Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Pazar, Kasım 28, 2021

Türkiye ile İhvan-ı Müslimin İlişkileri

İhvan ile Türkler ve Türkiye arasındaki ilk temasların Mısır’daki Türk topluluğu vesilesiyle gerçekleştiğine hiç şüphe yok. Ardından bu ilişkilerin Türkiye’nin çok partili sisteme geçtiği açılım döneminde daha da arttığı söylenebilir. Özellikle Adnan Menderes ile Nasır bölgede iki rakip gücü temsil etmektedir. Kral Faysal ile Nasır arasındaki çekişme alanı Yemen iken Menderes ile Nasır arasındaki çekişme alanı ise Suriye’dir.

Konunun zorluğu ve ifade-i meram:

Müslüman Kardeşler ile Türkiye ilişkilerini yazmanın teknik bazı zorlukları var. Bu meselenin hakkı bugüne kadar pek verilmemiş. Kayıt dışı kalmış. Son yıllarda hızlanan ve yoğunlaşan ilişkiler çerçevesinde her ne kadar Arap-Türk münasebetleri hem derinleşmiş hem yoğunlaşmış ise de hala alınan yol kısa mesafeli. Buna ilaveten bu ilişkilerin tarihçesine derkenarlar düşülmüşse de yine de tam olarak belgelendirilememiştir. Kaynaklar oldukça dağınık bir halde ve çoğunluğu şifahi düzeyde kalmaktadır. Türkiye ile Müslüman Kardeşler arasındaki ilişkiler bir dönem tabu sayılmış ve kapalı kalmıştır. Gün yüzüne pek çıkmamıştır.

Materyal ve dokümanlar ham ve işlenmemiş halde bulunmaktadır. Hatırat kabilinden eserlerde bu ilişkilere dair izler yakalamak ve bulmak mümkünse de bunlar da çaba ve gayret gerektirmektedir. Bu alandaki tercüme eserler de tahkike muhtaç bulunmaktadır. Dağınık vaziyetteki belgeleri ve bilgileri bir araya getirmek ve aradaki boşlukları doldurmak oldukça netameli ve zordur. Günümüzde hala bu hususta yeteri kadar akademik çalışma yapılamadığından bu alandaki bilgiler tashihe muhtaç, genel geçer bilgiler hükmündedir. Başka bir deyimle tasnif edilmiş bilgi düzeyinden oldukça uzaktır.

Kuruluşa Giden Süreç

Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasına doğru giden süreçte ve özellikle İttihatçılar döneminde Arap-Türk ilişkileri aşınmış, yıpranmış ve rayından çıkmıştı. Adem-i merkeziyetçi talepler giderek artıyordu. Hıristiyanlar, Rumeli yakasında olduğu gibi Arap diyarında da ayrılıkçı akımlar içinde başı çekiyordu. Osmanlılardan ve Türklerden bağımsız bir vatan düşlüyorlardı. Müslümanlar ise adem-i merkeziyetçi bir yapı hayal ediyorlardı. Reşid Rıza gibi ilmiye geleneğinden gelen düşünürler bile bu fikirde idiler. Lübnan’dan sonsuz, sarsılmaz biat taraftarı Şekip Arslan ile Mısırlı Mustafa Kamil ve Türk asıllı Muhammed Ferid ve ayrıca Abdulaziz Çaviş gibi isimler ise Türk-Arap birliğinin devamından yana idiler. Mustafa Kamil, İslam Birliği (el Camiatü’l İslamiyye) noktasında Hasan el Benna’nın selefleri arasında sayılır. Reşid Rıza Osmanlı’nın yıkılmasına doğru giden süreçte yazmış olduğu Hilafet adlı eserinde bu adem-i merkeziyetçi teklifini Musul merkezli olarak dile getiriyordu. Algısına göre makarr-ı hilafet olan İstanbul, uç bölgede kalıyordu ve Musul ile yer değiştirmeliydi. Musul ümmeti tam temsil edebilecek vasat bir coğrafi mevkide yer alıyordu. Bu merkeziyet fikri aslında İstanbul veya Osmanlı imparatorluğu ile bağları gevşetme yani adem-i merkeziyet fikrine hizmet ediyordu.

Aynı dönemde bu mecraya dökülen başka teklifler de bulunuyordu. Sözgelimi Wilfrid Scawen Blunt adlı İngiliz, Arap hilafetini müjdeliyordu. Bu fikrin etrafını doldurmak ve kuvveden fiile çıkarmak isteyenler vardı. Reşid Rıza’nın Musul’u teklif etmesinin yanı sıra Şerif Hüseyin de Hicaz’ı düşlüyordu. Bu fikirler belki de Osmanlı’nın sonunu hazırlamada etkili oldu ama sanıldığı veya umulduğu gibi bir Arap hilafetine de yol açmadı. Bu alanda verilen sözler tutulmamıştır. Şerif Hüseyin- McMahon yazışmaları daha sonra nisyana terk edilecekti. İngilizler herkese mavi boncuk dağıtmışlar ve yarım ağızla konuşmuşlardı. Wilfrid Scawen Blunt’un da verdiği sözler ayartma seviyesinde kalmıştı. Bu sözleriyle sadece kargaşa üretmişlerdi. Peşine düşen ve sözlerin hayata geçmesini isteyenler de sonra gözden düşmüşler, Malta Adası veya Seylan gibi bölgelere sürgün edilmişlerdir.

Hilafetin İlgası

4 Mart 1924 tarihinde hilafet, Seyyid Bey ve benzer zihniyetteki insanlar tarafından tarihsel olarak addedilmiş ve ilgası meşrulaştırılmıştır. Bu durum İslam ümmetine zor gelmiş, ümmetin mafsallarını sarsmış ve ümmeti siyasi olarak yetimler haline getirmiştir. Hasan el Benna’nın da hatırlattığı gibi peygamberin irtihalinden hemen sonra daha tekfin, teçhiz ve defin işlemlerine başlamadan sahabeler Beni Sakife Koruluğunda toplanmışlar ve ümmete bir baş ve Hazreti Peygambere de bir halef/halife aramışlardır. Bununla birlikte İngiliz vesayeti altında olan İslam âlemi, Osmanlı yerine yenisini ikame edememiş ve toplantılar toplantıları izlemiş ama siyasetçiler işin peşine düşmemişlerdir. Şerif Hüseyin’in hilafeti Haremeyn ve Hicaz hudutlarına taşıma hülyası İngilizlerin dizginlemesi ile fiiliyata geçememiştir. Ezher Şeyhi Mustafa Meraği gibiler yüreklendirse de Kral Fuad hilafetin İstanbul’dan Kahire’ye nakline cesaret edememiştir. Yavuz döneminde Kahire’den İstanbul’a taşınan hilafet Sultan Vahdettin’den sonra tekrar Kahire’ye iade edilmemiştir. Belki de öyle atıl kalması için Seyyid Bey tarafından tarihsel ilan edilen hilafet, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bünyesinde mündemiç sayılmıştır.

Şerif Hüseyin 1926 yılında hilafetin istikbalini görüşmek üzere uluslararası bir hilafet kongresi tertip eder. Buraya Ankara hükümetinden de delegeler davet edilir. Mustafa Kemal özenli bir biçimde masonluğa intisabı olan dönemin milletvekillerinden Vedat Nedim Tör’ün amcası Edip Server Tör’ü Türkiye’yi temsile tensip eder. Falih Rıfkı Atay, Çankaya adlı kitabında bu hususu inceden inceye irdeler. Hilafeti ilga eden Ankara hükümeti, en iyi savunma saldırıdır taktiğini benimser ve atak davranma kararı alır. Bizzat Mustafa Kemal, Tör’den modern Türkiye’yi Mekke’de şapka ile temsil etmesini ister. Öyle de olur. Dolayısıyla sulandırılmış böyle bir toplantının, yasak savma kabilinden olduğu kolayca anlaşılabilir. Zaten mesele ne nutuklarla ne de sonu gelmez toplantılarla canlandırılabilir. Bunun için kararlılık ve irade gerekir. Bu irade ise İngilizlerde bulunmaktadır. Hasan el Benna’nın dediği gibi dönem kaht-ı rical (ezmetü rical) dönemidir. Sanki bu toplantılar yasak savmak kabilinden ve hilafetin yeniden ihyasının mümkün olmadığını ispat için tasarlanmış, düşünülmüş toplantılardır. Denildiği gibi toplandılar, konuştular ve dağıldılar. Durum Necip Fazıl’ın Sakarya şiirinde dile getirdiği gibidir:

Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?

Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük!

İslam hilafetini diriltme yolundaki siyasi çabalar boşa gitmiş ve duvara toslamıştı. Bunun üzerine sosyal erk ve dini cemaatler devreye girdi. Türkiye’de inkılaplarla ve Takrir-i Sükun kararıyla birlikte dini çevreler sinmiş ve pasifize olmuşlardı. Adeta herkes “nefsi nefsi” yani önce can, sonra canan diyordu. Hasan el Benna, Mekke toplantısından hatırı sayılır bir sonuç çıkmayınca 1927 senesinde seçkin İslam alimlerini ve mütefekkirlerini bu durumu görüşmek üzere Kahire’ye davet etmiştir. Bu adımı yeni bir fütüvvet teşkilatı olan Şubbanü’l Müslimin’in kurulması izler. 1346/1928 yılında ise Hasan el Benna, hilafetin kaldırılmasına pratik bir cevap veya mukabele olarak Müslüman Kardeşler hareketini kurmuştur. Bu meydan okumaya karşı bir mukabeledir. Dolayısıyla Müslüman Kardeşler Hareketi, hayatiyetini hilafet kurumundan alıyor ve varlığını bu kurumun ihyasına borçlu. Hilafet ortak dert olmakla birlikte Müslüman Kardeşler bu görevi bir toplumsal ve siyasi vecibe ya da farz-ı kifaye olarak görüyor. Bu açıdan kimse ilgilenmezse ve bu görevin üstesinden gelmezse kendilerinin bu konuyla ilgilenmek zorunda kalacaklarını beyan ediyorlar. İktidara kimse talip olmazsa biz talip oluruz, diyorlar. Kimsenin önüne geçmek istemiyorlar lakin geride de kalma niyetinde değiller. Doğrudan iktidara gelmeyi hedeflemiyorlar ama İslam’ın şeairini ve bir beldeyi İslamileştiren İslam’ın görünür sembollerini de canlandırmak niyetindeler.

Bu çerçevede Türkiye’de hilafeti kaldıranlar ile Müslüman Kardeşler ideolojik olarak karşı cephelerde yer alıyorlar. Hasan el Benna, Beşinci Kongre Risalesinde hilafet meselesine de temas etmekte ve Müslüman Kardeşlerin hilafetin Müslümanların birliğini sembolize ettiğine inandıklarını ve ötesinde Müslümanları birbirine bağlayan bir bağ olarak gördüklerini teyit ve ifade etmektedir. Hasan el Benna Arapça gibi hilafeti de İslami bir şeair yani sembol olarak görmektedir.

Hilafeti Andıkça Ağlıyor!

Merhum Ali Ulvi Kurucu, Kahire günlerinde Hasan el Benna ile görüşmektedir. Hasan el Benna özellikle ülke dışından gelen yabancı Müslümanlara müşfik ve hahişkardır. Bu ilgi Ali Ulvi Kurucu’yu mest eder. Hatta birkaç defa Hasan el Benna rüyalarına girer. Ali Ulvi Kurucu’nun naklettiğine göre Hasan el Benna, Osmanlı’yı Kudüs Müftüsü el Hac Emin el Hüseyni’nin ağzından şöyle tasvir eder: “Birinci Cihan Harbi, ne şunun, ne de bunun için yapılmıştır. Bütün maksat, hedef, Osmanlı Devleti’nin yıkılması, hilafetin kaldırılması, Müslüman dünyasının başsız bırakılarak parçalanıp paylaşılması idi. Hıristiyan devletler, İslam memleketlerini bir daha toparlanamaz hale getirmek ve istedikleri gibi işgal etmek veya işgallerini sürdürebilmek, böylece oraları sömürmek, madenlerini, petrolünü ele geçirmek için bu savaşa başlatmışlardır. Şeyh Süleyman Nedvi’den dinlemiştim. Şöyle demişti: Biz Hindistan’da hilafetin kaldırıldığı haberini aldığımız gün, her Müslüman ailede matem tutuldu. Hindistan Müslümanlarının hilafete bakışı, sevgisi ve verdiği önem bambaşkadır. İslam dünyası, bütün Müslümanlar, hilafetin kaldırıldığı gün, küçük yaşında, babası ölmüş de yetim kalmış çocuklar gibi olduk…” Bundan sonrasını Ali Ulvi Kurucu Bey anlatıyor: “Bunları söyleyen üstadın mendilini çıkarıp gözyaşlarını sildiğini gördüm.”1

Mısır’da Türkiye Polemikleri

Türkiye’de hilafetin ilgası ve yeni cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte Müslüman Kardeşler, Şeyhülislam Mustafa Sabri ve Zahid Kevseri gibi alimlerin hilafına bazı ilmi çevrelerde ve bilhassa siyasi çevrelerde Kemalizme karşı bir ilgi uyandığını fark ederler. Bu ilgi, dönemin Başbakanı Mustafa Nahhas Paşa’da da vardır. Mısır milli şairi Ahmet Şevki’nin Mustafa Kemal’i “Türklerin Halid bin Velid’i” olarak tebcil etmesinin paralelinde Mustafa Nahhas Paşa da bu benimseme, tebcil ve taziz kervanına katılır. 09.06.1936 tarihinde Mustafa Nahhas Paşa, Mustafa Kemal’e bir telgraf gönderir. Bu telgraf Anadolu Ajansı tarafından da haberleştirilmiştir. Bu telgrafta Mustafa Nahhas Paşa, duygularını şöyle dile getirmektedir: “Her şeyden önce sizlere sınırsız ve çekincesiz hayranlığımı dile getirmek ve ifade etmek isterim. Mustafa Kemal yaratıcı dehasıyla birlikte yeni Türkiye’yi kurmuştur ve herkes bu yeni Türkiye’ye Atatürk Türkiye’si demekten zevk almaktadır. Ölü bir devletten Avrupalıların bigane kalamadıkları ve hesap dışı tutamadıkları dinamik bir devlet vücuda getirmiştir. Ben sadece Mustafa Kemal’in şahsında onun askeri dehasını değil aynı zamanda sahip olduğu modern devlet anlayışını ve bu husustaki dehasını da selamlıyorum ki zaten günümüzün dünya şartlarında başkasının ayakta kalması, yaşama şansı ve var olması mümkün olamazdı!”

Mustafa Nahhas Paşa’nın bu sınırsız hayranlığı Hasan el Benna’yı kızdırmış ve mesele Mısır’da polemik konusu olmuştur. Bunun üzerine Hasan el Benna, Mustafa Nahhas Paşa’ya ret ve cerh makamında ve tepki olarak bir telgraf gönderir ve ‘Türkiye’de İslam dışı gelişmeler zati alinizin de bilgisi dışında değildir.’ diyerek Kemalizm tarafından hilafetin cumhuriyete tebdil edildiği hatırlatılır. Keza İslam hukuku yerine İsviçre medeni hukukunun benimsendiğine dikkat çekilir. Bu tesadüf değildir. O gün Kemalizm, dünya düzeninin İslam dünyasına tamim etmek istediği bir rol modelidir. David Frum’un kaleme aldığı The Right Man: An Inside Account of the Bush White House adlı kitapta bunun izlerine rastlamak mümkündür. Nitekim Ebu’l Hasan en Nedvi de bu gerçeğe parmak basarak ‘Türkiye’de Kemal, Mısır’da Cemal’ diye bir deyim kullanmıştır. Osmanlı’nın tasfiyesinden sonra Nasır da Mısır’ı tasfiye etmiştir (Sudan’ın ayrılması vesaire). Mustafa Nahhas Paşa ile Vefd Partisi gibi klasik partilerin tarihe karışmasından sonra Menderes’le hasım ve rakip olsa da Nasır, Kemalizme sadakatini sürdürmüş, daima saygı duymuştur.

Muhammed Haseneyn Heykel, Öfkenin Sonbaharı adlı eserinde Nasır ve Hür Subayları, Arap dünyasının İttihatçıları olarak tasvir etmektedir. Nasır’ın Sedat gibi halefleri de David Frum’un işaret ettiği noktadan Kemalizme karşı saygıda kusur etmemişlerdir. Bu özentiyi Arap dünyasının geneline yaymak mümkündür.

İhvan Fikriyatı ve Örgütlenmesi Türkiye’ye Ne Zaman Girdi?

Yetersiz, eksik ve hatalı bilgilerle dolu İkhwanwiki adresinde yer alan ‘Müslüman Kardeşlerin Türkiye İle İlişkileri’ yazısına göre Müslüman Kardeşlerin Türkiye’deki faaliyetlerinin başlangıç tarihi bilinememektedir. Bununla birlikte aynı siteye göre tercihen ilk ilişkiler Cemal Abdunnasır’ın iktidar dönemi ve Müslüman Kardeşler kıyımıyla birlikte başlamış olmalıdır. Bu kıyım Mehmet Ali Paşa’nın Kölemenler veya Kale katliamına benzetilirken Ali Ulvi Kurucu Bey de Hatıratında, Benna’nın öldürülmesini ve cenazesinin kitle katılımına izin verilmeden kaldırılmasını Kerbela sahnesine benzetmiştir. İkhwanwiki adresinde yer alan yorum tahkike muhtaç olduğu kadar Müslüman Kardeşler ile Türkiye arasındaki ilişkilerin tarihine işaret etmekten de uzaktır.2 Gerçekten de o dönemde Körfez ülkelerine yönelik hicret veya göç dalgası olduğu gibi Türkiye’ye bir göç dalgası yaşanmamıştır. Belki ferdi olarak birkaç kişi Türkiye’ye gelmiş olabilir. Bununla birlikte buna dair elimizde herhangi bir belge yer almamaktadır.

İhvan fikriyatıyla ilk temas veya tanışma 150’likler listesinde yer alan ve Türkiye’yi terk etmeye zorlanan kimseler sayesinde sağlanabilmiştir. Bu ilişki köprüsü Mısır’dan Türkiye’ye kaçanlar değil aksine Türkiye’den Mısır’a kaçanlar vasıtasıyla kurulabilmiştir. Şeyhülislam Mustafa Sabri, Muhammed Zahid el Kevseri hattında bu temaslar sağlanmıştır.

Mustafa Sabri Efendi, Mısır’da ilgi odağıdır ve İhvan çevreleri de bu ilgiyi esirgememişlerdir. Muhammed Zahid Kevseri’nin necip talebelerinden biri olan Abdulfettah Ebu Gudde bilahare Müslüman Kardeşler Suriye Murakıbı yani bölge mürşidi olmuştur. Bu da gösteriyor ki Mısır’da göçmen Türk topluluğu ile ilk temas sağlanmıştır. Sadece kara listeye alınanlar değil ilme olan merakından dolayı Mısır’a giden diğer öğrenciler de Müslüman Kardeşler ile temasa geçmiş olmalı. Bunun zamanla akisleri olmuş ve bilhassa Seyyid Kutup’un eserlerinin Türkçeye aktarılmasında bu kuşak öncü vazifesi görmüştür.

İkhwanwiki’nin bilgilerini tashih babında şunları söyleyebiliriz: Nasır mezaliminden dolayı ilk dalga İhvan göçü Körfez ülkelerine yönelik gerçekleşmiştir. Başta Suudi Arabistan olmak üzere BAE, Kuveyt gibi ülkelere öğretmen, öğretim görevlisi olarak gitmişler ve bu suretle bölgeye yerleşmişlerdir. Sömürgecilik sonrasında yeniden yapılanma aşamasında olan bu emirliklerin ve kraliyetlerin iş gücüne ve eğitimli kadrolara ihtiyaçları vardır. Mısır’dan kaçan İhvan kadroları bunu sağlamış, bu boşluğu doldurmuştur. Bunun siyasi bir nedeni de vardır. O dönemde Nasır’ın şahsında cumhuriyetçi rejimler bölgede arkaik ve gerici (ric’i/irticai) saydıkları kraliyetlerle çatışma ve çekişme halinde idiler. Kraliyet rejimlerine yenilik adına savaş açılmıştı. Lakin yolun sonunda ürettikleri rejimler birer cumhuriyet değil, cummelikiyye/cumhuriyetçi kraliyetler olmuştur.

1954 yılında dünyaya gelen Sisi döneminde, 30 Haziran ve 3 Temmuz 2013 tarihinde ve sonrasında yaşanan Rabia ve Nahda Meydanı katliamlarından sonra Mısır İhvanı ikinci büyük göç dalgasını yaşamak zorunda kalmıştır. Bunun yönü de bu defa Körfez ülkeleri yerine Türkiye olmuştur. Katar’ı tercih eden bazı İhvan üyeleri de bu ülkeye yönelik baskılardan sonra Türkiye’ye gelmişlerdir.

İhvan ile Türkler ve Türkiye arasındaki ilk temasların Mısır’daki Türk topluluğu vesilesiyle gerçekleştiğine hiç şüphe yok. Ardından bu ilişkilerin Türkiye’nin çok partili sisteme geçtiği açılım döneminde daha da arttığı söylenebilir. Özellikle Adnan Menderes ile Nasır bölgede iki rakip gücü temsil etmektedir. Kral Faysal ile Nasır arasındaki çekişme alanı Yemen iken Menderes ile Nasır arasındaki çekişme alanı ise Suriye’dir. ABD bu çekişmede bugün fiilen İran’ı tutması gibi o gün de Nasır’ın tarafını tutmuştur. Bu itibarla Mısır İhvan üyelerinin Türkiye’ye olumlu bir gözle baktıklarından şüphe edilemez. Belki CHP’nin irtica suçlamalarına muhatap olmamak için Menderes açıktan İhvan’la ilgilenmekten uzak durmuş olabilir. Ancak bilinmelidir ki o dönemde Türkiye ile en azından Mısır İhvan’ı ortak cephede yer almaktadırlar.

Bununla birlikte Suriye İhvanı ise ideolojik duruştan ziyade bölge meseleleri ve stratejik nedenlerden dolayı Türkiye ile zıt cepheleri temsil etmektedirler. Sözgelimi Müslüman Kardeşler Suriye Murakıbı Mustafa Sıbai milletvekili olduğu sıralarda Meclis kürsüsünden birkaç defa Türkiye’nin Hatay’ı almasını (işgalini?) gündeme getirmiştir. Türkiye Seyyid Kutup’u sola karşı dalga kıran olarak kullanırken İştirakiyyetü’l İslam/İslam Sosyalizmi adlı eserinden dolayı Nasır, Seyyid Kutup’tan esirgediği ilgi ve alakayı Mustafa Sıbai’ye göstermiştir. Onu tedavi gördüğü hastanede ziyaret etmiştir. Bu tablodan yola çıkarak daha sonra Saddam’ın Kuveyt işgalinin de gösterdiği gibi bölgesel gelişmeler, politikalar noktasında Müslüman Kardeşlerin yekpare olmadıklarını söyleyebiliriz.

Menderes döneminden sonra (1962 ve sonrası) MİT Müsteşarlığına getirilen Fuat Doğu üniversitelerde sol dalgayla mücadele için Seyyid Kutup’un fikriyatından yararlanma cihetine gitmiştir ve özellikle de İslam’da Sosyal Adalet kitabının tercümesi ve dağıtımı teşvik edilmiştir. Benzeri yaklaşımlar Sedat rejimi, Burgiba ve Fas Kralı İkinci Hasan gibi yönetciler tarafından da vaktiyle benimsenmiş ve izlenmiştir. Burgiba tahminlerin aksine Seyyid Kutup’un idamına ( 29 Ağustos 1966) hüzünlenmiş ve karşı çıkmıştır. Hatta İhvan ileri gelenlerinden Tevfik Şavi Almanya’dan özel bir ziyaretle Tunus’a gelmiş ve idamı öncesi Seyyid Kutup’u darağacından kurtarması için Burgiba nezdinde iltimasta bulunmuştur. Burgiba’nın Nasır’a öfkesi, muhalifi Salih Bin Yusuf’u bağrına basması ve sahiplenmesi nedeniyledir. Arapların deyimiyle Ali sevgisinden değil Muaviye nefretindendir. Nitekim 1987 yılında Burgiba bizzat Raşid Gannuşi ve arkadaşlarını idam cezasına çarptırmıştır.

Bununla birlikte Ömer Telmisani, Burgiba’nın izinden giden muhaliflerine karşı ‘düşmanımın düşmanı dostumdur’ anlayışını güden Sedat’ın bu yöndeki ayartma çabalarına, komplimanlarına karşılık vermemiştir. Halefi Hüsnü Mübarek ise Mısır’da bu politikaları tersine çevirmiş ve İhvan yerine devletle barışık Selefilerin yolunu açmıştır.

İstihbarat İlgisi

Sol ile mücadele konusunda Seyyid Kutup’un fikirlerinin menendi yoktur. Neredeyse onun yerini doldurabilecek aynı etkide, yetkinlikte başka bir müellif yoktur. Fikirlerinin sağlamasını kanıyla yapmıştır. ABD’nin şahsında hem kapitalizme hem de SSCB’nin şahsında sosyalizme ciddi eleştiriler getirebilmiş ve özellikle de öğrenci kesimini etkileyebilmiş nadir isimlerden birisidir. Bu yüzden onun yerine ikame edilebilecek başka bir isim yoktur. Bu açıdan sola karşı Seyyid Kutup önemli bir fikri bariyer olmuştur. İstihbarat Seyyid Kutup gibi fikir erbabını komünist dalgalara karşı dalga kıran olarak görmüştür. Dönemin MİT Müsteşarı sola karşı dalga kıran olabilmesi amacıyla Seyyid Kutup’un İslam’da Sosyal Adalet adlı kitabının tercüme edilmesini bizzat dönemin Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Yaşar Tunagür’den ister. Bununla birlikte MİT’in veya genelde istihbarat teşkilatlarının bu ilgisi Seyyid Kutup fikriyatından ziyade onun sola verdiği susturucu (ifham edici) cevaplarıyla alakalıdır. Hamza Türkmen’in dediği gibi bu ilgi, sınırlı ve pragmatik bir ilgidir. İdeolojik ilgi olmaktan uzaktır.3 Bu nedenle de diğer eserlerine karşı muhtelif zamanlarda kovuşturma açılmıştır.

Davet Elçisi Said Ramazan İlk Temas Hattında

Hasan el Benna’nın en tanınmış damadı Said Ramazan’dır. En büyük kızı ile vefatından sonra evlenmiştir. Said Ramazan aynı zamanda Hasan el Benna’nın sağlığında özel kalemi veya sekreteridir. Bugünlerde Fransa’da tutuklu bulunan torunu Tarık Ramazan, Said Ramazan’ın oğlu, Hasan el Benna’nın da torunudur. Bediüzzaman’ın Arap dünyasına özellikle Suriye ve Irak’a gönderdiği Ahmet Ramazan gibi Said Ramazan da Hasan el Benna’nın dış temaslarla tavzif ettiği bir kişidir. Birçok kaynağa göre İhvan adına Türkiye ile ilk temas hattında olan kişidir. Onun dışında ilk dönemlerde temas hattında olan başka bir isme rastlamıyoruz.

Nasır, Sisi’nin doğduğu 1954 yılında İhvan aleyhinde büyük bir tertip peşindedir. CIA’nın vermiş olduğu taktikler çerçevesinde bir taşla iki kuş vurmak ister. Hem General Necip’i yolundan çekecek ve onu devre dışı bırakacak hem de İhvan’ı tasfiye edecektir. Muhammed Celal Keşk, belgeleriyle ve Miles Copeland adlı yazar The Game Player adlı eserinde Hür Subaylar Darbesinin Amerikan destekli olduğunu ortaya koyarlar. Suriye’deki Hüsnü Zaim darbesi ve ötekiler gibi. Bundan belki de bir tek General Necip ile Müslüman Kardeşlerin haberi yoktur. Nasır çift taraflı oynamıştır. Nitekim İskenderiye yakınlarında Menşiye denilen yerde Nasır’a karşı tertipli bir suikast planı uygulanır ardından kıyıma geçilir. Parlak hukukçu Abdulkadir Udeh gibi niceleri son nefeslerini darağacında verirler. Bu arada İkinci Mürşit Hasan Hudeybi ise Suriye ziyaretindedir ve yanında Said Ramazan gibi isimler vardır.

İkinci Mürşit olayların akışına ram olur, kaderine boyun eğerek Kahire’ye döner ve tutuklanır. 1971 yılına kadar Nasır’ın zindanlarında kalır. Said Ramazan ise Şam bölgesine yerleşir. Ürdün kimliği alır ve bir süre Suriye’de kalır. Mustafa Sibai ile birlikte burada da El Müslimun dergisini çıkartırlar. Daha doğrusu Sıbai derginin yayın yönetmenidir. Said Ramazan ise Pakistan, Endonezya gibi ülkeleri turladığı gibi aynı zamanda Suriye, Lübnan ve Ürdün arasında mekik dokumaktadır. İşte bu sırada seri konferanslar vermek üzere Türkiye’ye de gelir.4 Burada alaka tesis eder. Bu dönemde Nasır kendisini gıyabında idama mahkum eder. Yine de 1956 yılında Üçlü Saldırı karşısında Nasır’a telgraf çeken Said Ramazan, ‘Mısır için emrinizdeyiz ve kanımızın son damlasına kadar ülkemizi savunmaya hazırız.’ demiştir. Said Ramazan bundan sonraki dönemde önce Almanya’ya uğramış ve Münih Camii’nin yapımını başlatmıştır. Ardından İsviçre’ye geçmiş ve burada İslam Merkezini kurmuş ve El Müslimun dergisini çıkarmaya devam etmiştir. Batı günlerinde İslam hukuku alanında doktora yapmıştır. İslam Hukuku ( et Teşrii El İslami) gibi bazı kitapları Türkçeye de çevrilmiştir. Hatıratı da yayınlanmıştır. En önemli kitaplarından biri de Salahaddin Eyyübi ile ilgili olanıdır. Seri ziyaretlerinden ve İhvan davasını yakın uzak demeden geziler düzenleyerek anlatmasından dolayı ‘davetin elçisi’ lakabıyla taltif edilmiştir.

Sistematik İlişki Dönemine Doğru

İlk temasların adresi ve mahiyeti meçhul. Bu ilişkilerin anonim bir şekilde kurulduğundan şüphe yok. Zira Müslüman Kardeşler hareketi herkese açık bir davettir. Bununla birlikte Müslüman Kardeşler fikriyatının kitlelere mal olması daha geç vakitlerin ürünüdür. Daha doğrusu zamanla Müslüman Kardeşlerin yerli mihmandar veya ensarı mahiyetinde cemaatler veya yapılar teşekkül etmiştir. İkhwanwiki’ye göre Türkiye’de ensar cemaatlerden birisi Risale-i Nur cemaatidir. İkincisi ise Erbakan tarafından kurulan Milli Görüş çizgisidir. Bununla birlikte Risale-i Nur ile Milli Görüş arasında ilişkiler karıştırılmış ve bu yönde ilk yanlış sürekli olarak tekrarlanmış, kopyalanmıştır. İkhwanwiki’nin Türkiye ile Müslüman Kardeşler münasebeti konusunda yer verdiği metinde Müslüman Kardeşler düşünce ve hareketine Necmettin Erbakan’ın sahip çıktığı ifade edilmekle birlikte Erbakan’ın Risale-i Nur cemaatiyle ittifak kurduğu da kayda geçirilmektedir. Girift ilişkilerin mahiyeti tam olarak anlaşılamamıştır. İki taraf arasındaki inişli çıkışlı ilişkileri tek cümlede toplamak ve genelleştirmek yanlış anlamalara kapı aralayacaktır. Milli Görüş Bediüzzaman’ın vefatından yaklaşık 10 yıl kadar sonra zuhur etmiştir. Bediüzzaman’ın halefleriyle Erbakan’ın ilişkisi inişli çıkışlı olmuştur. Daha doğrusu geneli anlamında menfi çizgide seyretmiştir. Risale-i Nur ile alakalı olarak yöntemlerinin aynen Müslüman Kardeşler yöntimi gibi olduğu ve Nurcuların, Benna’nın Risalelerini ve İhvan’ın kitaplarını okudukları varsayılmaktadır. Bu ifadeler külliyen yanlış olmasa bile geneli itibarıyla doğru değildir. İki taraf arasında yöntem farklılıkları ve sorunları vardır. Gaye birliği ise mevcuttur. Birbirlerini kardeş cemaatler olarak gördükleri de doğrudur. Bunun dışında Risale-i Nurlar ile Benna’nın Risaleleri karıştırılmıştır. İki hareketin çıkış tarihi de birbirine yakındır. Bununla birlikte Bediüzzaman kendi hayatını genelde ikiye ayırmaktadır. Eski Said yeni Said. 1928 itibarıyla yeni Said dönemine girmiştir. 1928 tarihi her iki cemaat (İhvan farklı olarak hareket vasfı da taşımaktadır) için de milattır. Risale-i Nur talebelerinin entelektüel kesimi, Benna’nın Risalelerini okusa bile cemaat düzeyinde böyle bir gelenek oluşmamıştır, yoktur.

Risale-i Nur ile Müslüman Kardeşler arasındaki ilişkiler daha ziyade teorik tanışma zemininde kalmış ve farklı yöntemlerden dolayı gelişememiş, sosyalleşememiştir. Al Mezmaah sitesinin ‘Müslüman Kardeşler ve Türkiye: Yetmiş Yıl’ başlıklı yazısında ise Hasan el Benna’nın hareketini tesis ettiği yıllarda Türkiye’de hilafet meselesiyle ilgilenen Şeyh Said Piran gibilerle temas kurmaya çalıştığını yazıyor ki bu tamamen hayal ürünü ve afaki bir iddiadır. Keza Müslüman Kardeşlerin temas aradığı Bediüzzaman’ın da yöntem olarak Nakşibendi tarikatından ilham aldığı, etkilendiği ifade edilmektedir.5 Bu tasvirler efradını cami ağyarını mani ve dakik olmaktan uzaktır. Yakıştırmadır. Bediüzzaman, Nakşibendi aktabına, ileri gelenlerine ve sözlerine atıfta bulunmaktadır. Bununla birlikte ne yöntemini ne de yoluna tarikat yolu olarak tanımlamaktadır. Kuramsal olarak tasavvufa ve hizmet erkanı olarak tarikatlara saygılı olmakla birlikte bu dönemde (şimdilik kaydıyla) tarikat hayatının ve düzeninin zemini kalmadığına inanmakta idi.

Erbakan hareketiyle birlikte Milli Görüş kendisine fikri yatak ve kollar aramıştır. Dolayısıyla Müslüman Kardeşleri kendisine yakın hissetmiştir. Böylece tavandan tavana ve tabandan tabana yani kitleden kitleye temas, ilişki hattı kurulmuştur. Bununla birlikte Milli Görüş fiili ve söylem olarak Türkiye’yi merkez almaktadır. Hasan el Benna’nın merkez ülkesi ise Mısır, merkez ulusu ise Araplardır. Elbette burada uçlara da yer vardır. Araplar bu bağlamda İslam’ı anlama ve temsilde adeta Kureyş’in yerini almışlardır. Bu yaklaşımından dolayı Abdullah Fehd Nefisi, Hasan el Benna’yı eleştirmektedir. Kısaca Milli Görüş partileri ile İhvan arasında örgüt bazlı ilişki olmasa bile tabandan tabana ve tavandan tavana sistematik bir ilişki kurulmuştur.

‘Erbakan İhvan’ın Türkiye Temsilcisidir’

28 Kasım 1996 tarihinde Muhammed Mehdi Akif, henüz İhvan Rehberi/Mürşidi olmadığı dönemde 28 Şubat sürecinde Cumhuriyet gazetesine bir açıklama yapmış ve bu açıklama çok gürültü koparmıştır. Beyanatında “Erbakan Müslüman Kardeşlerin Türkiye temsilcisidir.’ ifadesi kullandığı ileri sürülmüştür. Bunun üzerine Muhammed Mehdi Akif bu açıklamayı yalanlamış sadece şahsi düzeyde dostluk ilişkisi içinde olduklarını söylemişti. Muhammed Mehdi Akif’in dikkat çeken benzeri isabetsiz çıkışları olmuştur. Bunlardan birisi Abdussettar Milici gibi isimlerin siyasi alanı davet alanı lehine bırakma teklifi karşısında ‘Biz cenaze levazımatçılığı bile yapsak siyasi alanla anılıyoruz. Bunun geri dönüşü yok.’ sözleridir. Bu başkalarının algısına göre hareket etmektir. İkinci olarak İran’ın bölgede yayılma çabaları sorulduğunda bunu hafife almış ve “Bölgede tek bir Şii devlet var, birkaç daha olsa ne lazım gelir ne zararı var.’ mealinde sözler söylemiştir. Daha sonrasında al Maşrik el Arabi bölgesi olarak anılan Ön Asya bölgesinin dört devleti, İran’ın nüfuz alanı olarak anılmaya başlanmıştır. Erbakan hakkındaki o sözleri de -düzeltme yapsa da- yakışık almamış ve adeta ideolojik kibri yansıtmıştır. Bugün de aynı iddialar Erdoğan hakkında dile getirilmekte ve Erdoğan’ın uluslararası İhvan organizasyonunun bir parçası olduğu ileri sürülmektedir. Halbuki bu ilişkilerin mahiyeti tek yanlı olmaktan uzaktır. Etki tepki sarmalı veya etkileşim olarak ifade edilebilir. İnteraktif bir ilişkidir. Bunu tek bir düzeye indirmek gerçeğin tasvirine aykırıdır.

Ortak Gaye Hilafeti Yeniden Kurmak

Veliaht Muhammed bin Selman’ın, Sisi ile Mısır’da buluşması sırasında Türkiye’ye sataştığı, Türkiye’nin İhvan’ı basamak yaparak hilafete uzanmak istediğini söylediği ileri sürülüyor. Türkiye’yi şer ekseni kavramı içinde andığı da iddia ediliyor. İhvan ile Türkiye’deki İslami hareketlerin ortak gayesinin hilafeti yeniden kurmak olduğu orada burada dillendirilen iddialar arasındadır. AK Parti’nin hilafeti kurmak için İhvan’ı basamak olarak kullanmak istediği yönünde literatür oluşturulmaktadır. Adeta İhvan Türkiye’nin kör aleti olarak takdim ve tasvir edilmektedir. Mısırlı yazar İmadüddin Hüseyin bu söylemin tercümanı olmuş ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İhvan koridorundan ve kapısından Müslümanların halifesi olmaya çalıştığını ileri sürüyor.6 Türk yöneticilerin İhvan’ı kendi gayeleri etrafında kullanmak istediği, bu meyanda Osmanlı imparatorluğunu ihya için İhvan’ı, Afrika’ya ulaşmak için de Mısır’ı köprü başı olarak kullanmak istediği dillendiriliyor.

İsim ile Müsemma Örgüt İle Fikriyat Farkı

Komünizm denendi ve yıkıldı. Bununla birlikte kimileri ısrarla fikriyatının ya da tezlerinin iflas etmediğini ileri sürer. Dünyanın farklı yerlerinde Marksizm denense idi benzeri veya ayni sonuçları verir miydi? Mutlaka uygulamalar arasında derece farkları olacaktır ama mahiyet farkı da olacak mıydı? Tartışılır. Bununla birlikte İhvan daha denenmeden her defasında önü kesilmiş, servis dışı ilan edilmiştir. İlk günlerden itibaren taban ile tavan arasında bir anlayış farkı veya uyum sorunu olduğu söylenebilir. Necip Fazıl, ‘masum tabanın menhus tavanı’ diye bir tabir kullanmıştır. Bu Müslüman Kardeşler için de söylenebilir mi? İlk saf olmasa bile ara saflarda hatta ön saflarda da zaman zaman Benna’nın fikriyatına uyumsuzluk gösterenler olmuştur. Dönemin Başbakanı Mahmut Nukraşi Paşa suikastı cemaati türbülansa, gaybubet haline sokmuş ve Cemaat bir daha kendine gelememiş, toparlanamamıştır. Hudeybi ile Telmisani’nin yatıştırıcı üslupları da kifayet etmemiştir. Hasan el Benna kendisinden izinsiz bunu yapanları : “Ne İhvan ne de Müslümanlar’ diye takbih etmiş ve paylamıştır. Lakin olan olmuştur. Bu açıdan Hasan el Benna ile örgütü, Müslüman Kardeşler ile örgütü birbirinden ayırmak gerekiyor. Yani isim müsemma ile aynileşmiyor. Son sıralarda sık sık İhvan fikriyatı ile örgüt arasında ayrım yapmak gerektiği ifade edilmektedir. Belki de bu yüzden olmalı hem Kuzey Afrika ülkelerinde hem de Körfez ülkelerinde İhvan denilince örgütsel beraberlikten ziyade fikri ve manevi beraberlik anlaşılmaktadır. Bu da örgütlü yapının tam olarak ne Hasan el Benna ne de cemaati temsil ettiği anlamına gelir. Bu itibarla hem körfez ülkelerinde hem de Kuzey Afrika ülkelerinde cemaate intisap gevşek bir yapıda, fikri bir zeminde seyretmektedir. Bu itibarla, Türkiye ile Müslüman Kardeşler arasındaki ilişkiler de fikri düzeyin veya fikir alışverişinin ötesine pek geçmemiştir.

Benna’nın Gelini Berat: Seyfülislam, İhvan’ın Aday Çıkarmasına Karşıydı

25 Ocak/11 Şubat sürecinde acele edilmiş miydi? Muhammed Kutup, Çağdaş Vaziyetimiz kitabında İslami davanın içindeki bazı acilcilere işaret ettiği gibi aynı zamanda Şeyh Ahmet Yasin gibi ümmetin umursamazlığından yakınır ve Müslüman Kardeşleri mazlum vaziyette yüzüstü bırakmasını Allah’a şikayet eder. Ümmet yanlış teşhis ve tedavinin yanında umursamazlık girdabı içinde debelenip durmaktadır. 25 Ocak/11 Şubat (2011) süreci Müslüman Kardeşler için yeni bir mihne/çile dönemini açmıştır. Ne zaman kapanacağı da gaybın perdesi arkasına gizlenmektedir. Muhammed Kutup gibi Hasan el Benna’nın oğlu Seyfülislam da yeni çile döneminin tanıkları arasındadır. Özellikle ‘bir cemaat bir devleti yönetemez’ anlayışına yakın durmuş ve Müslüman Kardeşlerin kendilerine has bir aday çıkarmalarına karşı çıkmıştır.

Hasan el Benna’nın Türk asıllı gelini Berat el Benna, son yıllarda Mısır medyasında yürütülen Türkiye karşıtı karalama kampanyasıyla ilgili Anadolu Ajansı temsilcisi Aydoğan Kalabalık’a şunları anlatacaktır: “Mursi’nin devrilmesinden sonra toplum mühendisliği yapıldı. Suni bir şekilde Türkiye’ye karşı karalama kampanyası başlatılarak bir nefret iklimi oluşturmak istediler. Ben hala şaşkınım ama halkın bir bölümü de maalesef buna inandı. Türkiye’ye karşı güzel duygular, bir anda nasıl değişebildi hala şaşırıyorum. Mısır’da uzlaşma olursa toplumda olumlu bir etki yapar. Mısır yönetiminin özellikle de hapishanedekilerin durumu ve verilen idam cezalarıyla ilgili olumlu adım atması gerekir ki anlaşma zemini oluşsun. Mısır’da hala eski yönetim mantığı sürüyor. Türkiye ve Mısır arasında bir uzlaşma zemini konusunda inşallah ilerleme sağlanacak.” Müslüman Kardeşler’in yönetime gelmesini bir senaryo gibi değerlendirdiğine işaret eden Benna, halka söz hakkı vermiş gibi görünerek İhvan’ın yönetime getirildiğini ve başarısız olmaları için çaba sarf edildiğini vurguladı. Bu da Erbakan Hoca’nın 28 Şubat öncesindeki öngörüsüne benzer. Bazı çevreler bizi iktidara getirecek ve iktidarda boğacaklar. Özellikle de Aytunç Altındal vaktiyle Günaydın gazetesinde bu analizi enine boyuna işlemiştir. 7

Berat Benna devamla “Böylece tüm dünyada insanlara ‘işte sizin sevdiğiniz sempati gösterdiğiniz İhvan bu’ demek istediler. Bu şekilde bir fotoğraf ortaya çıktı. Çok temenni ederdik ki İhvan bu seçimlere girmesin. Bunun böyle olacağı önceden belliydi. Cumhurbaşkanlığına aday göstermeme kararı vardı. Bu çok güzeldi, sular durulana kadar, ne olup biteceği ortaya çıkana kadar o kararı değiştirmeselerdi çok daha hayırlı olacaktı. Ama kader bu. Böyle olması her halde mukadderdi. Eşim Seyfulislam el Benna, son dönemde bazı konulardaki gelişmelerden dolayı çok üzgündü. İhvan’ın içindeki bazı durumlar onu üzüyordu. Eşim İhvan’ın cumhurbaşkanlığına aday çıkarmasını baştan istememesine rağmen, madem o yola girdiler diye destekledi, hepimiz destekledik oy verdik.”8

Şimdi bazı rejim yanlısı Mısırlılar şunu söylüyorlar: “ Mürsi Erdoğan olamadı ama Erdoğan pekala Mürsi niye olmasın?” 15 Temmuz başarılı olsaydı acaba Türkiye’nin manzarası veya iktidar partisinin durumu Mısır Müslüman Kardeşlerin düştüğü vaziyeti hatırlatır mıydı? Ya da 23 Temmuz 1952 ve 3 Temmuz 2013’e benzer miydi? Mürsi, Firavunlar ve Kölemenler ülkesinde 7 bin yıldan beri sandıktan ilk çıkan cumhurbaşkanıydı. Mübarek ise bir defasında El Mecelle dergisine yaptığı konuşmada iktidarda olduğu halde İhvan iktidar peşinde koştuğu için onlardan ayrıldığını söyleyecektir. Bu cümle yanlış kurulmuş bir cümle. ‘Ben de içlerinde kalsaydım iktidar yüzü göremezdim; ayrılarak iktidara gelebildim.’ demeliydi. İbn Haldun’un deyimiyle coğrafya kaderdir. Irak ve Mısır gibi bazı ülkelerin coğrafyaları gerçekten de zor coğrafyalar.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir