna işaret etmektedir. Bıçağı çalıştıran butona “besmele” çekilerek basılması ile kesim otomasyon kazanmakta, amel (her boğazlama için ayrı ritüel) makinanın kontrolüne geçmektedir.

Dindarlığın Aile, Okul ve Toplum Katmanlarında Örneklenememesi Perspektifi

Dindarlığın aile, okul ve toplumda örneklenememesi, gençlerin zor/baskı kullanarak dini yaşamalarının istenmesi, haksızlık/zulüm/aşağılama/ayrım/kötü fiillerin “dindar kişi” tarafından eyleme dökülmesi, deizmin kaynağı olabiliyor. TÜBİTAK’ın desteğiyle Kasım 2013’te gerçekleştirilen bir araştırma sonucuna göre katılımcıların yüzde 37’si beş vakit namaz kıldığını, yüzde 89’u da her gün dua ettiğini kaydetmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nca yaptırılan 2014’te sonuçları açıklanan “Türkiye’de Dini Hayat Araştırması”nda yurt genelinde 21 bin 632 kişiye uygulanan ankette vakit namazlarını her zaman kılanların oranının yüzde 42,5 olarak belirlendiği görülmektedir. 18-24 yaş grubunda vakit namazlarını her zaman kılanların oranı yüzde 26,2 iken bu oranın 65 ve daha yukarı yaşlarda yüzde 69,9’a çıktığı da saptanmaktadır. Bu veriler, dindarlığın, gündelik hayat meşgalesinin azaldığı yaş diliminde (yaşlılıkta) ağırlık kazandığını göstermektedir. Gençliğin dindarlıkla gündelik hayat arasında bağ kurarak başarılı olmuş rol modelleri görememesi veya yanlış örnekler görmesi, şiddete maruz kalması deizmi beslemektedir.

Söylemlerdeki Tutarsızlıklar

Aile, okul ve toplum katmanlarında gençlerin varlık/din/Allah ile ilgili sorularına tutarsız cevaplar verilmesi de “örneklik eksikliği” problemi olarak görülmelidir. Gençler bilgiye sahip olmayı değil ona dilediklerinde ulaşmayı mümkün kılan bir donanımla yaşamaktadır. Bilgi günümüzde çoğullaşmaya uğratılmıştır. Bilim ile din arasında söylem uyuşmazlıkları deizme kapı açmaktadır.

Örneğin, tıp bilgisinin deneysel müktesebatında kalb öldüğünde vücut yaşayabilmektedir. Vücut, kan pompalayan bir cihaza bağlanarak yaşatılmaktadır. Beyin öldüğünde ise vücudun yaşaması imkân dışıdır. Sufî izahlarda “kalb akleder”, “kalb görür” şeklindeki izahlar gençliğin 16-17 yıl takip ettiği eğitim-öğretim müfredatında işlenen “beyin akleder; göz görür” bilgisiyle çelişmektedir. Bidatler, aklı devreden çıkaran inançlar ve hurafe din anlayışları, dine yabancılaşmanın gerekçesidir.

Günahkâr Ama İmanlı Olma Perspektifi Açısından Deizm

İyi-kötü, günah-sevap, hayır-şer gibi kavramlar çerçevesinde bazı yazarlar insanların “günahın imana zarar vermediği” fikrini savunur. Hatta bu teoriyi kabul edenler “Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teâlâ hazretleri sizi helak eder ve yerinize, günah işleyecek (fakat tövbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği kimseler yaratırdı” şeklinde bir rivayet de nakletmektedir (Müslim, Tevbe, 9; Tirmizî, Da’avât 105.) Günahın iman üzerinde olumsuz etki yapmadığı tezi, kelâmî bir tartışma iken; konu, toplumda “günah işleme hürriyeti” anlamında ele alınarak bağlamından kopartılmıştır. Bu yaklaşım dinin hayatı belirleyiciliği konusunu esnetmekte, dinin amelsiz bir inanca dönüşmesi şeklinde algılanmasına yol açmaktadır.

Mutezilî, Tarihselci, Köktenci ve Selefi Yorumlarda Deizm

Kur’an’ın Kur’an ile tefsirini metodoloji olarak benimserken hadisi ve sünnetleri delil almayan, ayetleri literal anlamlarıyla yorumlayan veya parçacı-ideolojik yaklaşımlar geliştiren akımlar dinin farz ve hükümleri hakkında tartışma içindedir. Hadislerin vahye, akla, hayatın gerçeklerine uymadığı iddiası da bu ekolleri sahabe, tabiin, tebe-i tabiin tarafından temsil edilen “geleneğin inkârı”na sürüklemiştir.

Deistlere göre evren bir saat gibi kurulmuş, otomasyona uğratılmıştır. Bu Tanrı, insanların aralarındaki ilişkilere karışmamakta, insanlar kendi fiillerini kendileri var etmektedir. Buna göre teistler, peygamberliğe, Allah’ın din gönderdiğine, peygamberlere kitap indirdiğine inanmak anlamında “tek tanrıcı”lığı kabul ederken; deistler, “Tek Yaratan-Tanrı” fikrini kabul etmekte, fakat onun dinî/içtimaî/iktisadî/siyasi kültür ve kurumlarını reddetmektedir. Teistlerin “tek tanrıcılığı” dini savunmakta; deistlerin “tek tanrıcılığı” ise din eleştirisi getirmektedir. “Ateizm”in, hepsinden farklı olarak tanrı inancının toptan reddi olduğu söylenebilir. Deizm, günümüzde “küresel dünya dini” olarak ortaya çıkmakta ve yaygınlaştırılmak istenmektedir. Bu yeni dinin etkisinin kırılması, ilmî izahların yapılması ve örnek şahsiyetlerin çalışmaları ile sağlanacaktır.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir